Kategori arşivi: Memleket Meseleleri

Biraya veda!

İçkiye acımasızca vergi koyuyorlar.

Bir anlamda komik bir şey. Bir anlamda gayet öngörülebilir, normal bir şey.

Bir kere, bir üretim ve katma değer ekonomisi olmadığımız için, sıcak para bulamadığımız anda “büyük devlet” olmanın masrafını dolaylı vergiyle finanse edeceğimiz gün gibi ortada.

Borçla harçla harcamaya alıştırılmış toplumdan para bir şekilde geri çekilecek. Bu adil bir biçimde olmayacak elbette. Vergi sistemi ile vatandaştan para toplamak, silah yoluyla soygun yapmaktan daha az adil bir şey bana göre.

Sonra, biz siyasal İslamcı bir ülkeyiz artık. İçimizde hala batılı bir hayat tarzı yaşamakta ısrar eden üvey evlatlar olsa da toplumun çoğunluğu dini hassasiyetler gözetilerek hazırlanmış mizansenler izlemek istiyor. İçki dediğin şey de çoğu dindarın aklına ilk gelecek günah değil midir? O zaman, ortada bir para ihtiyacı varsa bunu üvey evlatların günahlarına konacak vergileri arttırarak karşılamak gayet mantıklı bir davranış iktidar için.

Bizim ülkede aslında aklınıza gelecek her şey çok pahalı. Devlet bunun tek  olmasa bile en büyük sebebidir. Çünkü devlet şişman, beceriksiz ama bir o kadar da egolu ve açgözlü bir zorba olarak ekonomik hayatın ortasında, aslan payını ona vermenizi bekleyedurur.  Konumuz içkilerin vergileri ama ne otomobiller, ne elektrik, ne su, ne temel gıda maddeleri, ne elektronik cihazlar ne de seyahat ve turizm bundan çok da farklı bir durumda değil.

İçki vergisi olayı daha komik, daha dramatik, daha vurucu, daha öğretici bir konu..

Şu anda iktidarı destekleyen kitlenin, ülkenin başına her ne gelirse gelsin iktidarı anlamsızca desteklemeye devam etmesindeki delice ısrarı şaşkınlıkla izliyoruz. Sosyolog falan olsam aşırı dozdan gitmiş olurdum dediğim oldu son günlerde.

Oysa bu aptalca ısrarın benzerini, karşı kitlede, üstelik daha da rasyonel gözüken tercihlerde görüyoruz, ki bu diğerinden de karmaşık bir konu:

İktidarın dışladığı, üvey evlat hatta yeri geldiğinde düşman muamelesi yaptığı ama kendilerinden vergi almasını çok da iyi bildiği kesimin bu ekonomik sistemin dayattığı oyunun bir parçası olmaya devam etmesindeki ısrar diğerlerinin ısrarından daha derin, daha karmaşık, daha ıslak bir ısrar.

Seçim sonrası, ekonomik durumla ilgili yorum yapan arkadaşları gördünüz: Benim aylık gelirim X lira.. Asgari ücretle çalışanlar düşünsün. Ben yine hayatımı yaşayacağım. Zart zurt.. Bu tepeden bakan tavırda aslında eleştirdiği kişi gibi olduğunun farkında olan, nefreti de bundan kaynaklanan bir kompleks görmüyor musunuz yoksa?

Ne sokakların araplaşması ne de hayatın dindarlaşması. Yıkım ekonomide yaşandı arkadaşlar. Ve ekonomi kelimenin tam anlamıyla değişime uğrarken birileri bunu seçim döneminde alacakları makarna ve sosyal yardımları bekleyerek izledi. Birileriyse bizzat bu işin parçası oldular. Benim maaşım X lira, fakir çomarlar düşünsün diyenlerin çoğunun  bu işin Anadolu’daki kahvehane müdaviminden daha büyük bir parçası olduğu ortada.

Adam ithalat işiyle, bankacılıkla, emlakla, eften püften hizmet sektörü şaklabanlıklarıyla ya da satışçılıkla meşgul ama tarım alanlarının azalmasını, betona ve ranta heba edilen kaynakları,  innovasyon olmamasını falan duymuş bir yerden, onu eleştiriyor. Bir şekilde bu ekonomi içinde kendilerine bir yer bulmuş ama dünya görüşü bu iktidarla örtüşmeyen (ya da öyleymiş gibi gözükmeyi “cool” bulan ama gerçekte çok fikri olmayan) büyük bir kalabalık var muhalif kesimde. Bu adamlar kiralık şirket araçlarıyla o çok eleştirdikleri Yap-İşlet-Devret köprülerini kullanan, benzin fiyatına kızan, ranttan kazandıklarını ranta harcayıp sonra da iktidarın muhalifiymiş gibi rol kesen sığ tipler.

Hayatımın bir kısmı İstanbul’da geçti. Yıllardır yakında olsam da orada yaşamıyorum. Son yıllarda bu şehirdeki anlamsız pahalılığı gördüğümde insanlar buna neden isyan etmiyorlar, alternatifler aramıyorlar diye hayret ediyordum. Adamlar her şeyi emlak rantına endekslediler ve bu maliyet baskısı İstanbul’da yaşamın her alanına rasyonel olmayan bir fiyat baskısı yaptı.

Beş para etmez mekanlarda, insan yerine bile konmadan (çünkü sırada bekleyen çok müşteri var) her biri en az kendileri kadar özel bir dünya insanın içinde oradan oraya tepişip para harcayan tipleri görünce de hayret ediyordum. Dışarıda bir şeyler içmek, C segment bir otomobil almak, nispeten güzel bir semtten ev almak gibi şeyler bana tuzak gibi gelmeye başlamıştı. Bu saydıklarımın hiçbiri, parasını hak etmiyor, bunlara o paraları veren tipler de aslında o paraları kazanmayı hak etmiyorlar diye düşünüyordum.

Şimdi balon patlamaya başladı ve bakıyorum da meğer herkes bundan rahatsızmış.

Biz konumuza geri dönelim: İktidarın “ötekileri” onun sistemini döndürenler diyorum özetle. Ve hayatın pek çok alanında karşımıza çıkan ÖTV’yi de en çok bu kitle ödüyor. Oysa sevmediğin ve seni sevmeyen adamları adaletsizce finanse etmemenin yolu çok basit: Harcamamak, bu sistemin bir parçası olmamak!

Alkol vergilerini eleştirmek iş mi? Bu benzinin ötv’si değil. Bu elektrikten alınan dağıtım bedeli değil. Adam sana 3 liralık birayı 8,5 liraya satıyorsa almayacaksın. Bir akşam yemeğine 500 lira istiyorlarsa gitmeyeceksin. Bir depoyu 350 liraya doldurabiliyorsan o canından çok sevdiğin arabanla sıçmaya da gitmeyeceksin arkadaşım. Bu kadar basit. Çoluk çocuğunun temel gıdası değilse harcamayacaksın paranı bu boka püsüre.

Hem size bir şey söyleyeyim: Bence bir üründen alınan aşırı vergi öncelikle o ürünün üreticisinin sorunudur. Sektör %63 ÖTV’yi varlığına tehdit olarak görmüyorsa, zammın geldiği gün yılışık yılışık fiyat broşürleri hazırlıyorsa, hatta önde gelenlerden biri “evde bira yapım kitlerine vergi gelsin” bile diyebiliyorsa ben niye dert edeceğim ki bunu? Bu ülkede rakı, bira, şarap üretmek ve satmak karlı bir işse benim haftada bir içtiğim 4 birama sahip çıktığım kadar bu soktuğumun sektörü de kendi işine, pazarına, yatırımına sahip çıksın.

Bu yüzden, en mantıklı olan şey bence alkol tüketimini azaltmaktır. Ben kendi adıma bunu yapacağım. İsteyen zaten evinde içkisini yapar. Zor bir iş değil, hatta faydalı bir hobi bile diyebilirim, ben yapıyorum. Ama mesele içki tedariği de değil. Şu ortamda içmeyiverelim kardeşim, içkimiz de bir süre eksik kalsın. Ha, bu siyasal İslamcıların amacı zaten içki tüketimini azaltmak, böyle yapınca onların oyununa gelmiş oluruz diyenler gerçeği ıskalıyor: Siyasal İslamcılar kendilerine para getirecek hiçbir şeye karşı değiller. Sizin karaciğerinizi çok sevdikleri için ya da siz günaha girip cehenneme gitmeyin diye içkiyle dertleri var sanıyorsanız onların kitlesinden farkınız yok demektir. Bu adamlar para gelecek yerde günah sevaba bakmazlar. Sokaktaki aptal izleyicilerine öyle bir izlenim yaratırlar belki ama emin olun sizin bir büyük rakı alırken onlara bırakacağınız 85 lirayı bütün kutsallarından daha çok seviyorlar, aptal olmayın!

Alkolden alınan ÖTV’nin diğer ÖTV’ler içindeki payı ne ki, buradan gelir azalırsa başka yere abanırlar diyenlere de şunu demek isterim: Alkol benzin ya da elektrik gibi bir zaruret değil. Buradan gelirleri azalırsa başka tarafa yapacakları yüklenmelerin onlara maliyeti çok daha fazla olur. Alkole zam güdümlü füze gibi seni vuruyor ama elektrik, doğalgaz, benzin, temel gıda işin içine girince kitle imha silahı oluyor iş. Sonuçta bu eziyeti en aptallarımız bile olaya uyanana kadar yaşamaya mecbursak bari süreci hızlandıralım.

Şu yaz günü, hem de dünya kupası varken birayı bırakmak kolay iş değil. Ama aptal yerine konmak da kolay iş değil. 3 küsur liralık birayı 8,5 liraya satmanın zulüm olmasına gelinceye kadar memleket neler gördü, görüyor. Umalım ki beteri olmasın. Bu günler geçer. Bu yaz da bira içmeyiverelim. Tüketmemek, emin olun düşündüğünüzden çok çok çok daha güçlü bir silah. Bu saçma düzenin kurucuları öyle çok akıllı adamlar falan değiller. Ah keşke sızlanan insanlar bir de harcamamayı, tüketmemeyi öğrenseler. Görün bakın o zaman dünya nasıl da değişiveriyor.

Bu arada kiti miti boşverin. Kit işi de çok ekonomik değil ve de ne olacağı belli değil. Girdisi arpa, çıktısı berrak ve lezzetli bir bira olacak tam bir bira prosesi üstünde çalışıyorum. Teknik ayrıntıları burada paylaşacağım. Çok zor bir iş değil. 8,50 ha! Bunun bir karşılığı olacak!!

Adam kazandı..

Amansız hastalığının son evresindeki annesinin üzerine engelli ruhsatı çıkarıp, ikinci araba olarak, 180 bin liralık bir arabayı ÖTV’siz alan komşu baktım arabalarının ikisinin üstüne de halı malı örtmüş. Bu arkadaş seçimin ertesi sabahı özellikle yanıma gelip benimle dalga geçmeye çalışmıştı. Bunca seneden sonra CHP’li de olmuşuz birilerinin gözünde çoktan diye düşünerek şok olmuştum.
Adam kazandı diye şaşırıyoruz, derdi de bize düştü biz üstlenmesek bile.
Benzin fiyatını, araba, bebek bezi, bilgisayar vergisini, devletin müsrifliğini, liyakatten uzaklaşılmasını, denetlenmeyen ve akıllıca yapılmayan kamu yatırımlarını, katledilen doğayı, bitirilen tarımı eleştirmişliğim var diye, seçimden sonra derbi maçı kaybetmiş taraftar muamelesi yapmak için bana geliyor böyleleri.
He gülüm ben kaybettim. Vergilerden bahsettiğim zamanki gibi sırıta sırıta dalga geçebilirsin. Zaten vergileri de bir ben veriyorum.
Gerçi adam da haklı. Benzer şeyleri duyduğu tipler hala oylar çalındı, hile yapıldı, İnce tehdit edildi vs. gibi açıklamalar peşindeler. Beni de onlardan sanıyor muhtemelen komşum..
Bu memlekette elinde kitap defter gördüğü adamı öğrenci sanmak gibi çok genel bir başka yanılgı da memleketin derdini önemseyen, derdini de ifade etmeye çalışan kişiyi politikacı/politik sanmaktır. Bana politikaya girsene diyen çok insana denk geldim. Oysa bunların biraz gözlem yetenekleri olsa, alt kademelerdeki politik maceranın düzgün konuşmaktan değil “düzgün susmaktan” geçtiğini, benim gibi biri heves edip bu işlere girse çok dayak yiyeceğini bilirlerdi.
Siyasal İslamcıların en sevdiği tiplerin gerçek islam bu değilciler olması gibi, bilemediğimiz bir sebepten mevcut iktidarı destekleyenlerin de bu komplocu muhalif tipleri rakip takımın taraftarı gibi sevmesi “sezgisel” bir durum diye düşünüyorum.
Ha, bu ülkede, onların anladığı anlamda “politika” konuşmanın aptallığın daniskası olduğunu halk bize bir kere daha gösterdi, ben kendi adıma dersimi aldım. Önemli olan da bu.

Millet Kıraathaneleri

Bizim ülkede politikacılar vizyonları ve zekalarıyla hatırlanacak insanlar olmuyorlar, genellikle. Ama şimdiki kadar akılsızlarını da pek görmemiştik desem yeridir. Cümleye böyle girince sadece son birkaç aydan en az beş tane örnek yazabilirim. Ama özellikle politikacı vizyonsuzluğuna örnek olacak bir şeyi not etmek için bu yazıya başladım: Millet kıraathaneleri.

Erdoğan seçmenlere seçim vaadi olarak kahvehane açacağını anlatıyor. Orada ücretsiz çay, kahve ve kek (evet, bu özellikle çok vurgulanıyor; kek) olacağını anlatıyor.

Bizim kahvehanelerin adı kahvehanedir ama çoğunda doğru dürüst Türk kahvesi bile içemezsiniz. Adı kahvehane değil de kafe olan yerlerin bir çoğunda en dandiğinden bir filtre kahve bile içme şansınız da yoktur. Bizim memlekette yüzbinlerce kahvehane vardır ama buralarda kahve namına içebileceğiniz şey hiçbir halta benzemeyen bir neskafedir.

Erdoğan’ın özellikle “kek” vurgusu yapmasının, zengin olmasının legal sebebi olarak gösterdiği Ülker bayiliği olabileceğini düşünmüştüm bir an. Sonra, bu millet kıraathanesi konseptinin babası kadın aşağılaması ve cinsel sapkınlıklarla dolu fetvalar veren bir din alimi olan bir belediye başkanının da içinde olduğu bir organizasyon şirketinin tescilli malı olduğunu görünce işin daha büyük olduğunu anladım. Erdoğan seçim vaadi falan vermiyor. Seçim formalitesi aradan çıktıktan sonra yapacağı yeni bir “hizmet”in yolunu yapıyor sadece.

Hepimiz delirmeden önce, işsizliğin sembollerinden birinin kahvehaneler olduğunu konuştuğumuzu hatırlıyorum. Hayal meyal, Çetin Altan’ın yüzbinlerce “erkek erkeğe” kahvehanesini gelişmemişliğimizin bir ölçüsü olarak arada andığını hatırlıyorum.

Politikacılar eskiden de çok akıllıca laflar etmezlerdi ama en azından yeni iş alanları açmak için bir şeyler yapacaklarını, insanların kahvehanelerde boş boş oturmasına karşı çalışmaları olduğunu falan anlatırlardı. Hayal meyal hatırlıyorum. Arada fabrika açma lafı dönerdi. Devlet nasıl fabrika açacak ki diye düşünürdüm üniversitedeyken. Solcu arkadaşlarıma bakınca devletin fabrika açmamasının açmasından daha kârlı bir tercih olacağını düşündüğümü de hatırlıyorum. Zaten kimse de ayrıntısına girmezdi bu işlerin. Bunlar şimdi başka bir dünyada, başka bir zamanda yapılmış muhabbetler gibi geliyor bana.

Yol, köprü, kanal, havaalanı, rezidans, irili ufaklı inşaatlar ve elbette AVM açmaktan başka bir yatırım mantığı olmayan adamların 16 senenin sonunda büyük proje olarak kahvehaneler açma fikri üretebilmeleri aslında çok mantıklı. Bu, 16 senelik bir vizyonsuzluğun geldiği noktadan başka bir şey değil. AVM’lerde araplar ve parayı nereden kazandığı belli olmayan uzaylı gibi tipler dolaşırken, işi, gücü, mesleği, cebinde parası olmayan, din ve Osmanlı masallarıyla kafası patatese dönmüş bir kitle için de bir takım inşaatlar yapılmalıydı. Millet kıraathaneleri, sıranın artık bu sınıfa geldiğinin göstergesi. Bu proje kitleler tarafından alkışlanmayı 3. havaalanından da çılgın garantiler ve imtiyazlarla yaptırılan köprülerden de çok daha fazla hak ediyor bu yüzden.

Arabın Yalellisi

Bizim ufaklığın yatak odasının penceresi ile minare arasında 30-40m kadar bir mesafe ya var ya yok. Yavrum bazen dandik bir hoparlörden gelen bir bağırış yüzünden uykusundan uyanıyor.

Aslında biz, Umay’dan önce de burada okunan ezanı oldukça rahatsız edici bulmaktaydık. Komşular bu hocanın daha önce şikayet edildiğini söylediklerinde karım ve ben hiç şaşırmamıştık. Onlardan ayrıldığım bir nokta var ki ben hemen hemen tüm ezanları rahatsız edici buluyorum. Büyük bir çoğunluğunun gerçekten çok kötü sesi olan, kafasından makam uydurmaya çalışan ve ciddi arabesk etkisinde kalmış Arapça şive yapmaya çalışan adamlar tarafından çok kötü ses kalitesine sahip düzeneklerden çığırılması yüzünden olabilir bu. Ya da belki de ben hoparlörden bağıran adamlara karşı önyargılıyımdır, bilemiyorum.

Bazen bilgisayar başında çalışırken bir ezan sesi geliyor kulağıma. Tam o sırada şunu nasıl yapayım diye düşünüyor oluyorum. Ne yazık ki o ses hiçbir zaman uzaktan gelmiyor. Adam makam yapmak için kulakları çınlatıyor. Aslında ne demek istediğimi anlatmaya çalışmak yerine buraya hemen bir ses dosyası ekleyebilirim. Çünkü daha önce, böyle bir anda telefona sarılıp bu ezanı kaydettim. Bunu burada yayınlamak insanları bir inancın ibadetine çağırma ritüelini yersizce eleştirmek anlamına gelebilir. Gerçi dinlediğinizde, bunu iş edinip, sitesine kaydını yüklemiş adamın yaptığını yersiz bulmadan önce, sesin sahibinin o inanca zarar verdiğini düşüneceğinizden eminim. Ama yine de yüklemiyorum.

Bizim hoca özelinde konuşmayalım. Belki de ben, yaşadığı yerlerde müezzinlik işini seçenlerin özellikle kulak ve ses konusunda pek yetenekli olmayan insanlar olmaları talihsizliğini yaşayan bir istisnayımdır. “Ben camiye gitmiyorum ama ….’da okunan ezanı duyunca gözlerim yaşarıyor” diyen insanlardan da bir dünya var çevremde. Ay evet, güzel sesli insanlar ezan okumalı, hatta bunun eğitimi olmalı falan diyen estetik kaygısı yüksek insanlardan da çok var. Geçen bunlardan birine şöyle sordum:

Tarkan ya da Bülent Ersoy (konuştuğum kişi Türkiye’nin en güzel sesli insanı o dedi çünkü) Suudi Arabistan’a gitse ve hoparlörlerden günde 5 defa Türkçe bir şeyler bağırsa ( bağırdığı şeyin anlamı yok, Çarşı tarafından hazırlanmış bir marş olabilir mesela, nasıl olsa ahali ne dediğini anlamayacak) Araplar buna ne kadar tahammül ederlerdi?

Eğer makamında bir ezanın estetik bir şey olduğunu düşünüyorsanız, lütfen bir kere daha düşünün. Mesele her gün 5 kere yüksek kulelere yerleştirilmiş hoparlörlerden yapılan Arapça bağırışların bir makamı olup olmadığı (ki bu da artık ne demekse) ya da bağıran adamların sesinin güzelliği mi? Günde 3 kere salonunuzda, iki kere de yatak odanızda, elde taşınan seyyar bir megafonla harfleri uzata uzata bağırsam, sesimin güzelliğine ya da harfleri uzatma sıralamamın dizilişine mi yorum yaparsınız?

Gecenin bir yarısı, mahalle apaçileri yüksek sesle müzik çalan arabalarıyla kapısı açık balkonunuzun altından geçerlerken, çocuğunuz uyanmasın diye kısık sesle izlediğiniz bir filmin en önemli yerinde, 30 saniye boyunca hiçbir şey duymazken, çalan sikko şarkının pop mu, rap mi yoksa arabesk mi olması bir şeyi fark ettirir mi? Mesele apaçileri eğitip klasik müzik  ya da progressive rock çalmalarını sağlamak mı?

Ama senin örneklerin yanlış, burada yapılan bağırış kutsal bir şey, bir ibadet çağrısı diyebilirsiniz. Bu, Arapça olduğu gerçeğini, çoğumuzun onu anlamadığı gerçeğini ve gerçekten çok kulak tırmalayıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.  Aslında işin içinde din, daha doğrusu korkulacak bir “güç” olmasa, insanların büyük çoğunluğunun şu Arapça bağırışları beğenmeyi bırak, buna tahammül bile göstereceklerinden şüpheliyim. Ama işin içine din girince insanlar fikirsiz ve yorumsuz birer robota dönüşüyorlar.

Sahi, bir zamanlar ezan Türkçe imiş, öyle değil mi? Bizim millet o bu olaya çok içerlemiş. Neredeyse kıçlarındaki donları bile gitmek üzereyken insanların azımsanmayacak bir kısmının hâla merkez sağ partileri yüceltip, mesela CHP’yi sebep bile göstermeden lanetli saymasının sebeplerinden bir tanesi değil midir bu? Sadece kendi ailemden anlatılanları bile düşünmem yeterli oluyor. Bu millet geri bırakılmayı, sömürülmeyi, bu ülke daha iyi bir yer olsun diye kendini ortaya atan evlatlarının harcanmasını sessizce seyredebiliyor. Ama Arapça okunan bir bağırış Türkçe yapıldı diye nesilden nesile aktarılan bir öfke oluşturmuş maşallah. Anneannemin Türkçe ezanı dinlerken gözyaşları sakallarına süzülen hoca hikayesini çok iyi hatırlıyorum. Annemin dedesinin çocuklara gizliden Kuran öğretmesi (ki kendisi medrese mezunu bir hocaymış) ve jandarma köye gelince mushafların saklanması bizim ailenin kendi tarzında devrim hikayeleriydi. (Bu arada baba tarafım her zaman daha seküler insanlar olagelmişler, onların daha başka hikayeleri var, sanırım şanslı olduğum nokta buymuş)

Bizimkilerin elin Arabının lisanına böyle kara sevda ile bağlı olmaları şimdi bana çok anlamsız geliyor. Kimbilir, belki benim torunumun çocukları da proje notlarıma ve kitaplarıma falan bakar ve büyük dede de tam İngiliz Amerikan aşığıymış, yuh be der. Tabi bunu diyebilmeleri için zamanında Atatürk’ün yaptığı gibi bir sıçrama (etkileri bizimkilere ne yazık ki geç sirayet etmiş olsa da) dönemi yaşamamız lazım. Ve arada şöyle de bir fark hep olacak: Arabın diline ve kültürüne kara sevda ile bağlı olmak hiçbir zaman okuduğunu anlayabilir seviyede bir arapça bilgisi getirmemiş. Arap kültürüne dair gerçekçi bilgilere sahip olmamızı sağlamamış. Günde 5 kere sokaklar Arapça çınlıyor ama bu tekerlemeye benzer sözlerin ne anlama geldiklerini bilenlerin sayısı çok değildir.

Uzun lafın kısası, ezan Arapça ve biz Arap değiliz. Hatta Arapları pek sevdiğimiz de söylenemez. Geçen bir arkadaş bir video yollamış, Avrupa’da sokakta çekilmiş: Adamlar ciddi ciddi şahane caz çalıyorlar sokakta. Bu bahsettiğimiz, böyle bir şey de değil. Aranızda ezan sesi duydu mu çantasını yere bırakıp durup dinleyen varsa ondan özür dilerim ama ben bu tür bir haz almıyorum bundan. Sokak çalgısı demişken, bizim yere göğe koyamadığımız  ritüelimiz Ramazan boyunca gecenin bir yarısı sokaklarda davul çalmak.

Bizdeki ortalama Müslümanlar Arapların aslında Müslüman olmadıklarını söylerler ya. O zaman, neden o gerçek olmayan Müslümanların dillerinde bağırmamız gerekiyor sokaklarda bir düşünmek lazım. Hayatım en güzel Müslümanlık Türkiye’de yaşanıyor tıraşıyla geçti benim. Malezya anlatan İslamcıya da denk geliyorduk zamanında ama açık ara en iyi islam yorumunun hep bizde olduğuna inandık. E öyleyse neden en azından günde 5 kere yapılan ibadet çağrısının kendi dilimizde olması fikri bile bu kadar kötü karşılanmış ki zamanında?

Hem biz anlamadığı şeyden işkillenen insanlarız. Size yemin ederim, doksanların ortalarında, büyükbabamın bana “bu ne bağırıyor böyle anamıza mı sövüyor” diye el yapımı amplifikatörümden çınlayan İngilizce sözlü bir şarkıya heyheylenmesini dün gibi hatırlıyorum. (Sonra bu muhabbet Cem Yılmaz’ın bir filminde de geçti, çok sıradan bir espriydi) Laf Arapça/İngilizce kıyasına gelmeyecek elbette. Ama “anama mı sövüyor” tavrının kendi içinde bir mantığı var. Bu mantığın Arabın Yalellisine de işlemesi gerekir. Ben arada bir fark göremiyorum.

Bir keresinde köyden birinin kamyonetiyle yağhaneye zeytin götürüyoruz. Küçük kabinde sıkış sıkış yolculuk ederken bir de adamın teybe koyduğu Kur’an tilavetini dinliyoruz. (Düşünün, ne ortamlar var) Artık dayanamayıp bu ne ya demiştim. Tabi Kur’an bu falan tepkileri. İyi de ben bir şey anlamıyorum, bari Türkçe’si olsa demiştim. Yine tövbe falan tepkileri. Üniversite yıllarım. Düz mantıkla zekanın kesiştiği zamanlar. İyi de Allah Türkçe anlamaz mı, Türkçe olmaz mı onun lafları demişliğim var  o kamyonetin kabininde. Bir de ortamda Arapça bilmeyen tek ben olsam ezikliğini yaşayayım. Diğerlerinin Türkçe’sini bile anlayacakları kuşkulu.Konumuzla alakası olmasa da hikayenin devamını merak edecek arkadaşlar için yazayım. Aslanlar gibi laflarımı söyledim, kimse de ters hareketi ileri taşımadı. Sonra Martin Luther diye bir orta Avrupalı papazın da özetle böyle bir çıkış yaptığı için Reform denen şeyin başladığını ve Almanya ile Afganistan farkını yaratan sürecin başladığını öğrendim.

Dini konuları eleştirmenin her zaman bunu yapan kişiye kaybettirdiğini biliyorum aslında. Zaten bu yüzden, benim gibi düşünen ve bunu benden daha iyi anlatacak kapasitede olan bir sürü tanıdığınız size bunları anlatmak yerine sadece olayları görmezden gelmeyi tercih ediyor, emin olun. Sizinle tamamen aynı fikirde bile olsa, karşınızdaki kişi dini bir konuda bir eleştiri yaptığınızda size katılıp fikrinizi desteklemez, genellikle. Belki de bu başka bir yazının konusu ama İslam Dini varoluşa dair sorularınızı cevaplamaktan ve hayatınızı düzenlemekten çok size oldukça kaba bir Arap kültürü dayatıyor. Eğer Allahın azabından kaçınıp cennetini yaşamak için her şeyi yapmaya hazır hale gelmiş biri değilseniz eninde sonunda bir Arap kültürü dayatması içinde olduğunuzu anlar ve bundan rahatsız olursunuz. İstediğiniz kadar ırkçılık deyin, içine düştüğünüz kültür Araplarınki olacak. Ne demek istediğimi şu sıralar etrafınızda bolca görebileceğiniz Arap kardeşlerimize bakarak kendiniz anlayabilirsiniz.

Eğer Arap değilseniz, kendinizi bir sebepten Araplara yakın hissetmiyorsanız, Arap kültürüne bir aidiyet ya da sempati beslemiyorsanız günde 5 kez Arapça bağırışlar duymak zorunda olmak tuhaf bir şeydir.

Eğer Arapsanız, kendinizi Araplara yakın hissediyorsanız, Arap kültürüne dini sebeplerle ya da başka bir sebeple bir sempati besliyorsanız Allah aşkına şu saçma sapan bağırışların hayranı olduğunuz kültürü nasıl aşağıladığını ve kötü şöhretinizi insanların bilinç altına kazıdığını görün..

Umut başka bir şey değil…

Beş sene önce, Gezi direnişi başladığında şöyle bir yazı yazmışım.

Gezi’nin beşinci yıl dönümünde, olayların başladığı zamanki ortamı düşünüyorum. Hafızamız gerçekten ne kadar da yanıltıcı. Oysa, Erdoğan’dan o zamanlar nefret etmeye başladığımı çok iyi hatırlıyorum ve beş yıl hiç de az bir süre değil. Yazıyı okurken bir iki ayrıntı gözüme çarptı ve “vay be ta o zamanlar böyle düşünmeye başlamışım” diye düşündüm ve gerçekten üzüldüm.

Şimdi bakınca ülkeyi tek başına yönetmeye çalışan adamın işleri berbat edişinin insanı üzen, öfkelendiren, tiksindiren, bezdiren hikayesi ne kadar da sıradan geliyor. O gençler dağıldılar. Zaten günler geçtikçe iş tavsamış, hareket belli bir iki grubun eline geçmişti.

Sonra, şimdi hiç ama hiç katılmadığım yazılar da yazdım Gezi ile ilgili. Özellikle Kemalizm ve bireyselcilik-kollektivizm ayrımı konusundaki düşüncelerime artık hiç katılmıyorum. Yüzbinlerce insanın koyun gibi bir şeyhin peşine takılıp onun gösterdiği her yere soru bile sormadan gittiği bir ülkede bir Batı Avrupa bireyselciliğini ölçü almak ve demokrasinin bu koşullarda iyiyi getireceğine inanmak tam anlamıyla talihsiz bir cehalet örneği benim açımdan.

Bir de, ülkenin toptan bir çürümeye girmesi bir yana biz de yaşlandık biraz daha.. Sanırım yaşlanmanın şöyle de bir ters etkisi oldu:
Gençken olacakları sana verecekleri zararı hesaplamadan düşünüyorsun. İşleri inadına yokuşa sürebiliyor, sıkıldığın bir şeyden gitmesi sana zarar verecek olsa bile sırf denemek için hemen vazgeçebiliyorsun. İnsan gençken kafasındaki basit bir düşünce uğruna çok beklenmedik tavırlar alabiliyor. Benim açımdan, liberalizm böyle bir dünya görüşüne sahip olmama neden olmuştu.  Doğru olduğuna inandığın şeyin geçerliliğini görmek için yeri geldiğinde çıkarlarından hemen vazgeçebiliyorsun. Yaşlandıkça bu durum normale dönüyor.  Roller değişiyor. Senin için endişelenlerin yerine geçiyorsun. Artık sen çocuklar için endişeleniyorsun. Onların hayatlarıyla oynayanları gördüğünde artık idealist düşüncelerinin nereye varacağını test edeceğin bir laboratuvar olmuyor bu ülke. Senin çocukluğundaki güzelliği ve emniyeti bulamayacak çocuklar için kahroluyorsun.

Geride kalan 5 yılda hem çok şey gördük, gücü ele geçirenler, bir insan bunu yapmaz dediğimiz pek çok şeyi yaptılar. Güce tapanlar da bu kadarına eyvallah denmez dediğimiz her tür rezilliğe gönüllü atladılar. Geride birkaç aptal adam ve onların soytarılarından başka pek kimse kalmadı. Devletini seven ve daima onun yanında olan, her söylenene inanan kitleyi bir sefer daha kandırmak adına bir tarih yazıldı bu 5 senede! Ve bu aynı zamanda, gidişata isyan eden insanların ne kadar değerli olduklarını da gösterdi.

İşin ciddiyetini anlayınca, her şey bir yana, ottan boktan eleştirilerimin lüzumsuzluğunu anladım..

Ben Mustafa Kemal Atatürk denen adamın ne kadar büyük bir insan olduğunu anladım.

O adamın bu ülke için ne kadar mucizevi bir şans olduğunu ama bu şansı berbat etmek üzere olduğumuzu anladım..

Gezide atılan bir-iki slogana katılmamış olmam ya da işlerin idaresinin daha “profesyonel” tiplerin eline geçmiş olması bugün elimizde kalan ülkeye bakınca gülünüp geçilecek birer ayrıntı gibi kalıyor.

Bu ülkenin itiraz edebilecek zekaya, onura ve cesarete sahip insanlarının sayısı galiba azaldı. Ama hala her şeyi değiştirebilecek kadar çok kişiyiz. Eğer bir umut varsa, bir umut olacaksa, umut bundan başka bir şey değil.

 

Futbol ve Para

Yaşadığım yer bu civarın insanları için gelmezseler ölecekleri bir yer. Şimdi Ramazan’dayız. Gündüz vakti bizim sahil gerçekten ilginç derecede tenha oluyor. Geçen akşam üzeri kızımla gezmeye çıktık. Bizim insan pazarı sahilde sanki amansız  nükleer bir kış yaşanıyor gibiydi.

Burası daha önce yaşadığım yerlerden daha tutucu bir yer mi yoksa genel bir trend olarak mı artık ibadet etme oranı arttı bilemeyeceğim ama herkes oruç tutuyor. Nereden bildiğimi sormayın ama burada esrarkeşler bile gündüz “niyetli” diyebilirim. Bu durumda kaçınılmaz olarak bu yaz günü öğleden sonra oldu mu insanlar balkabağına dönüşüyorlar. O yüzden öğleden sonra güneşin daha bir vicdansızca yaktığı bizim sahil tenhalaşıyor.

Akşam olunca, yani iftardan sonra durum değişmeye başlıyor: İftardan sonraki ilk saat içinde yüksek sesle müzik çalan ya da egzozu patlayan arabalar peydah oluyor. Bunlar sanırım anasının sofrasında oruç açıp yapacak işi olmadığı için kendilerini sokaklara vuran hayırlı evlatlar..

Bu öncü atakları sahil kenarında avare yürüyen tiplerin sayısının artması izliyor. Sonra bir bakıyorsun sahil yolunun deniz tarafındaki kenarına tampon tampona arabalar park edilmiş. Çoğu zaman gece yatmadan önce pencereden baktığımda henüz bu yasa dışı park kalabalığının bitmemiş olduğunu görüyorum.

Sabah işe giderken ise film başa sarıyor: Yol yine iki şerit olmuş ve sahil bomboş.. Sabahın huzurlu serinliği..

Bu akşam bu yaşam döngüsüne Türkiye Birinci Futbol Ligi’nin sona ermesi vurdu. Futbolla ilginiz olmasa bile lig bitti mi takımlardan birinin şampiyon olduğunu biliyorsunuzdur. Karım arka tarafta çocuğu uyutup salona gelince korna çalıp duran arabalar ve avazı çıktığınca bağıran serserileri görüp “bunlar mı şampiyon oldu?” diye hatalı bir soru sordu. Belki pencereden bakarken sallanan bir bayrağı görüp Galatasaray’ı kastetmiş olabilir ama ben o sırada pencereye uzaktım. “Bunlar” zamiri benim için çıkardıkları gürültüden başka bir şey adreslemiyordu.  Evet dedim, “onlar” şampiyon oldular. Hangi takım olduğu ne fark eder ki? Galatasaray yerine Fenerbahçe ya da Beşiktaş şampiyon olsaydı farklı bir sahne mi yaşıyor olacaktık? Aynı tipler yine aynı şekilde böğürüp duracaklardı. Sonuçta “bunlar” şampiyon oluyorlar işte..

“Bunlar”dan hep bahsetmek istedim aslında: Bende öyle bir şans var ki, sevmediğim ot hep burnumun dibinde bitiyor. Ayrıntısına girmeyeceğim ama yaşamımın çeşitli dönemlerinde yaşadığım yerler, sünnet konvoyundan maç kutlaması konvoyuna kadar türlü tip mobil kekonun önünden geçmekten zevk aldığı yerlere denk geldi. Bisikletle giderken düğün konvoyuna denk gelip, kenarda durup geçmelerini beklemek gibi şeyler yaşadım. Güzide kulüplerimizden birinin stadyumuna yakın bir yerdeki evimde gece boyu atılan mermilerden yorgun olanlar bizim yatak odamızı da ziyaret eder mi diye endişe ettim. 90’lardan kalma bir amplifikatörlü araba furyasının içine düştüm.  Her askere gitme dönemini en kral devre olarak ben de bilmek durumunda oldum. ( Rutininde çalışan bir MG3’ün sesini 20m’den duysa altını dolduracak ana kuzuları 20 bin liralık arabaların camlarına çıkıp erkeklik gösterisi yapıyorlar bu memlekette )

Yakın zaman önce Tayyip Erdoğan’ın atını alıp Üsküdar’ı geçtiği gece burada camlardaki insanlara tehdit hareketleri yaparak geçen reisçi gençliğin geçit törenini gördük. Gördüklerim arasında en sinir bozucu olan sanırım ki buydu. Bundan sonra benim için ikinci derecede saçma olan geçit töreni işte bu şampiyonluk kutlaması şeysi.

Futbolun kafa yapma kudreti beni hep şaşırtmıştır. Özellikle fabrika, sanayi sitesi, küçük esnafın yoğun olduğu pasaj, çarşı vb. yerlerde zaman geçirdiyseniz beni anlarsınız: Çocuğunun kaçıncı sınıfa gittiğini bilmeyen tipler hayatları boyunca bir arada göremeyecekleri parayı bir senede kaldıran mesleği top tepicilik olan oğlanların dertleriyle dertlenirler. Memlekette yer yerinden oynar. Bakanların önüne yattığı adamlar altınlar kaçırır, hükumetin açıktan desteklediği işadamları milletin amına koyacağız derler, en temel tüketim maddelerine vicdansızca zamlar yapılır, seni beni bırak, evlatlarımızın geleceğiyle alay edercesine kanunlar çıkarılır, insanların aklıyla açıktan taşak geçilir tek kelime duymazsınız. Ama iş dönüp iki takımın akşam yaptığı siktirboktan bir maça gelir ertesi gün kazık kadar adamlar birbirlerine laf sokma yarışına girer bağıra bağıra kavgalar edilir, gırtlaklar yarılırcasına “doğru” için haykırılır. Bizim sığırlar ofsayt diye kesilen golleri adına hakkı hukuku keşfederler.

Şu şampiyonluk kutlamaları da böyledir. Üç kuruş ucuza gelecek diye arabasına tüpgaz taktırıp tüple dolaşan, iki günlük tatilinde gidip bir tabiat güzelliği, bir müze, bir kültür etkinliği gezmeye para bulamayıp kahvede oturup birbirini seyreden tipler bütün gece heyoooo şampiyon olduk diye dolaşıp dururlar. Bu insanlar orta-alt gelir grubundan, emeğiyle çalışan, en şanslıları fabrikada işçi falan olan insanlar. Türkiye’de günde neredeyse 6 işçi iş kazasında ölüyor. Bu ülkede asgari ücretle alınabilecek benzin, et, uçak bileti miktarı gelişmiş bir ülkede alınabilecek olanların yanında gurur kırıcı bir seviyede. Ama bakıyorum, üç kuruş avantası için babasını satmaktan çekinmeyecek bu millet konu futbol olunca itibardan tasarruf etmiyor.

Ölüm döşeğindeki anacığına engelli raporu alabileceğini öğrenince borç harç ikinci arabayı almasını bilen ama kardeşim ben niye %160 vergi ödüyorum bu amk arabasını alırken diye sormayı akıl edemeyen insanlarla yaşıyoruz. 10 kuruş daha ucuza mazot satıyor diye ne idüğü belirsiz yerlerden mazot almayı akıllılık sayan ama “lan ben n liralık akaryakıta niye 2*n+m lira ödüyorum ki” diye düşünmeyi aklının ucundan geçiremeyen arkadaşlarımız var. Bu futbol taraftarlığı da böyle tiksindirici bir geri zekalılık örneği işte. Hakları, talepleri ve insanlık onuru için bir kere sokağa çıkmamış, sokağa çıkmayı bırak sesini yükseltmemiş bir millet artık nasıl bir aidiyetse, tuttuğu takım için bütün gece bağırıp çağırabiliyor.

Eminim ülkeyi yönetenler de tam seçim öncesinde ekonomi artık iyice rayından çıkmışken şu futbol işine çok seviniyorlardır. Aslında bir de dünya kupasına gidebilsek işleri daha da kıyak olurdu. Günde 6 milyon değil 16 milyon da harcasalar (evet kardeşim, GÜNDE) yine kimsenin umurunda olmazdı. Dolar 4,50 değil 9,50 de olsa millet Arda’yı Burak’ı falan konuşurdu. Politikacılardaki millet aşkını, gittikleri yer yerde o yerin futbol takımının atkısını boyunlara dolamanın geçmeyen modasını anlıyorsunuzdur.

Hayat pahalılığından şikayet eden insanlara “kardeşim binme bir hafta şu arabana, yeme birkaç gün dışarıda yemek, gitme şu soktuğumun avm’sine” diye akıl veriyorum ya, ben de salağın önde gideniyim. Saat kaç oldu, hâla şampiyon galatasaray diye gezen tipler var. Bunlar benzin 2 lirayken de geziyorlardı. 6,40 olunca da geziyorlar. Bu salakların parası yemeyi göze alana helal değil diyebilir misin?

 

15 Temmuz

15 Temmuz’un sene-i devriyesi..
Bir kesim bunu bayram olarak görüyor. Devlet eliyle güçlendirilmiş bir tarikatın müritlerinin devleti ele geçirme çabası, halka karşı silah kullanması, meclis binasını bombalamaları falan nasıl bir bayram olabilir, bilemiyorum. Sonuçta devlet az daha elinde olanları kaybediyordu. Böyle rezil bir durumun kenarından dönülmesi utanılacak bir şeyken bunu kutlamak ve halka “siz başardınız” diye gaz vermek, gerçekten siyasi anlamda oldukça cüretkarca bir özgüven. Ama halkın bir kısmı durumdan memnun gözüküyor.

Diğer bir kesim artık Erdoğan ve sevenleri ne yaparsa yapsın buna peşinen karşı. O yüzden onlar 15 Temmuz adı altında anlatılanlara burun kıvırıyor. Üzerinde düşünmeye bile pek zahmet etmediklerini görüyorum konuştuğum bazı arkadaşların.

Olacak olan şey tam anlamıyla bir darbe miydi, bu bile elbette tartışılır ama bir şey olacaktı. Sonra bu şey olmayınca OHAL ilan edildi ve alakalı alakasız bir sürü kanun kararname adı altında kolayca çıkarılıvermeye başlandı. Bu arada kamudan pek çok insan uzaklaştırıldı. Pek çok insan tutuklandı. Cemaat hakkında az buçuk fikri olan ortalama bir Türk vatandaşı olarak, zaman içinde duyduklarımın da ışığında masum insanlar işlerini kaybettiler diye düşünmekten ziyade, haydan gelen huya gitti gözüyle bakmaya başladım ben bu olaylara.

Sonuçta bir zamanların iki sıkı ortağı kavga ettiler. Onlara müdahale edecek ve kazanan tarafı hukuk çizgisine çekecek üçüncü bir güç yoktu. Demokrasi ya da daha doğrusu sandık falan demeyin. Bu artık hiçbir zaman olmadığı kadar önemsiz bir detaydır.

Hükumet politikalarını genellikle desteklemeyen, cemaatle de bağı olmayan, dünya görüşü olarak hiçbir cemaate sempati beslemesi olasılık dahilinde olmayan ortada biri olarak kendi kendime soruyorum:

Kavgayı kim kazansa benim için daha iyi olurdu?
Fetö ile Erdoğan’ın mücadelesini Fetö kazanmış olsaydı Türkiye şimdikinden daha iyi bir yer olur muydu?

Benim soğukkanlılıkla düşündükten sonra bu soruya verdiğim yanıt net bir hayır oluyor. Erdoğan, her ne kadar politikalarını desteklemesek de başı-sonu belli bir politikacı. Cemaat ise çok daha karmaşık, gizli, tehlikeli bir yapı. Erdoğan iktidarının Türkiye’ye verdiği tahribatın büyük bir kısmı iş bilmezliklerinden kaynaklanıyor. Cemaat ise daha maksatlı, gizli çıkarları olan, vatan düşmanı bir yapı bence.

Erdoğan’ın gücü popülizminden geliyor. Bu, hataya çok açık bir süreç. Cemaat ise bir adanmışlık organizasyonu. Çok daha irrasyonel, derin, garip bir şey.

Düşününce iyi ki bu ikisi çok ileri gitmeden kavga etmişler diyorum. Çünkü özelliklerini yazarken birbirlerini tamamladıklarını görmemek olanaksız.

Kim ne derse desin, Erdoğan delikanlı bir adam. Dostsa dost, düşmansa düşman. Bu, politikalarını desteklemediğiniz zamanlarda bile sizde bir saygı uyandırıyor. Cemaat ise, sıkıştırdığınızda suratınıza karşı sırıtıp “cemaat diye bişey yok, ben bilmiyorum abi” diyecek kaypaklıkta tiplerden oluşuyor.

Yakalanmanın sevabını bilseniz kendiniz ihbar ederdiniz diye gaz veren şerefsizlerin arkalarına bakmadan kaçtıkları bir grup ile, kendisine darbe yapıldığı akşam sokakta sevenlerine hitap edebilen birinin yönettiği diğer grubun mücadelesini daima ikincisi kazanacak. Doğanın kuralları böyle işliyor.

Bu arada, Erdoğan sempatizanlarının, ona oy verenlerin bazı politikaları sorgulamadan kabullenmeleri sonuçta bir bilgi, görgü, eğitim eksikliği iken diğer tarafın müritlerinin alçıdan yapılmış bir eli öpmek için sıraya girmeleri, kullanılmış bir peçeteyi almak için plonjon yapmaları, yalandan ağlayan bir hoca için popçu fanı ergen gibi ayılıp bayılmaları çok daha problemli durumlar.

Erdoğan’ın üst çevresi çıkar için onun etrafında toplanmış yolunu bulma tayfasıyken cemaatçiler bir kısmı ne olduğunun farkında olmayan kafayı bulmuşlar, bir kısmı kendi gündemi olan tipler, bir kısmı ise sinsi hainlerden oluşuyor. İkinci grup birinciden çok daha zor modellenebilir. O yüzden birinciler daha iyidir.

Son mesele de şu: Bu ülkede herkes güce ve iktidara tapar. Yakın zamana kadar en alakasız tiplerin hizmet hareketine destek vermesi halka açık bir gösteriydi. Erdoğan gibi net ve güçlü biri olmasa bu cemaat belası ülkenin başından kolay kolay temizlenmezdi. Çünkü bu adanmışlık, bu kaypaklık, bu ilkesizlik ve bu derin güç ilişkileri sayesinde o iş kısa sürede tavsardı. Erdoğan, sümüklü bir sünepenin müritleri tarafından ağır biçimde kandırılmış olmanın (evet, bence ortaklık bozulmasından ziyade kandırılma durumu var ortada, bunu ayrı bir zamanda yazmalıyım) utanç verici halini taşımayı kaldıramayacak kadar gururlu bir adam. İyi ki de öyle. Yoksa klasik bir politikacı olmuş olsaydı bu iş gelecekte başımıza bir kez daha bela olmak üzere ertelenirdi sadece. Gerçi yine tekrarlanmayacağının garantisi yok. Ama bu da 15 Temmuz’un sene i devriyesinden söz ederken anlatılacak hikaye değil.

Kavgayı Erdoğan kazandıktan sonra, memlekette bir memleketin daha iyi olması kavgası veriliyor. Ama eğer ötekiler kazanmış olsalardı bence bambaşka bir kavga verilecekti. Ve bu çok daha kötü olacaktı.