Etiket arşivi: Aydınlık

Hobiler ve profesyoneller

Gözlem yapan, merak eden, sorgulayan, okuyan, araştıran ve bunların sonucunda düşünen ve edindiği bilgilerden bir sentez yapabilen insanların yolunda gitmediğini düşündükleri şeyler hakkında bir şeyler söyleme hakları yok mudur?

Bence bunların hiçbirini yapmadan, bilinçsizce kendilerine ezberletilmiş ıvır zıvırları kendi düşünceleri sanarak savunan insanların bile vardır fikirlerini söyleme ve yanlış giden şeylere karşı doğru bildiklerini önerme hakları.

Çevresi hakkında, dünya hakkında, insanlar hakkında, ekonomi hakkında düşünmek, bunların geçmişte olan olaylarla ilişkilerini araştırmak, bunlarla ilişkili tartışmaları takip etmek insanın hakkı değil midir?

22 tane adamın bir topun peşinden koştuğu bir oyun için hayatını verenler, kendisine “ünlü” denen tuhaf bir grubun arsız gösterişçiliğinin gönüllü müşterileri olanlar, yerli dizilerin, yetenek programlarının, evlilik programlarının takipçileri kadar hakları yok mudur hayatın kendisine toplumun işleyişine kafa yoran insanların?

Evet.. İlgi alanına giren nesneler farklıdır diğerlerinden. Dünyanın gidişiyle ilgilenen insanların ilgi alanlarına daha fazla “güç” girer. İktidar girer. Zenginliğin paylaşım araçları girer. Din girer, ideolojiler girer. Tarihi şahsiyetler, yeryüzü tanrıları ve şeytanları girer. Doğru veya yanlış olmanın farkı keskinleşir. Bakış açıları önem kazanır. Sürekli bugün ne giysem programı izleyen biri bunun bu konuyla ilgilenmeyenleri de kapsadığını düşünmez. Ama politikayı takip eden biri bunun ilgilenen ilgilenmeyen herkesin zenginliğiyle, mutluluğuyla ve geleceğiyle ilgili olduğunu bilir.

Ona buna laf yetiştiren, herkesle her an bir kavgaya girebilen bir başbakan, herkes için “itici” bir portredir. Başbakanlık politik bir makam olduğu kadar bir hizmet makamıdır da. Ve insanlar hangi düşüncede olurlarsa olsunlar sonunda o hizmeti hak eden vatandaşlardır. Bir birey bunu ayırt etmek zorunda değildir. Ama başbakanın kendisi bu ayrımın farkında olmalıdır. Sahnede olmakla seyirci olmak arasındaki farklardan birisidir bu.

Eğitimin nitelik ve niceliğinden, turistik tanıtım broşürlerinin hazırlanış şekline, laikliğin tanımından hukukun görevlerine kadar her konuda konuşan bir askeri bürokrasi ise çok çok daha da itici bir portredir. Çünkü bu güvenlikle ilgili bir mekanizmadır ve fikir tartışmalarını başbakanlıktan daha az kaldırır bir konumdur. Güvenlik pahalı, politik olmayan, herkesin hak ettiği ve hata toleransı düşük bir alandır. Evinizin kapısının kilidinin ya da arabanızın ABS’sinin öncelikle işini yapmasını beklersiniz, size hayatın anlamını ve onu nasıl yaşayacağınızı söylemesini değil. Yani ordunun laikliğin bekçisi ya da Atatürkçü olması eninde sonunda onun işini iyi yapmasını zorlaştıracak zırvalardır. Ordunun işi iyi silah kullanmaktır. Bu silahı ne sebeple ve kime karşı kullanacaklarını yorumlamaya başladıkları an onu iyi kullanamamaya başlarlar.

Peki ya “aydın” insanlar? Fikirleriyle topluma yön verme konumunda olanlar? Gazeteciler, yazarlar? İşte onlardan, sizinle ve sizin adınıza tartışmalarını beklersiniz. Onlar sistem ile bireyler arasındaki akışkanlardır. Bir kısmına kızarsınız, bir kısmının cümlelerinde kendinizi bulursunuz, onlardan bir şeyler öğrenirsiniz. Hepsinde cevaplarınız yoktur ama çoğunda sorularınızı bulursunuz.

Bizim ülkemizde futbol, sevenlerinin ateşli biçimde takip edebildiği bir ilgi alanı olmayı hep başarıyor. Yerli diziler sonsuzdan gelip sonsuza gidecek kadar bol. Yetenek programları, ne giysem saçmalıkları aralıksız gösteriliyor.  Bir sürü manken-şarkıcı-türkücü-oyuncu hep kameralar önünde tepişip duruyor. Bu ilgi alanlarına gönlünü vermiş insanlar eminim oldukça tatmin oluyorlardır.

Ama daha genel meselelere kafa yoran insanların önünde ciddi engeller olduğu kesin. Bir kere bir aydın sorunu var. Basın yayınla karşımıza çıkarılan aydınlar sıradan bir vatandaşın kendi kendisine sorabildiği soruları sorabilecek kapasitede değiller genellikle. Aydınların “devlet” aydını olmaları gibi tuhaf bir durum var. Resmi söylem öylesine koyu bir bulut kütlesi olarak göğümüzü kapatmış ki dış dünyalardan pek ışık sızamıyor. Pek çok tartışma, resmi söylemin diliyle yapılıyor, onun tezlerinin doğruluğu varsayımıyla sürdürülüyor. Hangi tarafa gidersek gidelim çok kısa süre içinde devletin topluma dayattığı kırmızı çizgilerin sınırına geliyoruz. Küçük bir kum havuzunda oynayan çocuklar gibiyiz.

Yaşadığımız çağda bu o kadar zavallıca bir kısıtlama ki, toplumun bu devlet doğrularına gönüllü bağlılığı olmaksızın hiçbir görevli aydın ya da bürokrat gücü bu kısıtlamayı daha fazla sürdüremezdi. Ama toplumun tuhaf bir kabulü vardır bu çizgilerin geçerliliğini tartışma konusu yapmamakta… Toplumların kendilerini kısıtlayan kurallara bir süre sonra gönülden bağlandıklarını başka örneklerden biliyoruz, o yüzden bunu tartışmıyorum.

Yazdıklarımı, daha önce de bahsetmiş olduğum bir konuyla ilgili geçen gün karşılaştığım bir örnekle bitireyim:  Ayşenur Arslan’ın CNN Türk’teki Medya Mahallesi programını izliyordum. Konuk İsmet Berkan’dı. Program ilginç bir konuyla başladı. Humeyni’nin İran’a dönüşünün yıldönümünün İran Hava Kuvvetleri tarafından canlandırıldığı bir tören-ritüele ait bir fotoğrafa bakıldı. İki asker, uçağın kapısından iniş merdivenlerine doğru ellerinde Humeyni’nin boy resmini tutarak ilerliyorlar. Yerde de iki yana dizilmiş askerler ellerinde silahlarla selam durmuşlar..

Bu sahne herşeyden önce “komik” elbette. Akla yakın zaman önceki Kim’lerden birinin cenazesini getiriyor. Ayşenur Arslan devrim öncesi İran’a gittiğini anlattı. Orada her evde Şah portreleri asılı olduğundan söz etti. Ayrıca spor müsabakaları öncesinde Şah’ın resminin tüm statta dolaştırılıp sonra baş köşedeki izleyici koltuğuna konduğunu falan anlattı.

Bu noktada benim gözüm İsmet Berkan’daydı. Açıkçası ondan tam o anda Atatürk’ün Bandırma Vapuru’na binmek için Şişli ‘deki evinden çıkarılış ritüelinden söz etmesini bekledim. Bizimkiler resim değil büst kullanıyorlar, bildiğiniz gibi. Ne de olsa İran’dan daha batıdayız ve batıya gittikçe perspektif duygusu ve soyutluk artıyor :p

İsmet Berkan kısaca Dolmabahçe’de yol kenarına asılmış Atatürk resimlerinden söz etti. 3 belediye başkanı öncesinde onların 10 kasım için oraya konduklarını ama sonraki hiç kimsenin hiçbir zaman onları oradan kaldırmaya cesaret edemediğini anlattı. “Dinsiz” gözükmemek tüm dindar toplumlarda bireylerin en büyük korkusu olagelmiştir ne de olsa. Sonra, inanmayacaksınız ama Ayşenur Hanım hiç de gizleme gereği görmeksizin konuyu ne ilgisi olduğunu anlayamadığım bir şekilde hükümetin “baskıcı” düzenine getirdi. Sonraki uzun dakikalar boyunca dekana “herif mesih sanki” diyen bir öğrencinin kovuşturulmasının felaketinden söz edildi (bunu demiş olduğundan söz edilmeden).

İnsan aydınlardan soyutlama kabiliyeti bekliyor. Zaten kahvehanelerde ve berberlerde de böyle somut ve basit örnekler konuşuluyor. Bu hükümet 10 sene önce yoktu. Bu şekliyle büyük olasılıkla 10 sene sonra da olmayacak. Ama şu “dini” ritüeller bu ülke kurulduğudan beridir varlar ve değiştirilmeleri teklif dahi edilemiyor. Bunların en mizansen örnekleri bizim dışımızda tek tük örneği kalmış şekliyle karşımıza çıktığında bizi güldürüyor ama kendimizdeki benzerliği göremiyoruz. Bu ilkelliği ve çirkinliği konuşamıyoruz. Bu “düşünmeme” ritüelleri toplumumuzun ve devletimizin bünyesindeki pek çok hastalığın asıl sebebini oluştururken biz “aydın” geçinenlerimizin dolaylı sonuçların sonuçlarını tartışıp patronlarının doğrudan çıkarlarına hizmet etmelerini izliyoruz. Yalan mı? İnsan aydınlardan “öncelikleri tayin edebilme basireti” bekliyor. Onlardan cesur olmalarını bekliyor. Ya da bu konularla hobi olarak ilgilenen birinin bakışıyla, yerli dizi, futbol ya da magazin takipçilerinin takip ettikleri kişiler kadar bir “profesyonellik” bekliyor.

“Sahte Şarap”

Bilmem nerede bilmem kaç şişe sahte şarap ele geçirilmiş.

Bakıyorum, şaraplar bilinen bir markanın şişesine falan konmamış. Bu ev yapımı güzellikler gayet de “orijinal” duruyorlar. Ama ortada sahte bir şeyler olduğu muhakkak..

O haberi yazan gazeteci gibi mesela!

Acaba diyorum, bu haberi yapan maymun şarabın nasıl yapıldığını falan biliyor mu? Muhtemelen içki yasaklanacak haberlerinde de ön saflarda savaşan garibanlardandır. Oh bu ne ironi!

Biz pek farkında değiliz çünkü bizde görev gazeteciliği var, haber gazeteciliği değil. İnsanlar daha doğru ve net bilgi içerdiği için değil dünya görüşlerine uyduğu için belirli bir yayın organını takip ediyorlar.

Haberin müşterisi güven ya da inandırıcılığın değil kendi dünya görüşünün ispatının peşinde. Böyle olunca maymunlar ağaçlardan medya tower’lara inebiliyor işte.

Vakit gazetesini okuyan irtica amcalar da, Taraf okuyan ne idüğü belirsizler de, Aydınlık’ı takip eden komplo teorisyeni bebeler de,  Sözcü gazetesini bayiden alıp çarpık çarpık yürüyen emekli öğretmen teyzeler de aynı bataklığın gülleri, aynı hassasiyetin müşterileri..

Ekstrem trendlerin yine kendince bir delikanlılığı var. Mainstream’e hiç girmiyorum çünkü ayrı bir yazının, yazıların konusudur bu. Bir milliyet.com.tr fenomeni var ve bitmek bilmiyor. Zaten “sahte şarap” yazan zavallı da o sitede çalışıyordu.  Ofis saksılarında yaşayan beyaz Türklerimizin paradigması kaymadan o adamların kalitesi yükselmeyecek. Bir tarafta siyasi bir skandal patlamışken o zavallılar “Binbir Surat Jenna Jameson” foto-galerilerini izlemek zorunda olmayacaklar, mesela… :):):):) Dayanamıyorum, gülüyorum, gülüyorum, gülüyorum…

Memleket kurtarmak için gazete çıkarıp 3 sene sigortasız işçi (gazeteci diyelim hadi) çalıştıran kolpalar diyarı burası. Yazı yazabilmenin ve onu başkalarının okumasını sağlayabilmenin bir seçkin ayrıcalığı olduğu 20. yüzyıl tarım toplumu döneminden kalma bir refleks midir haber vereceğim diye ayar verme hevesi, bilmiyorum. Ama artık bizim çocuklar Facebook’ta aslanlar gibi yazıyorlar. Ne kadar burun kıvırsak da insanlar zekice espriler, kısa ve vurucu cümlelerle (iyi niyeti biraz zorlamış olabilirim) fikirlerini savunabiliyorlar.

Daha önce de yazmışımdır, gazetecilerin büyük çoğunluğunun ne kadar boş, lisede öğretilen genel kültür bilgilerinden yoksun, önlerindeki google’ı kullanmaktan aciz (metafor yapmıyorum :):):):) ) anlamak için ilgi alanınıza ya da mesleğinizin konusuna giren bir haberi okumanız yeterli.  Ama cahil insanları aydınlatan kutsal bir meslek icra ediyorsan altına yattığın haberin kapsamını alabilecek çapta olman gerekmez mi be çocuğum demek lazım pek çoklarına.

Sahte şarap yazan oğlan sonra bize Ergenekon’dan, derin devletten, bürokrasi-hükümet çekişmesinden falan bahsediyor. Yerlerde sürünen bir üslup ve dille bize dünya görüşü pazarlamaya kalkıyor.  Ama durun! Bununla yetinmeyenleri de var. Bozuk Türkçe ve saf cehalet terörünü silahlı teröre upgrade eden gazeteciler de var. Muhalefet olsun diye “bilmem kaç tane gazeteci hapiste, Çin’de bile bizden daha az gazeteci hapiste” diye martaval okuyan  politikacılarımız ve meslek örgütlerimiz var ya bizim hani.. Ama olaya bakın.. Adalet Bakanlığı, gazeteciler sendikasından bu hep sözünü ettiği hapisteki gazetecilerin listesini istemiş. Elemanların verdiği liste ayrı bir kepazelik.  Uyduruk isimler bile var. Sonra da bakanlık kutsal bir meslek icra eden bu “gazeteci” lerin ne ile suçlandıklarını listelemiş. Sahte polis kimliği kullanmak, silah kullanmak, adam kaçırmak falan var.

Türkçe’nin ırzına geçmek ve sağır duymaz uydurur misali mantık hatalarıyla yazılar yazmak, beş paralık ideolojilerini akıllarınca insanlara dayatmaya çalışmak suç değilken hatta kutsal bir meslek sayılmaktayken, yavrular bir de işin içine silah karıştırmışlar utanmadan.  O yüzden kitap yazdığı için tutuklandığı iddia edilen adama da, polis tarafından “alınırken” basın kartını gösterip tiyatro oynayan siyasi tutuklu adama da, sırf gazeteci oldukları için içeride oldukları cümle aleme feryat edilen bilmem kaç tane adama da, onlar üzerinden siyasi çıkar devşirmeye çalışan ümitsiz muhaliflere de  bakarken önce aklınıza haberleri, gazeteleri, kıytırık internet sitelerini getirin derim.

İçinde kız arkadaşı varken (ki kız polise direnmiş) aracı park ihlali yüzünden çekilen bir berber-kahvehane gazetesi yayın yönetmeninin emniyet müdürlüğüne gazetesi üzerinden savaş açıp “siz benim kim olduğumu biliyor musunuz” demesi, bir milletvekilinin, bir polise benzer şeyi söylemesinden daha az iğrenç değil, çocuklar…

O yüzden, fanatik olmayın, talepkâr olun.. Onların yalanlarına inanan onlar gibi olsun…