Kategori arşivi: Selim Sözlük

Şeylere dair görüşlerim..

Araba kullanmak

Bir yere varmak amacına hürmetle katlanılan gereksiz, çoğu zaman da başka sürücüler yüzünden sinir bozucu olan iş…

İnsanları sınıflandırmada kullandığım bir başka ölçüt araba kullanmayı sevip sevmemeleridir.

Araba kullanmaktan zevk alıyorum diyen adamın zekasından kuşku duyarım.

Bir seferde oturup 300-400km gitmişliğim var en çok. 30-40km gidince neyse de, fazlası olunca artık insanın canı sıkılıyor.

Araba kullanmak insan beynini tatmin edecek bir eylem olmaktan uzak. Bu yüzden insanın canı sıkılıyor, zamanını boşa harcadığını düşünüyorsun…

Bundan zevk alan adam, gemide oturduğunda telefonundan feys’e giren, ya da aptal aptal elindeki bozuk paralarla oynayıp ortalığı seyreden adamdır aynı zamanda.

Bir de bu tiplerin geneli, hızlı araba kullanmayı marifet sayar. Sonuca 1 saniye bile etkisi olmayacak eylemler yaparak budalaca riskler alırlar, spastik spastik hareketler yaparlar.

Araba kullanmaktan hoşlanmayan insanların böyle düşünmelerinin sebeplerinden biri de belki de araba kullanmaktan hoşlanan adamların kendileridir..

İki tarafı kocaman çınar ağaçlarıyla kaplı güzelim bir yolda, izin verilen hız limitiyle giderken arkanıza yapışan, sizi geçmek için binbir harekete giren aptallarla paylaşmak zorunda olduğunuz sizinle alakası olmayan bir riskten ibaret “araba kullanmak”.

Ben bundan hoşlanıyorum diyen adam da ya bunun ayrımında değil, ya da zaten riski üreten taraftır.

Müziği açıp, pencereleri açıp sağa sola bakınarak aheste aheste gitmek değil, güzelim ağaçlık yollarda bile korku filmi yaşamak “araba kullanmak”.

 

Kuru Fasulye

Yemeyi, yapmayı, yapımında kullanılan malzemeleri yetiştirmeyi sevdiğim müthiş yemek.

Kendini kuru fasulye gibi nimetten saymak lafı boşuna söylenmemiştir, emin olabilirsiniz.

Dışarıda yemek yemekten beni soğutan yemeklerden de biridir aynı zamanda. Aşağıdaki cümleyi kendi kendime, hatta birkaç kez direkt muhatabının yüzüne de söyletmiştir bana:

Arkadaş, dükkan açmışsın, müşteri bekliyorsun, insanların paralarına talipsin. Bir kuru fasulye yapmasını, adam gibi soğan doğramasını, yemeğin salçasını yağını ayarlamasını beceremeyeceksen o dükkanı niye açarsın ki!

Kalitesiz malzeme kullanmayan ve çok da beceriksiz olmayan birinin kötü yapması oldukça zor olan bir yemektir kendileri.. Bu yüzden ben de sık sık yaparım. Dışarıda yediğim, hatta kendi kendisini “meşhur” ilan etmiş yerlerde yediğim fasulyelerden bile daha güzelini 30 dakika içinde yapabiliyorum.

Çeşitli türleri olmakla beraber, aşağıda fotosunu paylaştığım çeşidinde, taze iç fasulye ve hindi kuşbaşı kullandım.

Kendi bahçemde, 3 metre eninde ve 5 metre boyunda bir alanda yetiştirdiğim fasulyelerimi tane yapar yapmaz topluyor, hemen kabuklarını ayıklayıp dondurucuya atıyorum. Yemeğini yapacağım zaman da hindi kuşbaşı ve yine kendi bahçemin domateslerinden yaptığım domates suyu ile pişiriyorum.. Sonuç, anlatamayacağım kadar muhteşem..

Hindili Kuru Fasulye

Hindili Kuru Fasulye

Lord Scot

Tadı düz, içimi diğer pek çok popüler Scotch’a göre yumuşak, fiyat/performans oranı gayet başarılı, buz ile ikram edildiğinde hiçbir ortamda sırıtmayacak  viski.

Lord Scot Whiskey

Lord Scot Whiskey

Evde bulundurmalık viski alacaksanız ve rafta bunu görürseniz alın derim.

Yerli diziler

Sadece bayağılık, hayal gücü eksikliği(*), yeteneksizlik değil…

Şiddete övgü de içerdiği için topluma doğrudan zararlı olduklarını düşündüğüm pisliklerdir..

Beşiktaş’ın Türkiye Kupası maçını izlemek için ATV’ye maruz kalmış durumdayım. Devre arasının tam bitişinde elemanlar yerli dizilerinin reklamlarını yapıyorlar.

Bir diziye dair reklam yapılırken insanı intihara sürükleyecek kadar berbat müzikler eşliğinde art arda 7 sahne gösterildi ve bunlardan 5’inde doğrudan şiddet unsurları vardı.

Barın önünde duran boş kadehleri buzlayan ama bu rezilliklere günün en az 10 saati boyunca göz yuman RTÜK denen kuruma selamlarımı gönderirim bu vesileyle..

Kirli sakal bırakmış, takım elbise giymiş, pre-intermediate Türkçe konuşan asık suratlı lavuklar ve ekranda sadece ama sadece porno endüstrisi ürünlerinde görmeye tahammül edebileceğiniz hatunları gösteren gerçekten çok enteresan şeylerdir…

Hurley’nin 5. sezonun bir bölümünde annesine yaşadıklarını özetlediği bir sahne var. Hayatında sadece ama sadece bunu seyretmiş olması bile, kafası normal düzeyde (ya da biraz altında) çalışan bir insana bu şeyleri çekmeden önce utanıp başka bir şeyler yapması için yeterli motivasyonu verirdi.  Gösteri dünyasının insan gücünün, lisede sınıfın arka tarafında oturan ve kafası somut şeylere çok basmadığı için insan ilişkileri üzerinden işi yürütmeyi keşfetmiş tiplerden oluştuğunu söyler dururum, burada bunu bir kere daha not düşmek gerekir..

Özetle yerli diziler….Aptalların kendilerinden çok daha aptalları eğlendirmesidir…

Bunlar bizim önemli bir ihracat ürünümüzdür diyenleri de ayrıca yanaklarından öperim. Artık Arjantin marjantin anlatmıyorum. Öpmek daha mantıklı…


(*) Bu dünyada birine acıyacaksanız o hayal gücü zayıf insandır. Bunun da beteri, hayal gücü eksik olduğu halde ona dayalı bir şey yapmaya çalışandır sanırım. Kalabalıkların önünde olup söyleyecek sözü olmamak gibi bir şey…. Böyle tiplerin gösteri dünyasını çalışma alanı olarak seçmesi özünde alay edilecek, küfür edilecek bir şey değil, acınacak bir şeydir esasında…. Düşünsene, “bir şey yazdım 70’li yıllarda bir Ege kasabasında geçen olayları anlatıyor” diyen 6 senedir görmediğin okul arkadaşın bile olsa siktir git dersin… Bir de şu sikik tipler bunu yapınca nasıl tahammül gösteresin be cancağızım….

Kar

Güneş sistemimizde sadece İstanbul’un belli semtlerinde görülebilen bir tür doğa olayı.

İstanbul trafiği denen dünyanın en yaşamsal dinamiğine olumsuz etkileri vardır. Bu etkileri en aza indirme yöntemlerinin başında okulları tatil etmek ve 1cm cıvık karda kayan arabaları haber yapmak gerekir.


Aşağıda bir Avrupa haritası var.  Belli başlı bir kaç kenti yıldız ile işaretledim. Bu kentlerin hepsinin İstanbul’dan daha kuzeyde yer aldığını görmüşsünüzdür. Sadece Madrid ve Napoli, İstanbul ile hemen hemen aynı enlemdeler. Burada gözükmeyen Atina, biraz daha güneyde kalıyor. Kıta Avrupası’ndaki şehirlerin büyük çoğunluğunun karasal iklime açık yerlerde olduklarından ise söz etmeye gerek bile yok sanırım.  Bu arada, İstanbul’un yıl içinde geçirdiği karlı gün sayısı 5’ten az ve en soğuk ay olan Ocak ayı ortalama en düşük sıcaklık değeri 3,1 *C

Ortalama düşük sıcaklık Paris için 2,7 , Berlin için -3,  Prag için -4, Londra için ise 1 derecedir.

europe

Bu sabah karlı bir güne uyandık. Yerde 20cm ve fazlası kar vardı. Böyle hep görülmeyen şiddette bir yağışın pazar gününe denk gelmesi güzel bir tesadüf. Bir ara bir şeyler almak için dışarı çıktım. Ortalık sağda solda kalmış arabadan geçilmiyordu. Bizimki gibi sürekli kar yağmayan bir yerde böyle bir yağışta çıkıp biraz yürüyüş yapmak istersin değil mi? Ama hayır. Adamlar 500m ötedeki markete arabayla çıkmayı tercih ediyorlar. Türk’ün araba sevdası gerçekten uğruna romanlar yazılmaya değer bir mesele..

Kısa yürüyüşümde 10’dan fazla yolda kalmış arabaya rast geldim. Bir ikisine yardım etmek zorunda kalmamak için yolumu bile değiştirdim. Bir iki minibüs dışında hiç zincir takmış araca rastlamadım. Kar lastiği ise her 5 arabadan ancak birinde ya vardı ya yoktu. Ben yanından yürüyüp giderken birkaç derece eğimli bir yolda boşa patinaj yapan araçları izledim. Pazar sabah saat 11’de, bunca insanın kar lastiği bile olmayan arabalarıyla yola çıkmalarına neden olan şeyleri merak ettim.

Bu günkü gözlemlerimi neredeyse gökten yağan her 10 kar tanesine bir kiralık şirket aracı düşen İstanbul’daki duruma ölçeklendirince neden kar gibi çok güzel ve bir o kadar da olağan bir doğa olayının “esaret”, “çile”, “kabus” gibi sözcüklerle betimlendiğini anlamak kolay.

Bu arada, ABD’nin başkentinde kar kalınlığının 100cm’yi geçtiği haberleri de geldi. Böyle bir şey İstanbul’da olsaydı sanırım okulları Haziran’a kadar tatil ederlerdi. Peki ABD’de okullar tatil olmamış mı diye düşünen arkadaşlara, durumdan etkilenen yerlerde özel araçla trafiğe çıkmanın yasak edilmiş olmasını düşünmenin daha ufuk açıcı olacağını belirtmek isterim.

Turkcell

Bir zamanların en büyük GSM operatörü.
Genel müdürü Amerika’da yüksek lisans yaparken fakültenin kantininde garsonluk yapmış bir meslektaşımızdı.
Sahibi ülkenin yerleşik en zenginlerinden biraz farklı bir adamdı. Arkadaşlarla, konuşma uzadığında birbirimize “Karamehmet’i zengin etmeyelim” derdik.
Bir zamanlar, bu adamların internet hızı, en azından benim yaşadığım yerlerde diğer olasılıklara göre epey iyi durumdaydı.
Bunların hepsi geçmişte kaldı tabi.
Yeni bitirdiğimiz senenin en çok abone kaybeden telefon şirketi oldular.
Yeni reklamları da hem kendilerini, hem memleketin iş dünyasını özetler nitelikte:

Reklamda, “iltimas” gören insanlar gösteriliyor. Maç bittiği halde uzatılan oynama hakkı, soğuduğu için bitmeden değiştirilen çay vs…
Oysa senelerdir bu ülkede yaşayınca, eğer geri zekalı falan değilseniz kaçınılmaz bir biçimde anlıyorsunuz: İltimas toplumu olmanın ağır bir bedeli vardır. Ömrünüz, size gösterilecek bir iltiması beklerken, başkalarına gösterilen 99 tanesi yüzünden haksızlığa uğramakla geçer. Siz istatistikleri alt üst eden inanılmaz bir istisnaysanız ve hayatınız mükemmelse sizi tebrik ederim, ben genel adına yazmaya devam edeceğim:

Benim anladığım, sadece ve tam olarak hakkınızı alsanız, başkasının önüne geçmeye çalışmasanız, hayat toplamda hepiniz için çok daha konforlu olurdu. Ama herkes bir istisna olduğuna inandığı için dolandırıcılar, rüşvetçiler, tanıdıklar üzerinden geçen boktan bir hayat yaşamak durumunda kalıyoruz.

Eh, reklamlara da yansıyor bu işte.

Oysa, diğer rakiplerinden daha pahalı tarifelere sahip bir operatörden beklenen size kıyak yapması değil, aldığı paranın hakkını tam vermesi olmalıydı. Bu blogda biraz eşelenseniz denk gelirsiniz, bu elemanların mobil sitesinde “kişisel verileri işleme izni” almak için kandırmaca bir onay sayfası var. Login olmak için uğraşırken adamlara “verilerinizi işleme izni” vermeniz an meselesi. Tarife oyunları ise ayrı bir yazı, blog, hatta bir kitap konusu olabilir.

Şahsen ben, senelerdir benimle en azından nicelik olarak aynı hizmeti alan başka operatör müşterilerinden daha fazla para vermekte olan bir kullanıcı olarak, hizmet aldığım operatörün “kıyak çekmek” üzerine kurulu reklamını ilk gördüğümde inceden bir küfür sallamadan edemedim.

Ben iltimas ya da kıyak beklemiyorum. Sadece verdiğimin karşılığını alayım yeter.
Herkes işini yapsın. Maç bitince halı saha boşaltılsın. Ama soyunma odası temiz olsun.
Çay bir kere satılınca ister soğusun ister fondip yapılsın yenisi istenmeden gelmesin. Ama bardaklar temiz olsun. Çayda dümen olmasın.
Ben kırmızıda durayım. Emniyet şeridine girmeyeyim. Ama hiç kimse girmesin. Yeşil yanınca da gideyim. Ve bu sistem hep çalışsın. Bana sana ona göre değişmesin. Sadece işini iyi yapanlar ve verdiğinin karşılığını bekleyenler olsun.
Anlıyor musunuz? Bütün gün bu memlekette yaşayınca karışık geliyor biraz değil mi?

Volkswagen

Bence sorun bu markanın Türkiye’de, son yıllardaki algılanış şeklinde yatıyor.
Otomobillerin kendisi hakkında yapabileceğim yorumlar “tercih sınırları” içerisinde kalacak şeyler.
O yüzden ona girmiyoruz…
Sattıkları şeylerin kalitesi, yenilikçiliği ya da bir dünya efsanesi olabilmiş modeller üretebilmenin mirasına sahip olmak gibi şeylere vurgu yapmak yerine..
Ellerindekileri üst sınıf tüketicilere hitap eden bir pazarlama nesnesine indirgemeleri…
Kalite, ekonomik değer, teknoloji ve sağlamlık değil…
Tarz satmaya çalışıyor gibi gözükmeleri…
Zaten, özellikle bizim yerli yapım reklamlara baktığınızda karşınızda bön bön sırıtan bu yapaylığı görüyorsunuz:
Bunların çok ciddi bir gerçekçilik sorunları var. Tamam, reklam kurgusal bir şey olmalı. Ama kurgusal şeylerin gerçekle bir ilişkisi vardır.
Bu yüzden VW reklamlarını izlerken, en azından benim gibi biri için, işin sonunda gidip bu arabalardan birini satın almaya varacağını hayal etmek bile mümkün değil.
Ürünlerin kendisini anlatmak bir yana, reklam adına yapılan şeylerin bizimle hiçbir ilişkisi yok çünkü.
İnsana en ağır gelen, 69 model bir Beetle’ı olan biri olarak bu kişiliksiz hareketleri izlemek. Öyle bir şeyden böyle bir ımaja nasıl inilmiş, insanın aklı almıyor.
Emisyon skandalı denen şeyin bu ülkede bir etkisi olmayacağı açık. Ona da girmiyorum. (*)
Bir nesil önce Anadolu’nun köyünde çiftçilik yapan adamların çocuklarına plazalarından rezidanslarına gidebilsinler diye araba satmaya çalışıyorsunuz.
Bu durumda, vurgulamanız gereken teknoloji değil, bir hayat tarzı.
Düzgün konuşan adamlar. Fransavari sokaklarda karşılaşan şık insanlar, kendini olmayacak bir naiflikle tanıtmaya çalışan “yazlıktan” arkadaşlar falan…
Tüm bunları ilişkilendirmeye çalıştıkları şey, bir teneke kutu…
Bir teneke kutu ki onu kullanan hangi sınıftan olursa olsun… Eğitimi ne olursa olsun…
Bunun içine girdiğinde istisnasız bir biçimde dayak isteyen vahşi bir hayvana dönüşür…
O kutu ki, senin becerip, iki elinle doğrultup bir sileceğini, bir jant kapağını takmayı bile beceremeden Almanya’dan ithal ettiğin bir şeyden ibarettir…
Sana bir araba para verecek müşterine rengini ve teslimat tarihini bile tak diye söyleyemediğin bir şeydir..
Onun iyi bir ürün olmasından cesaret alıp böyle hayat tarzı dekorları kurgulamak nasıl bir bönlüktür???


(*) Potansiyel (ya da kinetik) VW müşterileri iş yenilikçi teknolojilere ve çevre duyarlılığına gelince konsolunun ortasında 17″ LCD duran Tesla arabasına bakıp vay be der ve dizel arabasının ne kadar az yakacağını/yaktığını düşünüp sikko hayatına devam eder zaten…