Kategori arşivi: Memleket Meseleleri

15 Temmuz

15 Temmuz’un sene-i devriyesi..
Bir kesim bunu bayram olarak görüyor. Devlet eliyle güçlendirilmiş bir tarikatın müritlerinin devleti ele geçirme çabası, halka karşı silah kullanması, meclis binasını bombalamaları falan nasıl bir bayram olabilir, bilemiyorum. Sonuçta devlet az daha elinde olanları kaybediyordu. Böyle rezil bir durumun kenarından dönülmesi utanılacak bir şeyken bunu kutlamak ve halka “siz başardınız” diye gaz vermek, gerçekten siyasi anlamda oldukça cüretkarca bir özgüven. Ama halkın bir kısmı durumdan memnun gözüküyor.

Diğer bir kesim artık Erdoğan ve sevenleri ne yaparsa yapsın buna peşinen karşı. O yüzden onlar 15 Temmuz adı altında anlatılanlara burun kıvırıyor. Üzerinde düşünmeye bile pek zahmet etmediklerini görüyorum konuştuğum bazı arkadaşların.

Olacak olan şey tam anlamıyla bir darbe miydi, bu bile elbette tartışılır ama bir şey olacaktı. Sonra bu şey olmayınca OHAL ilan edildi ve alakalı alakasız bir sürü kanun kararname adı altında kolayca çıkarılıvermeye başlandı. Bu arada kamudan pek çok insan uzaklaştırıldı. Pek çok insan tutuklandı. Cemaat hakkında az buçuk fikri olan ortalama bir Türk vatandaşı olarak, zaman içinde duyduklarımın da ışığında masum insanlar işlerini kaybettiler diye düşünmekten ziyade, haydan gelen huya gitti gözüyle bakmaya başladım ben bu olaylara.

Sonuçta bir zamanların iki sıkı ortağı kavga ettiler. Onlara müdahale edecek ve kazanan tarafı hukuk çizgisine çekecek üçüncü bir güç yoktu. Demokrasi ya da daha doğrusu sandık falan demeyin. Bu artık hiçbir zaman olmadığı kadar önemsiz bir detaydır.

Hükumet politikalarını genellikle desteklemeyen, cemaatle de bağı olmayan, dünya görüşü olarak hiçbir cemaate sempati beslemesi olasılık dahilinde olmayan ortada biri olarak kendi kendime soruyorum:

Kavgayı kim kazansa benim için daha iyi olurdu?
Fetö ile Erdoğan’ın mücadelesini Fetö kazanmış olsaydı Türkiye şimdikinden daha iyi bir yer olur muydu?

Benim soğukkanlılıkla düşündükten sonra bu soruya verdiğim yanıt net bir hayır oluyor. Erdoğan, her ne kadar politikalarını desteklemesek de başı-sonu belli bir politikacı. Cemaat ise çok daha karmaşık, gizli, tehlikeli bir yapı. Erdoğan iktidarının Türkiye’ye verdiği tahribatın büyük bir kısmı iş bilmezliklerinden kaynaklanıyor. Cemaat ise daha maksatlı, gizli çıkarları olan, vatan düşmanı bir yapı bence.

Erdoğan’ın gücü popülizminden geliyor. Bu, hataya çok açık bir süreç. Cemaat ise bir adanmışlık organizasyonu. Çok daha irrasyonel, derin, garip bir şey.

Düşününce iyi ki bu ikisi çok ileri gitmeden kavga etmişler diyorum. Çünkü özelliklerini yazarken birbirlerini tamamladıklarını görmemek olanaksız.

Kim ne derse desin, Erdoğan delikanlı bir adam. Dostsa dost, düşmansa düşman. Bu, politikalarını desteklemediğiniz zamanlarda bile sizde bir saygı uyandırıyor. Cemaat ise, sıkıştırdığınızda suratınıza karşı sırıtıp “cemaat diye bişey yok, ben bilmiyorum abi” diyecek kaypaklıkta tiplerden oluşuyor.

Yakalanmanın sevabını bilseniz kendiniz ihbar ederdiniz diye gaz veren şerefsizlerin arkalarına bakmadan kaçtıkları bir grup ile, kendisine darbe yapıldığı akşam sokakta sevenlerine hitap edebilen birinin yönettiği diğer grubun mücadelesini daima ikincisi kazanacak. Doğanın kuralları böyle işliyor.

Bu arada, Erdoğan sempatizanlarının, ona oy verenlerin bazı politikaları sorgulamadan kabullenmeleri sonuçta bir bilgi, görgü, eğitim eksikliği iken diğer tarafın müritlerinin alçıdan yapılmış bir eli öpmek için sıraya girmeleri, kullanılmış bir peçeteyi almak için plonjon yapmaları, yalandan ağlayan bir hoca için popçu fanı ergen gibi ayılıp bayılmaları çok daha problemli durumlar.

Erdoğan’ın üst çevresi çıkar için onun etrafında toplanmış yolunu bulma tayfasıyken cemaatçiler bir kısmı ne olduğunun farkında olmayan kafayı bulmuşlar, bir kısmı kendi gündemi olan tipler, bir kısmı ise sinsi hainlerden oluşuyor. İkinci grup birinciden çok daha zor modellenebilir. O yüzden birinciler daha iyidir.

Son mesele de şu: Bu ülkede herkes güce ve iktidara tapar. Yakın zamana kadar en alakasız tiplerin hizmet hareketine destek vermesi halka açık bir gösteriydi. Erdoğan gibi net ve güçlü biri olmasa bu cemaat belası ülkenin başından kolay kolay temizlenmezdi. Çünkü bu adanmışlık, bu kaypaklık, bu ilkesizlik ve bu derin güç ilişkileri sayesinde o iş kısa sürede tavsardı. Erdoğan, sümüklü bir sünepenin müritleri tarafından ağır biçimde kandırılmış olmanın (evet, bence ortaklık bozulmasından ziyade kandırılma durumu var ortada, bunu ayrı bir zamanda yazmalıyım) utanç verici halini taşımayı kaldıramayacak kadar gururlu bir adam. İyi ki de öyle. Yoksa klasik bir politikacı olmuş olsaydı bu iş gelecekte başımıza bir kez daha bela olmak üzere ertelenirdi sadece. Gerçi yine tekrarlanmayacağının garantisi yok. Ama bu da 15 Temmuz’un sene i devriyesinden söz ederken anlatılacak hikaye değil.

Kavgayı Erdoğan kazandıktan sonra, memlekette bir memleketin daha iyi olması kavgası veriliyor. Ama eğer ötekiler kazanmış olsalardı bence bambaşka bir kavga verilecekti. Ve bu çok daha kötü olacaktı.

16 Nisan Referandumu

Teknik konular toplumun genelini hiçbir zaman ilgilendirmez. Niçin ilgilendirmez diye sorarsanız, insanlar bundan anlamazlar.  İnsanlara devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığından söz etmeniz mantıksızdır. İnsanlara yüksek yargı kurumlarına atama yetkilerinden söz etmeniz de mantıksızdır. Bu insanlara, bir yasama dönemi bitmeden meclisin feshedilebilmesi yetkisinden söz etmeniz de mantıksızdır. Doğrudan bir ülke idaresinin nasıl olacağıyla ilgili hukuki bir çok ayrıntı içeren bir tartışmayı bu halkın önünde yapmanın hiç bir mantığı yoktur.

İnsanlara tüm bunları, üstelik bir gümbürtüye getirip onları bir şeylerle korkutarak anlattığınız zaman verecekleri cevaplar haliyle mantıklarına ya da bilgiye dayanan değerlendirmelere göre olmayacaktır.

Sistem dediğiniz şey, devlet aklı dediğiniz şey, böyle sualleri, böyle tercihleri halkın inisiyatifine bırakmaksızın yenilenme ve gelişmeyi kendi kendine yapabilmek için var(olmalı)dır.

Aslında bu yazıyı kısa tutmayı planlıyordum. Yazının başına otururken amacım bence EVET kazanacak demekten ibaretti.

Ama insan ister istemez evet mi kazanır hayır mı iddiasına girmeden önce, neden bu soru soruldu ki, bunun bir mantığı var mı diye düşünmeye başlıyor. Niçin faiz oranlarını ya da gümrük kotalarını vatandaşa sormuyorlar da anayasadaki birkaç maddenin değişmesini demokrasi bayramı yaparak bize soruyorlar? Bu ülkenin dış politikasını, enerji politikasını, yabancı sermaye çekme politikasını, tarım politikasını size soruyorlar mı? Cumhurbaşkanı’nın kaç HSYK üyesini doğrudan atayacağının size sorulması gerçek olamayacak kadar zarif değil mi?

Uzun lafın kısası, bu referandumda bize evet mi hayır mı diye sorulan şey, bir saçmalığı halk onayına sunup halk oyuyla meşru kılmaya çalışma çabasından başka bir şey değil. Bu demokrasi falan değil, bu sıkıcı bir tiyatro..

Getirilmek istenen değişikliğin ülkeye ne yararı olacak, bizi ileri mi götürecek yoksa tek adam rejiminin riskleriyle mi yüzleştirecek, bunları bir kenara bırakın.

Bu oyunda hayır çıkmasına çalışmak, bunu ummak, bu yüzden bana çok çocukça geliyor. Bu çaba ya da temenniler oyunun daha da gerçekçi olmasını sağlamaktan başka bir şeye yaramayacak.

Evet çıkacak. Çünkü Orta Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde halkın önemli bir kesimi, her ne olursa olsun, önlerine ne gelirse gelsin, Erdoğan’ın onlardan istediğini yapacaklar. Halkın sağduyusuymuş, seçmenin mesajıymış, ferasetmiş, bunları geçin efendim.

Zaten Türkiye’de miting denen şeyler bile artık bir tuhaf oldu. Eline mikrofon alıp insanların önüne çıkmış ve onlardan bir şey için EVET onayı bekleyen adam onlara neye evet diyeceklerini anlatmıyor. Onlara evet derlerse vaat ettiği o muhteşem şeylerin evet demeleriyle ne alakası olduğunu da anlatmıyor. Zaten hiç kimse ona bu alakayı da sormuyor. Tek bayrak, tek millet, tek devlet vs.. İki bayrak olsun diyen mi var ki?

Ana muhalefet lideri gibi, insanı kuşkuya düşürecek derecede silik ve düşük profilli bir tipi bile her konuşmada her mitingde ağızlarından düşürmediklerini görüyorsunuz. Yani böyle bir adama bile tahammül yok. Haberlerde canlı yayına konuk olup, sunucunun boş bulunup bir iki soru sorması karşısında “ama böyle olmaz, siz soru soruyorsunuz, ben kaç programa katıldım böyle rezillik görmedim” diyen profesör milletvekilini de görme ayrıcalığına kavuşmuşsunuzdur belki.

İsterseniz ülkedeki tüm gazetecileri hapse atın, geriye kalan kukla tipler her gün yalakalık yapsınlar,  bunun herhangi bir oylamaya etkisi 1 puan bile olmayacaktır.  İnsanlar olup bitende bir tuhaflık olduğundan şüphelenmeyecekler. Yeni yetmeleri falan boş verin. 15-20 sene öncesinin TV programlarını, tartışmalarını, mitinglerini hatırlayan insanların bile büyük bir çoğunluğu patates gibi bakacak olup bitenlere..

Bu olup bitenlerin insanların kararlarını ya da beğenilerini belirgin biçimde değiştirmemesi karşısında hala nasıl bir inançla “hayır kazanabilir, insanlar bu saçmalığa dur diyebilirler” denir, ben bilemiyorum.

Bence Evet kazanacak. İş riske girerse seçime müdahale olur mu, ona da hayır diyemiyorum. Devletin yönetimini halkın yarısının net bir şekilde buna karşı olmasına rağmen halkın yarısının kesinlikle sevmediği birine vermek bu ülkeye istikrar ve huzur getirir mi?  🙂 Bu kimin umurunda!!! Ama şuna inanıyorum ki bu referandumun evetlenmesi Erdoğan dönemini Hayır’ın kazanmasından daha kısa ömürlü yapar.  Ülke açısından ise her iki olasılık da parlak olmayan bir geleceğe götürüyor bizi şimdilik.

Erdoğan her ne isterse (ama her ne isterse) ona vermeye hazır seçmen kitlesi bu referandumda evet çıkmasını sağlayacak. Ama bu demokrasi ve seçimler anlamında muhtemelen ona yaptıkları son iyilik olacak.

Avrupa Avrupa Duy Sesimizi…

Olaya gel arkadaş: Bizimkiler Avrupa kapılarına dayandı. “Başkanlığa Evet” toplantılarında bağırıp çağırmak istiyorlar.. Oradaki Türk azınlığın hatırı sayılır bir kısmı da bu bağırıp çağırmayı canlı dinlemek istiyor muhtemelen.. Ama nedense ırkçı, faşist, Nazi kalıntısı Batılı yöneticiler bizimkilere kıllık yapıyor.

Almanya ortalama zekaya sahip herkesin görebileceği şekilde rengini belli etti ama durumu da idare etti arkadaş, ne derseniz deyin.. Çünkü milyonlarca Türk vatandaşına ev sahipliği yapan bir ülkedir ve derdi bu belaya bulaşmamaktır, atar yapmak değil. Yöneticilerin kişisel hırsları için ülke çıkarlarını tehlikeye atmak Ortadoğu’ya has bir gelenektir, Avrupa’ya ait değil.. Çünkü ancak Ortadoğu’da din ile motive edilmiş kalabalıklar bulabilirsiniz, yöneticisinin çıkarı için kendi çıkarının hiçe sayılmasını alkışlayan aptal kalabalıkları…

Hollanda daha “idealist” çıktı. Adamlar önce bizim Dışişleri Bakanı’nın uçağına iniş izni vermediler, ardından Almanya’daki bir başka bakanımızın kendi topraklarına karayoluyla gelişine engel olmaya çalıştılar.

Bakanlarımıza bir başka ülkenin böyle davranması şık değil, gururumuzu okşamıyor en azından.. Bunu kabul ediyorum.. Sebep ne olursa olsun Türk Devleti’nin bir yöneticisi böyle adi suçlu muamelesi görmemeli. İtin hatırı yoksa sahibinin hatırı vardır. Evet de, bizimkiler o hatırı epeydir fazlasıyla kullanıyorlar ve sanırım artık sınırına geliyoruz.

Bir de şu açıdan bakın. Avrupa ülkeleriyle bu hırlaşma burada oturan zavallı bir vatandaş olarak sizin çıkarınız için mi yapılıyor?  Almanya’dan kara yolu ile Hollanda’ya geçme mücadelesi veren aile bakanımız sizin yaşamınıza ne tür bir olumlu katkı sağlamak için bu işe kalkışmış olabilir?  Biz bir üstteki paragrafta yazdığım gibi, Türk Devleti’ni temsil edenlere her ne olursa olsun saygı beklemeye devam edeceğiz elbette, bunun istisnası yoktur da, bu hassasiyet iki taraflı olsa; o temsiliyeti taşıyanlar da biraz devlet insanlığı ciddiyetine sahip olsalar, asil bir milleti temsil ettiklerini belli etseler daha doğru olmaz mı?

Çok mu karışık yazıyorum arkadaş? Şu anda bırak kabineyi, mecliste  olan herhangi bir iktidar politikacısı, Reis’in gözüne girmek, dikkatini çekmek ya da sırf gazabına uğramamak için inansa da inanmasa da belli bir şekilde davranmak, paralı askerlik yapmak zorunda mı yoksa değil mi? Ne cevap verirsiniz buna? Bu kadar çok kişinin aynı şeyi söyleyebilmesi, bizim memleket için kuşku uyandıran bir durum değil mi? Yoksa hepimiz buna inanacak kadar aptal mıyız?

Sayın bakan, ilgi alanına giren her konuda bu memleketteki tüm sorunları çözmüştür de sıra Hollanda’daki Türk kökenlilere her ne pahasına olursa olsun (devlet itibarı) hitap etmeye mi gelmiştir?

Demokratik bir hak olduğundan söz ediliyor.. Bu memlekette tam şu anda, kendileri gibi düşünmeyen insanlara, özellikle de kamu algısını etkileme kapasitesi olanlara neleri reva gördükleri ortadayken “demokratik bir hak” tan söz edebilmek, sanki o hak ellerinden alınıyor gibi mağduru oynamak bizi asıl dünyaya rezil eden şeydir.

Burada, kelimenin tam anlamıyla ne söylersen söyle, ama öyle böyle değil, her ne söylersen söyle,  heyoooo diye alkışlayan ve bunlara inanan insanlara muamele etmek kadar basit değil demek ki Batı ile uğraşmak.. İşte size muhalif olan pek çok insan tam da bu yüzden sizinle Batı arasındaki bir çatışmada sizden yana olmuyor aslan parçaları..

Hem bir de şu demokratik hakkın şöyle bir tuhaf yanı da var: Arkadaş, konuşuyorsunuz da ne anlatıyorsunuz? Tahammül ediyor, Reisinden tut da TV’ye çıkarılan dalkavuğuna kadar bir sürüsünün konuşmasını, oyu ortada bir seçmen olarak dinliyorum. Neden evet demem gerektiğine dair elle tutulur tek bir cümle duymuş değilim. Duysam gelip buraya yazarım, bundan emin olabilirsiniz. Sayın Bakan ta Hollanda’lara kadar gidip saçma sapan şeyler söyleyip, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanların bile geçersizliğini görebileceği şeyler anlatıp bizi daha çok rezil etmekten başka ne yapmış olacak?

Tüm bu tiyatroların, yeni bir mağduriyet yaratmak ve iyice alıklaştırılmış kitlenin batı düşmanlığı cephesinde toplanmasını sağlamaya çalışmaktan başka bir amacı yok. Kuru sıkı yapılan atarlar nasıl olsa bir küsur ay sonra unutulacak.. Heyooo yapan kitlenin içinden hiç kimse  de  çıkıp zaten “ama reis geçen ay böyle demişti hani ne oldu o tavırlar” demeyecek. Yani bu tutarsızlıklar, bu kısa vadeli çakallıklar siyasi bir risk de içermiyor.. O zaman dansa devam işte…

Biraz kaba bir tabir olacak ama dünya bizim yeni yönetim şeklimizin neye benzediğini, kısaca ne mal olduğumuzu artık anlamış gözüküyor. Peki ne yaparlar? Hiçbir şey.. Bu ülkenin demokratik, çağdaş bir ülke olması Batılıların umurunda değildir elbette. Çıkarları ile doğruları arasında gider gelirler. Biz de yönetimimiz tarafından rehin alınmış vatandaşlar olarak bu rezilliği utana utana izleriz. Aramızdan önemli oranda bir kalabalık da Osmanlı hayalleriyle Batı ile rekabet edildiğini düşünüyor ki bu daha moral bozucu bir şey esasında. Sayıları her şeye rağmen git gide azalsa da bu tiyatro bu arkadaşlar için oynanıyor. Gururla izleyip bol bol boş atar yapabilirler…

Evet-hayır

Lafın gelişi değil, memleket gerçekten çok amansız dertlerle boğuşmaktayken, bunların hepsini bir kenara koyup bize Başkanlık Sistemi diye bir şey dayattılar. (Dayattılar bence burada eksik bile kalan bir fiil, çünkü bu kışın gündemine bakarsanız, terör, dış askeri operasyonlar, döviz kuru, işsizlik, cari açık ve tartışmalı hukuk kararları gibi sorunları olan bir memleket göreceksiniz. Aylardır tartışılan şey ise : Başkanlık)

Bu başkanlık tabiri pek faydalı gözükmedi sanırım ki adını yeni cumhurbaşkanlığı sistemi diye değiştirdiler.

Ayrıntılara girmiyorum. Bu değişikliğe konu anayasa maddelerinin meclisten nasıl geçirildiklerini çoğunuz görmüş ve eminim olanları şaşkınlıkla izlemişsinizdir. Kavgalar dövüşler hep oluyordu zaten de, şu verdiği oyu gösterme gereği duyan vekiller, hatta eski bakanlar meselesi bize ne kadar demokratik bir meclis tarafından temsil edildiğimizi anlatmaya tek başına yetecek bir örnekti.

Şaşaalı hukuk terimlerini anlamak zorunda olmayan pek çok insan bu baskının, bu acelenin bu bin tane mesele dururken bu gündemi dayatma aceleciliğinin bize söylenmeyen bir sebebi olduğundan muhakkak ki şüphelenmiştir.

Böyle böyle, 16 Nisan’da bir referandum yapma aşamasına geldik. Referandum dediğin, “önerilen anayasa maddeleri değişikliğinin yapılması konusunda tercihiniz nedir?” gibi basit bir soru. Ve bu basit sorunun iki seçeneği var: Biri evet, diğeri hayır.

Bu soru size, vergilerinizle parasını ödediğiniz bir oy pusulasına mühür basmanız beklenerek soruluyor. Geçerli bir oy için iki seçenek var: Biri evet diğeri hayır.

Başlarda o da ne? En yüksek makamlardan “hayır diyecekler PKK’ya hizmet ediyor”, “evet dersek memleket uçar, hayır çıkarsa kaos olur”, “evet çıkarsa terör biter / (hayır çıkarsa bitmez)” , “hayır diyenler Fetöcü, bölücülerle iş tutan hainler” açıklamaları duyduk.

Bu beyanatları ilk duyduğumda buraya gelip bir yazı yazmayı düşündüm. Şöyle yazacaktım: Madem hayır demek hainlik, bölücülük, terör destekçiliği. O zaman niye iki seçeneğinden biri hayır olan bir oylama yapıyoruz ki? Tabi ne hükümet sözcüsü, ne Cumhurbaşkanı ne de bunu söyleyen bir başkası konuşurken biri çıkıp bunu sormaya cesaret edemedi.

Yeri gelmişken, son zamanlarda tecrübe etmeye başladığımız bir şeyi burada not etmem lazım. Ben şimdi yukarıdakileri yazdım ya, bunlar kabaca 2-3 haftadan beri duyageldiklerimiz. Ama iktidara yakın kesimde şöyle bir huy, meziyet, (ne derseniz deyin) gelişti: Gerektiğinde, 2-3 gün öncesinde olmuş bir olayı samimi şekilde unutabiliyorlar. Bak, görmezden gelmek demiyorum,

u-nu-tu-yor-lar!

Buna farklı hadiselerden söz ederken, farklı insanlarda rastladım. “E daha bir ay önce Cumhurbaşkanı şöyle demişti ya” diyorum, adam suratıma bakıyor. Artık bunlara nasıl bir propoganda yapılıyorsa, olan olayları unutabilmeleri de sağlanıyor. Buna kendi liderlerinin sözleri de dahil. O yüzden, “hayır diyenler PKK ve fetö ile aynı cephede, onlara hizmet ediyorlar” dendiğini de “hatırlamayacak” arkadaşlar olabilir. Hatta bazen bu hatırlamama durumu karşı tarafı yalancılıkla ithama varabiliyor. Aman ha diyorum. Bir zahmet interneti kullansınlar.  Şifa niyetine böyle bir egzersiz lazım zaten bence..

Şimdi gelelim benim bu mesele ile ilgili not etmek istediğim asıl konuya: Aradan geçen 15-20 günde, hayır oylarının evet oylarından fazla olduğu gibi bir kanaat oluştu. Hemen kimde oluştu diye ortaya atlamayalım güzel insanlar. Bende değil, iktidar kanadında böyle bir kanaat oluştu… Hükumet sözcüsü sıfatı taşıyan bir adamın bire bir bir söyleşide gazetecinin kendisine sorduğu “peki hayır çıkarsa hükumetin tavrı ne olur” şeklindeki sorusuna vermediği cevabı izleme ayrıcalığınız olabilirse benim bu kanaati kendi niyetimden türetmediğimi anlarsınız.

Genel hava zaten, evet’in çok mantıklı olmasa da birilerine reaksiyon olarak verilmesi gerektiği şeklinde esiyor. Hayır için ise daha düz, basit bir mantık çalışıyor. Sıradan insan için hayır tezinin sebeplerine vakıf olmak çok daha kolay. Evet ise sloganlar üstünden yürüyor gözüküyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın bitmek bilmez karizması burada bol bol kullanılıyor. Ancak yine de görmezden gelinmesi gereken bir çok çelişki var.

Şimdi hayır evetten önde gidince, hep kazanmaya alışmış iktidar cephesi ne yapacak ya da şu anda ne yapıyor onu görmek çok öğretici olacak. Parasını verip kendimizi ölçtürdüğümüz kredi derecelendirme kuruluşuna bile “ben milletim ne der ona bakarım milletiiiiiim” diye millet egemenliği vurgusu yapan Erdoğan, millet bu kez önüne konan seçeneklerden onun istediğini seçmeyince buna saygı gösterecek mi göreceğiz.

Her meselede milletin tercihi vurgusu yapan Erdoğan görünen o ki bu kez milletin tercihi istediği yönde gözükmeyince o tercihe saygı duymak yerine elinden geldiğince onu manipüle etmeye çalışıyor.

Bundan sonra eğer fırsatım olursa bu tercih manipülasyonları üzerine notlar alacağım. Akla ilk gelen şeyler devlet imkanlarının hoyratça evet propogandası lehine kullanımı, referandum konusuyla alakasız alanlarda olacaklara vurgular, popülist ekonomik eylemler, bolca mağduriyet, geçmişin karanlık günleriyle münasebetsiz mukayeseler, tehlikeli kişilerin hapse atılması, satın alınabileceklerin alınması vs şeklinde yürüyecek.

Dikkat etmiyor musunuz? Ana akım haber kanallarında günde birkaç tane danışman canlı yayına çıkıp “soru” cevaplıyor. Cumhurbaşkanının ne çok danışmanı olduğunu keşfettim. Bir iki tanesini biliyordum 🙂

AKP bir anket partisidir. Mart ayı içinde oy dağılımının seyrine göre verecekleri reaksiyon da değişecek, göreceksiniz. Hayır önde gitmeye devam ederse hırçınlığın dozunun artacağını, hatta birilerinin teorilerine göre referandumun bile iptal edilebileceğini birer olasılık olarak buraya not ediyorum.

Son olarak da, siyasal İslamcıların karakteristik bir özelliği de burada belirleyici olacak: Tüm doğruların genel geçer olması. Yani fayda umulan her güçle ve grupla ittifak kurulup geçmişteki herhangi bir söylemin tam tersi anında yapılabilir. Bunu özellikle dış siyaset açısından söylüyorum ama kürt oyları için de yemeyecekleri halt yok.

İnandığım şeyi söyleyerek bitireyim: Evet çıksın diye her şeyi yapabilecek insanlar tarafından yönetiliyoruz. Aslında Erdoğan’ın başkan olması bunlar için hayati bir şey değil. Kaç aydır zaten bir OHAL düzeni içinde yönetiliyoruz ve KHK’ler ile istediklerini yapabiliyorlar. Bence asıl kaygı kaybetmeye başlamanın ayak seslerini duymaktan kaynaklanıyor.

Basın özgürlüğünde çok ileriyiz..

Bizim ülkeyi yönetenlerin konuşurken iyice yükseldikleri anlarda sarf ettikleri bir laf var: Türkiye basın özgürlüğünde (ve hatta tüm özgürlüklerde) Batı’nın pek çok ülkesinden ileridedir.
Çok özgür olduğumuz için atma Recep din kardeşiyiz diyemiyoruz tabi ki..
O yüzden doğru kabul edip, neden böyle diyor olabilir diye düşünüyoruz.
Benim vardığım sonuç şu: Şu memleketteki hukuksuzluklar, devlet eliyle yapılan haksızlıklar, arsız politikacılar ve onların yanaşmalarının her gün, bakmak istemeseniz bile gözünüze gözünüze soktukları küstahlıkları, biraz daha medeni bir memlekette yaşanacak olsa halk o politikacıları önüne katar, uzaklara kadar kovalardı. Bu kıyaslamayı beğenmeyen, biz bize benzeriz, başkasına benzemeyiz diye düşünen arkadaşlara yakın bir örnek olarak Romanya’ya bakmalarını öneririm.

Ama bizde o işler öyle olmuyor.. Bizde yöneticiler arsızlaştıkça, sevenleri daha bir derinden bağlanıyorlar onlara.
Adama hacı abi, senin şu araba var ya, onun ötv’si yüzde 90, hatta benzine verdiğin her liranın 2/3’ü vergi dediğinde “evet bu oranlar yüksek” gibi bir şey bile diyemiyor. Sen tutmuşsun bu adamın özgürlüğünü evrensel normlarla ölçmeye kalkıyorsun. Bu adamın, ona değişik şeylerden söz edecek bir yazarı ya da gazeteciyi okuyabilme özgürlüğü tanımlı bir şey bile değil!

Bu arada şunu da not etmeden geçemem:
İnsanları günde ortalama 1 dakika kitap okuyan bir memlekette, yazarları tutuklamak kelimenin tam anlamıyla bir “aşırı reaksiyon” dur. Bir kere, kitap bu ülkenin insanlarının ihtiyaç listesinde 235. sıradadır. Böyle bir ortamda televizyonu elinde tutan, bir sürü paralı yalakası olan adamların Temmuz’un bir kış ayı olduğuna bile insanları inandırabilmeleri gerekiyor.

Tüm maddi imkanlara rağmen hâlâ kendi tezlerini tarafsız insanlara (eğer kaldılarsa tabi) mantıklı bir biçimde anlatacak “gerçekçi adamları”, yazarları, aydınları, müritleri vs. olmayan bir uzun vadeli “iktidar”, günde 1 dakikasını okumaya ayıran insanların memleketinde hoşuna gitmeyecek şeyler yazan yazarları hapse tıkarsa, emin olun bu gündem bile olmaz. Olmuyor da..

Bu da işlevsel bir hamle değil, bir aydın düşmanlığı, bir intikam, fikirlerine fikirle karşılık veremediğin insanlara zorbalıkla üstün gelme çabası oluyor. Ve başa dönersek, buna itiraz eden, özgürlüğün kendisi gibi düşünmeyenlerin özgürlüğünü de savunmakla yaşayabileceğini bilen insanlar olmayınca ortada aslında itiraz edilecek bir şey de olmuyor.

Politikacılar her zaman olduğu gibi haklılar: Biz pek çok medeni ülkeden daha özgürüz!

Yazık….

Yaşları 11 ile 14 arasında değişen 11 çocuk bir tarikat yurdunda çıkan yangında yaşamını kaybetti.
Bu yaşta çocukların tarikat yurdunda kalması yasal mı diye düşünürken…
Köylerindeki okulları kapatıldığı için mecburen ilçe okuluna geçtiklerini okuyoruz…
İlçedeki mevcut devlet okulunun yıkıldığını..
Çocukların da
Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu
isminde, Süleymancılarla bağlantılı olduğu söylenen bir yurda yerleştirildiklerini okuyoruz..

Yangın merdiveninin çıkışı kilitli olduğu için çocuklar binayı terk edemiyorlar. Cesetlerin bir kısmı yangın merdiveninde bulunuyor.

Bu arada, telefonla canlı yayına bağlanan belediye başkanı “itfaiye denetimi” sorusuna sinirlenip bunu soran gazeteciyi azarlıyor. “Çok zeki(ce) sorular sorduğunuzu zannetmeyin” diyor.

Tabi ya, belediye suçlu değil, itfaiye suçlu değil, yurdu işletenler suçlu değil, devlet hiç suçlu değil…

Her zamanki gibi ölenler suçlu… Bunu şimdilik açıkça söyleyemiyorlar. Böyle giderse o günler de gelecek.
Zaten ölüm ve fıtrat kelimelerini içeren cümleler bu anlama gelmiyor muydu?

Bu memlekette idareci olmanın en güzel yanı “sorumsuz” olmaktır. Artık bahsetmeye bile gerek yok..

Dini cemaatlerin yurtları genelde boydan boya halı kaplıdır. Daha girişte ayakkabılarını çıkarıp girersin. Böyle yerlerde idareciler dini eğitime göre oluşmuş bir hiyerarşiden gelir. Orada kalmak zorunda kalmış zavallı çocuklara duyduğum üzüntüden, doğru dürüst yazamıyorum bile.

Onlara öte tarafta cennet vadeden ahlaksızlar onların bu dünyadaki taptaze yaşamlarını cehenneme çeviriyorlar.

Hepimiz bu ahlaksızlığı seyrediyoruz.

Dincilere mürit lazım.

Gücü okumaya yetmeyen insanların çaresizliğini sömürüp, genç beyinleri köreltmeye ihtiyaçları var. Başka nasıl var olacaklar ki?

Onlara kızamıyorum bile.. Şeytan azapta gerek…

Kötü olan, devleti yönetenlerin de bu sömürüde bir çıkar görmeleri, çocukları tarikatların kucağına atmaları. Siyasal İslam diye bir şeyin birkaç sene daha hayatta kalabilmesi için belli tipte insanlar yetişmesini istemeleri…

11 yaşında yatılı okuyan çocuğun canını koruyamıyorsun…

Onu dini bir cemaatin yurduna teslim etmişsin…

Ama bakıyorum, bu faciaya yayın yasağı koyuyorsun.

Kaçak bir yurtta yanarak ölen 12 insanın haberlerine yayın yasağı koymakta nasıl bir kamu yararı var?

Biz bunu bilmeyince yanan çocuklar geri geleceklerse alın benim hafızamı silin.

Ahlaksız herifler..

9 çocuğun cenazesini bir ambulansa doldurup götüren ahlaksız herifler…

Yangını söndürmeden haberine yasak getiren, ahlaksız herifler….

Yazık bu ülkeye ki sizin gibilerin ellerinde…

Diyanet 6,6M TL'ye müftülük binası açtı

Diyanet 6,6M TL’ye müftülük binası açtı

Tecavüzcülere af!

Çocuk tecavüzcülerine af getiren bir yasa maddesini bir gece vakti meclisten geçirmişler.
Önergeyi veren milletvekillerinin isimlerini haberde okudum.
Bunlara oy veren herkesi tebrik ederim.
Memleketin bunca sorunu varken sapıkları kurtarma peşine düşmüş, bunun için, belli ki kapasitelerini zorlayarak bir metin yazmaya çalışmış bu adamların orada yer işgal etmesine vesile olmuş herkesi tebrik ederim.
Sümüklü bir sünepenin dummy’leri tarafından “kandırılabilmiş” bir siyasi oluşum yeri geldiğinde birilerinin işini görmek için çok gözü kara hareketler yapabiliyor. Bunun da adı siyaset…
Ve bu siyaseti yapan, destekleyen herkes eminim şu anda eseriyle gurur duyuyordur.
Yazacağım her şey açıkça bir nefret suçu içereceği için yazıp yazıp siliyorum. Bu yüzden tuhaf, verimsiz bir yazı oldu bu.

Malumunuz, bir devalüasyon geçiriyoruz. Bu işi tek başına başbakanın stand-up gösterileriyle geçiştirmeyi yeterli görmeyip..
Oyuna, toplumun büyük bir kesiminde şok etkisi yaratacak bir düzenleme ile olumsuz yönden bir “dikkat çekme” numarası da katıyorlar diye düşünüyorum.

Belki de içeri daha çok Fetöcü atabilmek için çocuk istismarı gibi gayet “normal” suçlar işlemiş insanları dışarı salmaları gerekiyordur. İşin lojistik kısmını küçümsemeyin. Bu devlet, cezaevine koyduğu mahkumlarının toplu firar etmesinden korkup, gelecek bir hava desteğine karşı cezaevlerine uçaksavar yerleştirecek kadar kafası karışmış durumda şu sıralarda..

Ya da hatırlı bir kişinin bir davası vardır ve kanun bunun için yapılıyordur. Hukuk bu topraklarda genelde bu işe yarar. Buna “olmaz” diyecek kadar naif insanlar Güven İslamoğlu’nun yüzerken suyunu içtiği akarsular gibi gözüküyor gözüme.. Ama açıklama yapmayı da gerekli bulmuyorum. Hem tecavüzcü-tacizci insanların muhafazakarlıkları baş döndürücü bir ilişki, biliyorsunuz.

AKP’nin, toplumun belli bir kesiminin algılarını manipüle etmek için yapmayacağı iş yok. Bu, genellikle görevin kolay kısmı oluyor. Çünkü bu kitle özellikle son bir kaç yılda, herhangi bir şeye inandırılabilme eşiğinin düşmesi konusunda tarihe geçecek bir performans sergiledi. Öte yandan, diğer kesimin algısıyla oynama yöntemleri, evrensel insanlık değerleriyle çelişen eylemlerde bulunup onların tepkisini çekmek ve toplumu daha da bölmek şeklinde icra ediliyor ve en az birincisi kadar pis bir iş. Ama bu işe gönüllü sayısız adam var. Burası Türkiye. Tekrar hoş geldiniz. İspatlamazsan şerefsizsin diye bağırıp ertesi gün belgesi yayınlandığında umursamazca hayatına devam edecek kullanışlı ahlaksızlarla dolu bir memleket burası. Elinizde belli bir güç tuttuğunuz sürece 13 yaşında kızları tecavüzcüleriyle evlendirmeyi öneren bir kanun maddesi bile hazırlatabilirsiniz. Hem İslam’da da varmış. Bu her türlü muhalefeti bastıracak eşsiz bir savunma yöntemidir. Çünkü bir şeyin dinen caiz olduğunu söylediğinizde teknik olarak onu eleştiren herkesin karşısına inanan bir çoğunluğu koymuş olursunuz. Ülkemize tekrar hoş geldiniz. Ha bu arada gerçek İslam bu değil diye düşünenlerdenseniz kesinlikle böyle şeylerin sizin gibi aptallar yüzünden hayata geçebildiğini de bir gün anlayabilmenizi dilerim. O gün sizin için çok utanç ve azap verici olacaktır. Bu adamları böyle pervasızlaştıran herkesin bir gün bunun utancını yaşaması dileklerimle..