Kategori arşivi: Güncel

Amerika’da yasak olan sistem

Amerika'da yasaklanan bir şey

Amerika’da “yasaklanan” bir sistem beni bir gecede zengin yapacakmış.
Harika..
Banner’da belirtilmeyen bir bilgiye ihtiyacım var. Peki bu sistem yasal mı?
Bilemiyoruz.. Ama belirtilmediğine göre, diyelim ki yasal..
Amerika nasıl bir yer?
Özgürlükler ülkesi..
Türkiye nasıl bir yer?
Hukukun üstünlüğü indeksinde 113 ülke arasında 99. olabilen bir ülke.
Amerika gibi bir yerde yasak olan ama Türkiye gibi bir yerde serbest olan bir şey iyi bir şey midir?

İşte bu soft-fraud linki yukarıdaki mantık fitresini geçemiyor. Arada bendeki filtreleri böyle paylaşayım, yazması da zevkli oluyormuş :p
Memleketimin tek ayak üstünde dolandırılan hukukçu profesörlerine, tıp hocalarına, bokuna püsürüne ithaf olunur.

Birleşmiş Mağazalar Derneği

Birleşmiş mağazalar derneği başkanı ağlıyor:
Döviz bazlı yapılan kontratlar son yıllardaki kur artışıyla beraber büyük sıkıntılara yol açmış.
Bu derin analiz karşısında bir durup düşündüm.

Kiracı niye döviz ile kira ödemeyi kabul eder? Ya da şöyle sorayım: Mal sahibi niye döviz ile kira talep eder?

Eğer kur zamana göre değişen bir şey olmayıp bir sabit katsayı olsaydı, mal sahibinin talep ettiği miktarı kur değeri ile çarpıp onun karşılığını kontrata yazarlardı, değil mi?

Sakın bu değişebilir bir şey olduğu için döviz ile kira kontratı yapılmış olmasın? Hatta, sakın kiracı bu işi bir risk olarak göze alıp, nominal değer üzerinden daha düşük bir ödeme karşılığı döviz ile ödemeyi kabul edip risk üzerinden fiyatlandırma yapmış olmasın? Ya da kiracı düz bir salaktır, esen rüzgarın gazına gelip ne pahasına olursa olsun bir AVM’de bir köşe tutup keriz kazıklayıp her türlü parasını çıkaracağını varsaymıştır. Olabilir..

Her durumda, şimdi kur yükseldi diye ağlamak niye birader?

Bu durumda kur yükselince kira bedelinin TL olarak artması, üç olasılıktan birinin (yüksek olasılıklı olanın) gerçekleşmesinden başka bir şey değil, değil mi?

Başkan, bir uzaylıların gelmediği kaldı, öngörmediğimiz her şey oldu diyor. Kur yükseldiği için dövizle kira ödeyen adamların gelirlerinin azalmasından şikayetçi olduktan sonra bunu söylemiş olması daha bir komik tabi. Allah Allah, yoksa biz Ortadoğu’da üç bir yanı savaş ve siyasi gerilimlerle çevrili bir ülke miyiz yoksa? Çok ilginç! Sen bir AVM’de insanlara temel ihtiyaçları olmayan bir şeyleri, popüler trendlerin ve türlü göz boyamaların itici gücüyle satmaya çalışacaksın ve bunun içinde bulunduğumuz coğrafya ve siyasi koşullardan er ya da geç olumsuz etkileneceğini öngörmeyeceksin.

Millet nasıl kazanırsa kazansın, nereden bulursa bulsun parayı, yeter ki bize gelsin biz de onları kekleyelim diye derin bir strateji kuracaksın. Senin bunu düşündüğünü anlayamayan büyük mütteahitlerin yaptığı AVM’lerden yer tutup onların kucağına oturacaksın. Sonra işler eninde sonunda patlayınca yetişin beni kurtarın diyeceksin.

Adam resmen “neyle uğraşırsan ona benzersin” önermesinin az buçuk konuşabilen bir kanıtı!

Çılgınca şeyler..

Yaşadıklarımızın nasıl “çılgınlık” düzeyinde şeyler olduklarını, genellemelerle, kanaat ifadeleriyle falan değil basit örneklerle anlatalım:
Son iki haftada ikinci kez, Konya’da elektrikler kesildiğinde halk “darbe oluyor” diye ellerinde bayraklarla sokaklara dökülüyor. Valiliğin önünde toplanıyorlar. Yok bir şey dağılın dendiğinde “hayır, paralelcilerin bir şey yok diye bizi kandırmadıkları en malum, vali bizimle konuşsun” diye diretiyorlar. Vali apar topar geliyor açıklama yapıyor, milli irade evine dönüyor.

90’lı yıllarda çekilmiş akıllara zarar bir videoda Gülen müritlerine konuşma yaparken kendinden geçme durumuna geliyor. Etrafında 2-3 kişi ellerinde gazetelerle hocaefendiyi yelliyorlar ve bir yandan da ağlıyorlar. Hoca dahil herkes ağlıyor. Nasıl bir şapşallık bu, bir yandan gülerken bir yandan hayret ederek izliyorsunuz. Ama işin “çılgınlık” kısmı başka. Devlet bu videoda yüzü açıkça gözüken yelleyicilerden birisini buluyor ve elbette tutukluyor. Eleman da “videodaki ben değilim” diyor. Şimdi elemanın özgürlüğüne kavuşması 20 yıl önce çekilmiş bir videoda 1-2 saniye kadar gözüken suratın kendisi olup olmadığını ispat etmesine bağlı.

İstanbul’un belediye reisinin damadı FETÖ’cü mü değil mi kavgası var. Tabi bu arada kimse damadın ne iş yaptığını, hangi imar planı işleriyle hangi kıyaklarla büyüdüğü anlatmıyor. Damat, Tuskon toplantısında başkanın “kimin inine girilecek göreceğiz” lafını alkışlaması yüzünden tutuklanıyor. En “muhalif” gözükenler bile, aaa alkışlamış ama videosu var diyorlar.

Milyon dolarlık belediye arazilerini cemaate veren belediye başkanları şimdi FETÖcü avına çıkmış tetikçiler. Ne istediler de vermedik diyenler FETÖcü darbeyi savuşturmuş demokrasi kahramanları. Ama zamanında Bank Asya’ya para yatırmış çöpçü tutuklanıyor. Çocuklarını fetö okuluna yollamış ensaf tutuklanıyor. Üniversitede “solcu” diye bilinen akademisyenler fetöcü diye görevden alınıyorlar. Bunlardan alışveriş yapmış ve borcunu bunların bankasına ödemiş kuruluşların hesapları donduruluyor. İsmi bunlarla beraber anılmış baklavacı börekçi koltukçu inşaatçı tayfaya kayyumlar atanıyor. Ama ülkeyi 14 senedir tek başına yöneten ve bunları en üst makamların yaverleri olacak seviyeye getiren bir siyasi partinin içinden nasıl oluyorsa hiç fetöcü çıkmıyor.

Acaba ben aklımı kaçırdım, olmayan şeyler mi hatırlıyorum diye düşünüyorum bazen. Bizim 2. ligin adı Bank Asya 1. ligi değil miydi? Bu banka şimdi oraya havale yapanların ya da para yatıranların başının cidden dertte olmasına neden olan bir terör kurumu. Oysa birkaç yüz yıl önce bizim liglerden birinin isim sponsoruydu. Bu isim 460 sene önce kullanıldı da benden başka hatırlayan mı yok şimdi diye düşünüyorum futbol-siyaset harmanı haberleri izlerken!

Adi suçluları hapisten salıveriyorlar ki fetöcülere yer açılsın. Daha net bir ifadeyle; hüküm giymiş adi suçluları, siyasi suçlulara yer açmak için salıveriyorlar. Devlet bir kez daha asıl suçun onun istemeyebileceği şeyler yapmak olduğunu, vatandaşa karşı işlenen suçların göstermelikten cezalandırıldığını hâlâ fark edememiş olanlarımıza ilan ediyor. Kamuda, her bir kurumda on binlerle ifade edilen sayılarda insan işten uzaklaştırılıyor. Allah allah, bunlar hangi ara, nasıl oraya girdiler acaba?

Bugünlerde, iş iyice çığrından çıkınca, valiliklerde Fetö uzaklaştırmaları için “mağduriyet başvuru” masaları kurulacak. Oraya sabıka kaydı ve muhtardan alınacak bir iki evrakla başvurulup FETÖcü olmadığınızı ispat edeceksiniz sanırım.

At izi it izine karıştı deniyor. Tabi at kim it kim onu konuşacak adam pek kalmadı memlekette. Bu kadar çok kişinin tutuklanması da fetö oyunu diyorlar, muhabbete gel! Fetöcülerin yeni oyunu, sahte listeler hazırlamak, masum insanları gammazlamak ve böylece bu kutsal temizliği sulandırmakmış. Tutuklayan polisinden, savcısına, kararı veren hakimine kadar inisiyatif kullanacak kapasitede ve cesarette olmayan sıralı devlet memurunun günahı da fetöcülerin oluyor..

Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Kurban Bayramı’ndan hemen önce, web’den yayın yapan bir programa katılıp “subliminal darbe mesajı” verdikleri gerekçesiyle tutuklanıyorlar. Ahmet Altan “MİT’in, Genelkurmay’ın, Emniyet’in bilmediği bir darbeyi ben biliyordum ve bilinçaltı mesajı verdim öyle mi?” diye soruyor.

Adam aranıyor. Kaçaklara karışmış. Onu bulamayınca kayınvalidesi tutuklanıyor. Berikinin karısının pasaportu iptal ediliyor. Arada bir suçun şahsiliği falan gibi şeyler duyuyorum ama kaynıyor gidiyor.

Yandaş haber sitelerinde “Bir millet destan yazıyor” diye sabit banner’lar var. Tıklıyorsun, resimler falan açılıyor, tanklar, elinde bayrak olan insanlar vs…

2 aydır bitmedi.. Neredeyse her akşam, o demokrasinin yüz karası geceye ait yeni görüntüler ortaya çıkıyor. Bir işyerinin güvenlik kamerasına yansıyan herhangi bir görüntü.

Bayram tatilinde, ÖKK’nda nöbetçi iken öldürülen Piyade Astsubay Ömer Halisdemir’in memleketindeki kabrini 500 bin civarı kişi ziyaret etmiş. Onun şehit olmasına neden olan olayın aktörleri ne zaman terfi almışlar, ota boka şerh koymayı vesayeti kırmak sanan iktidar bu paşalar rütbe alırken nereye bakıyormuş soran yok. Ölen kahraman sayılıyor. Kendi küçük çıkarı için kendince bunlarla iyi geçinen hain oluyor ama işin başındakiler tüm bu değerlendirmelerin dışında, adeta insan üstü varlıklar.. Bu işlerin bende bıraktığı intiba çok net: Devlet yönetmenin hiçbir sorumluluğu, hataların hiçbir yaptırımı yok. Tabi yeterince yukarılara çıkıp bürokrasi organlarını yeterince kendine kul edebilirsen. Bizde devlet böyle bir şey. Onu tamamen fethedene kadar çok riskli. Ama sonra ne yaparsan yap.

Arada kaynayan akıllara zarar şeyler de var: 4 sene önce yaz saati uygulamasını iptal etmekten söz ederken şimdi komple yaz saatine geçiyoruz. Bu da ohal kanunuyla oluyor, uyumayın. Bu arada kış saati iptal oldu yazan andavallar var. Aramızda dolaşıyorlar.

Aziz millet, milli iradesini yüzde bilmemkaçla işte bu sağlam iradeye emanet ediyor. Biz de halk ağzı yapıp “elalemin ordusu Ortadoğu’ya petrol ucuz kalsın diye giriyor, bizimkiler girince benzinin ÖTV’sine zam geliyor ne iş” diyoruz. Artık bunu bile anlayan pek çıkmıyor. Sevdiğim bir akrabama “bak bunlar yatırımlardan falan söz ederken hep eski parayla konuşur ama köprü ücreti falan derken hemen yeni paraya geçiverirler” diyorum, “muhalif olayım diye gözün dönmüş senin” diyor.

Aklıma, gemide tanıştığım, ışık evi abisi, üniversite öğrencisi bir gence ettiğim nasihatler geliyor. Çocuk elektrik mühendisliğinde okuyordu. Oğlum, siktiret bu hoca moca işlerini. Bunların hepsi aynı. Cemaat ile adam olunmaz. İnsan bilgisiyle, yaptıklarıyla kendi başına adam olur demiştim. Bizim gibilere yakışmaz hocaefendilerin arkasından yürümek demiştim. Daha da ağır laflar ettim de, şimdi herkes öyle konuşuyor zaten, yazmanın bir esprisi kalmadı. Ben bunları o gence söylerken gencin mensubu olduğu cemaat devletin en temel bileşeniydi. Her istediğini almak demiyorum, onlar iktidara her istediğini veriyorlardı, bence paralel olan AKP idi. O dönemde kimseden muhterem hocaefendi hakkında kötü söz duymazdınız. Şimdi biz muhalefet diye kafayı yedik. Şu yazıyı ve benim kayyumlar yazılarımı okusa, beni fetöcü sanacak ne çok insan var, düşündükçe bu memleketin geleceğine olan inancım kararıyor.

Yarın Recep Tayyip Erdoğan gidip yerine Ömer Faruk Erkoşan gelse onunla beraber her türlü yolda ıslanmaya yollu milyonlarla yaşıyoruz. Her lafa inanacak, her arabaya binecek, iki Allah-Peygamber lafı duydu mu yelkenleri suya indirecek, soyundan sopundan, kültüründen coğrafyasından habersiz, beni gaza getir diye yalvaran gözlerle bakan insanların içinde yaşıyoruz.

Artık bu duyguyu daha sık yaşamaya başladım: Kime ne anlatıyorum ben ya. Her şeyin başrolünde halkın aptallığı var demek gerekirken, demokrasi, popülizm ya da benzer şeylerin korkusuyla, tam aksine herkes her yorumuna halk iradesinin kutsallığını tartışmasız kabul etmekle başlıyor. Ondan sonra onu bunu suçla dur.

Temmuz 2016

Temmuz 2016, kayıtların tutulmaya başlandığı zamandan beriki en sıcak ay olarak tarihe geçti.
Bu ay içinde, Basra Körfezi’nde, 50 derecenin üzerinde sıcaklıklar ölçülmeye başlandı. Nem değeriyle beraber hesaplanan hissedilen sıcaklık endeksi, bir kaynakta okuduğuma göre, “bu kadar yüksek sıcaklıkları göstermek için tasarlanmamıştı”.

21 Temmuz 2016 Perşembe günü Kuveyt’te 54 derece sıcaklık ölçüldü. Yeryüzünde ölçülmüş en yüksek sıcaklık 1913 senesinin Temmuz’unda, 56,7 derece ile Death Valley California’da ölçülmüş ancak bu ölçümün doğruluğu tartışılır deniyor.

Kuveyt ve Basra genelinde ölçülen 50+ sıcaklıklar ise tartışmasız ölçümlerdir.

Görebildiğim kadarıyla, iklim bir kırılma noktasına varmış durumda. Deniz suyu sıcaklıklarının aşırılığı ve atmosferdeki yoğun su buharı, iklimde ve yağış rejiminde öngörülmeyen bazı değişikliklere yol açabilir. Bu da oturup düşünmekle sonuçları aklımıza gelmeyecek zincirleme bir etkileşimi başlatabilir.

Karadeniz’in deniz suyu sıcaklık anormalisine baktığınızda ürkmemek elde değil. Adeta bir bombanın güneyinde oturuyoruz. Bunun gerçekten şiddetli sonbahar yağmurlarına neden olmaması sadece şans olur.

Bu saatten sonra elektrikli arabaya binmek ya da eve izolasyon yaptırmakla çözülmeyecek kritik bir eşik aşılıyor, hatta aşılmış durumdadır.

6 ay boyunca, gece sıcaklıklarının bile 25 derecenin altına inmeyeceği tropik bir kuşağın sınırındayız. Çocuklarımıza kendi çocukluğumuzu anlattığımızda muhtemelen inanmayacakları pek çok şey olacak.. Sıcaklık rekorlarının kırıldığı Ortadoğu bölgesi ise yakın bir gelecekte insan yaşamının devamına müsait olmaktan çıkacaktır. Sanırım Dubai’de yapay bir kayak merkezi var. Termodinamiğe ne kadar karşı konabileceğini göreceğiz.

Şimdi kendi gündemimiz içinde adeta bir sarhoşluk hali yaşıyoruz ama hava bize önümüzdeki senelerde kendini fazlasıyla hissettirecek. Allah sonumuzu hayretsin..

FETÖ

Cemaat 2013 senesinin sonunda “hırsızlar”a karşı bir ifşaat faaliyetine girişti. Bundan sonra, iktidarla senelerin ortaklığı yerini bedduaların havada uçuştuğu bir gırtlak gırtlağa savaşa bırakacaktı.

İnsanın inanası gelmiyor. 2016 yılının Temmuz’una gelindiğinde bu adamlar ordu ve polis içindeki elemanlarını kullanarak bir darbe yapmaya kalkıştılar. Bunu, başta anlamakta zorlandım. Yaklaşık 3 senedir Tayyip Erdoğan’la kelimenin tam anlamıyla savaş halindeler ve hâlâ onun en yakınında adamları var. Hâlâ orduda çok kritik noktalarda adamları var. Durum buyken bu adamlar tüm ülkede topyekûn bir darbe yapmaya kalkışıyorlar.

17 Aralık’ın hemen sonrasında darbeye kalkışsalar kamuoyu nasıl tepki verirdi diye düşünmeden edemedim. Şu kalkışmayla ilgili başka birkaç konuda daha ciddi mantık hataları görüyorum. Hatta en başta, sırf bu bariz mantıksızlıklar yüzünden, değişik komplo teorilerinin üstünü çizebilir durumda değildik.

Öte yandan ortada somut bir gerçek var: Bu adamlar gerçekten de darbe yapmaya kalkıştılar. Niçin Erdoğan’a bir suikast falan değil de tanklı uçaklı bir darbe? Buna yanıt bulamıyorum işte…

Bu adamların topyekûn bir darbeye kalkışmaları, yolsuzluk soruşturmaları başlatmalarından çok daha farklı bir iş. Halka karşı silah kullanmaları, meclisi bombalamaları, komutanları esir almaları, ülkeden kaçmaları… O dönem, yolsuzluk ifşaatları sırasında, ortaya konan resme ikna olmuş biri olarak şunu düşünüyorum artık: Demek ki mesele hırsızlığın ifşaası değildi. “Hırsızlar” lafı, boş bir laftı. Meclise bomba atan kanı bozuk şerefsizler, milletin sırtından zenginleşiyor diye bir iktidara düşman olmazlardı. Aptal olmayalım.

Ne Tayyip Erdoğan’ı, ne onun savunduğu dünya görüşünü ne de temsil ettiği kitleyi pek seviyor değilim. Ama bu adamın abartılı ya da gerçek, belli bir irade ile halk adına orada durabilmesi gidişatı değiştiren şeydi gibime geliyor. Cemaat çok uzun bir zamandır Türkiye’de örgütleniyordu ve AKP iktidarının ilk iki döneminde daha önce hayal bile edemeyecekleri kadar büyük bir hızla ülkeyi ele geçirmeyi başardılar. Sonra AKP ve cemaatin arasının açılması, bir çıkar çatışmasından çok öte bir şeydi. Şu darbe girişimine bakınca artık bu kesinlikle böyleydi diye düşünüyorum. Erdoğan’ın “ne istediler de vermedik” sözü de şimdi daha anlamlı geliyor. Ortada bir çıkar çatışması yoktu. Cemaat, onların düşündüklerinden farklı bir şeydi.

Anadolu’nun saf insanlarını nasıl kandırıp cemaatlerine asker yapabildilerse, dar görüşlü, mütedeyyin politikacıları da benzer şekide kandırıp devlet içinde örgütlenebildiler. “Alınları secdeye değiyor” diye kadrolaşmalarına göz yumuldu. Eğer bizde en basit şekliyle, liyakat dikkate değer bir şey olsa, cemaat memaat olamazdı. Hep söylediğim gibi, büyük gerçeklerin, büyük kurguların, büyük komploların değil, basit, olağan, öz şeylerin hayatın gidişatını belirlediği gerçeği tam burada karşımıza çıkıyor.

Burada biraz durup, insanların nasıl olup da din temelli araçlar kullanılarak, kendi kimlikleriyle bile savaştırılabildiklerini düşünmemiz gerekir sanırım. Laikliğin, bireyselciliğin, özgürlüğün niçin bir ülkenin gelişmesinde olmazsa olmaz şeyler oldukları bundan daha çarpıcı bir örnekle izah edilemezdi sanırım.

Fethullah Gülen denen adamın, Amerika’nın kucağındaki bir oyuncak olduğuna ikna olmamız için bu kadar çok somut örnek varken bu adamın dini menkıbeler falan anlatıp, araya Arapça kelimeler falan sokuşturup, kendi milletine kurşun sıkacak kadar kontrolünü kaybetmiş müritler kazanabilmesi üzerine biraz düşünmek gerekir sanırım..

Bu işin FETÖ’cüsü ketocusu yok. Said Nursi – Mustafa Kemal Atatürk ikileminde Recep Tayyip Erdoğan’ın şu anda, ikincisinin yerinde olduğunu düşünmek bile ufuk açıcı olacak. Bir zamanlar bunları bu güce ulaştıranın da kendisi olması bu gerçeği değiştirmez: Tayyip Erdoğan bu memleketi Fetö denen, amacının ne olduğunu bile henüz tam olarak anlamadığımız bir garip düşmanın elinden kurtarıyor.

Darbe girişimiyle zirveye ulaşan mücadele, dışarıdan bu işleri yönetmeye çalışanlara muhatabın kim olduğunu gösterme savaşıydı. Cemaat kaybetti. Bu işin arkasında Amerika varsa, bence ilginç şeyler olmaya devam eder…

Dini siyasete alet etmenin hem dine hem de devlete zarar vereceğini anlasak, cemaatleşme denen şeye karşı devlet eliyle önlemler alsak bu musibetlerden bir kazanç elde etmiş oluruz bence…

Tatil yoğunlukları neden olur?

Osmangazi Köprüsü tam da Ramazan Bayramı arifesinde açıldı.
Otoyolun tamamlanmış kısmının Karsak Kavşağı’na kadar devam ettiğini düşünürsek, bizim oralar için tatilci trafiği sorununun artık çözüldüğünü umabilirdik.
Ama hiç de öyle olmadı.
Başarılı bir halkla ilişkiler çalışması olarak ele alabileceğimiz “bayramda bedava köprü” kararı, Yalova’dan bizim köye gelirken, en az 2-3km kala otoyol bağlantı trafiğinde takılmak demek oldu.
Çünkü köprüde günün neredeyse her saati trafik vardı. Bu yazıyı yazdığım saatlerde artık İstanbul’a dönüş denen büyük göç başlamıştı ve otoyolun Bursa tarafında kalıcı bir trafik yoğunluğu oluşmuştu.

Bu tatil/bayram trafiği çilesi denen şeyi köprü ya da yol yapmakla çözemeyeceğimizi en başından beri söylüyorum. Bu söylediğim, köprü ya da yol yapmanın gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Bunlar ulaşımı “ortalamada” kolaylaştıran şeyler elbette ama özelde tatil gidiş dönüşü yoğunluklarında pek bir halta yaramayacaklar. Hatta planlama hatalarına bağlı olarak sorunu daha kötüleştirecekler.

Ben zaten bunun tatil trafiği sorununu çözmeyeceğini iddia ederken, bu soruna bir çözüm de getiremiyorum. Bunun çözümünün trafikle, yolla, altyapıyla falan alakası yok bana göre. Bence mesele insanların neredeyse her şeyi toplu halde, aynı zamanda ve aynı şekilde yapmaya şartlanmış olmaları. Daha doğrusu ülkemizin böyle dizayn edilmiş olması.

İstanbul diye bir şehir var ve memleketteki neredeyse her şey burada toplanmış. Evine perde alacak olsan da bu işin merkezi İstanbul, elektronik komponent arıyor olsan da bu işin merkezi İstanbul, kaliteli kırtasiye malzemesi peşine düşsen de bu işin merkezi İstanbul, toptan t-shirt alacak olsan da bu işin merkezi İstanbul. Her bir haltın merkezi İstanbul. Para İstanbul’da. Herkes İstanbul’da. En alakasız sektörlerin bile merkezi İstanbul’da. Hiçbir vasfı olmayan amele de İstanbul’a çalışmaya gidiyor, kalifiye olacak eleman da üniversite bitirdikten sonra İstanbul’da kalıyor. Adam Tekirdağ’a, Bursa’ya, Gebze’ye fabrika açmış ama ana merkezi İstanbul’da.. Adam sadece ofiste oturularak yapılan bir iş yapıyor ama ofis İstanbul’da bir yakada ev diğer yakada. Bu adam şirket aracıyla her gün köprü geçip işine gidiyor.

Yaşam standardı üzerinde sürekli yukarı doğru bir baskı oluşmuş. Herkes ev almaya, otomobil sahibi olmaya çalışıyor. 3 liralık değer üretmek için 13 liralık harcama yapmak zorunda olduğun ama bu maliyete “para İstanbul’da” diyerek katlandığın ve bunu diğer hemşehrilerine yansıttığın verimsiz bir ekonomik model üzerinde oturan bir “İstanbul”.. Şöyle düşün: Kırsal bir yerde oturuyor olsan, evine giderken çişin geldiğinde çalılığın arkasına geçip işini görebilirsin. Ama İstanbul’da bu iş için para ödüyorsun. Ama senin işemek için para ödemen, arabanı park etmek için bir ton para ödemen, senin yaptığın işi daha değerli kılmıyor ki! Ama daha çok kazanmak zorundasın yaşamak için. Senin üstünden para kazanan diğerleri için de aynı şeyler geçerli. Sonuçta faydasız bir pahalılık oluşuyor.

En komiğime giden durumlardan biri mesela cep telefonları için yazılım yazan şirketlerin İstanbul’da, hem de çok kalabalık semtlerde, LCW’nin deneme kabinlerini andıran özel alanlar sunabilen ofislerde iş tutmaları. Lan, günde 2-3 saati yolda mücadelede geçen, havayı bile 100 kişiyle beraber merkezi bir havalandırmadan soluyan adamdan ne argesi beklersin ki? Adamın ihtiyacı olan tek altyapı PC’sini çalıştıracak kadar elektrik ve belki bir internet bağlantısı iken, bunu, huzur, temel yaşam maliyetleri ve öngörülebilirlik anlamında resmen çılgınlık yaşanan bir kentin göbeğine oturtup o işten ne umarsın ki? Aklıma vitrinde oturan hamur açan ablalar çalıştıran lokantalar geliyor.

Bir de tüm bu tanımsız aşklara rağmen herkesin hâlâ bir “memleketi” var. Kimse de tam asimile olmamış. Bayram ve tatillerde de işte bu “herkes” memleketine gitmek için yollara düşüyor. Yol denen şey “herkes” bir anda hurra diye düzülünce yine de tıkanmayacak şekilde tasarlanmaz ki! İşte burada, mevzumuz çözümsüz oluyor..

İş hayatını düzenlemek söz konusu olunca bizde herkesin gözü devlette. Devletimiz idari gücünü bir kenara bırakın, zaten en büyük işveren olma özelliğiyle de bu alanda doğal bir belirleyici. Ve devletimiz şaşırtıcı olmayan bir biçimde, tatil konusunda oldukça cömert. Bu eğitim alanında daha da belirgin oluyor.

Arapların akıllara ziyan ay takvimi sayesinde belli bir mevsimi olmayan aylar, bu senelerde, dini tatilleri yaz dönemine getirdi. Bunun da toplu tatile çıkmalar üzerinde pekiştirici bir etkisi oluyor.

Her şey bir yana bizde tam anlayamadığım sebeplerle insanlar birbirlerinin aynısı davranışlar sergilemenin bir meziyet olduğunu düşünüyorlar. Aynı zamanlarda aynı yerlere tatile gitmek de buna dahildir sanırım. İstanbul’da hiçbir halta benzemeyen şeyler yapan lokantaların önünde kuyruk olmasına açıklama getirmeye çalışırken bunu düşünmüştüm. Bir kere bir şekilde kalabalık çekmeyi başarıp “meşhurluk” payesini kazandın mı, bok yedirsen kapında kuyruk olacak insanlarla dolu bir memlekette yaşıyoruz. Ya da, 3. sınıf şarküteri malzemeleriyle yapılan şu haşlanmış patatesi yemek için o kadar para veren insanların böyle yapmalarını açıklayacak başka bir teoriniz varsa paylaşabilirsiniz. Buna son örnek otomobil marka ve renk tercihidir. Ayrıntıya girmiyorum.

Bir diğer etken de kesinlikle araba sevdasıdır. Türk insanı pek az şeyi gündüz günü sis farları açık bir hafif ticari araç kadar sevmiştir. Sokakta zombi gibi miskin miskin yürüyen, ayakta uyuyan bir yaya kalabalığı, araba kalabalığına dönüştüğünde her aralığa girmeye çalışan, birbirini geçmek için ölümle dalga geçen adrenalin patlamaları yaşayan bir çılgınlığa dönüşüyor.

20 metre ileride bir tırı park edecek kadar yer varken sırf avm girişine işte o kadar daha yakın olacak diye arabasının iki tekerini çim alan için ayrılmış yükseltiye çıkaran hayvanların araba sevdasından bahsediyoruz. Öküz ve araba arasındaki aşktan söz ediyoruz. Bu ülkede toplu taşımaya değil üzerinden sadece lastikli araçların geçebildiği yollara ve köprülere methiyeler dizildiğini size hatırlatırım. Öyle başa böyle tarak veriyorlar. Padişah tuğralı Dobloların emniyet şeridinden önünüzdeki yola çıkmaya çalışmasını izlerken düşünün bunları. Şirket arabası içinde gömlek-kumaş pantolonla oturmuş, dünyayı kurtarmaya giden, uzun sınıf atlayıcı, satışçı dalyarakların arasında trafikte sıkıştığınızda da düşünün. Bu memleket arabayla bir yerden bir yere gitmeye çalışmak için dizayn edilmiş. Hastanelerin, itfaiyelerin, polis merkezlerinin kuruldukları yerlere bakınca geri zekalının birinin SimCity oynadığını düşünün..

İşte tüm bu etkenler bir araya gelince memleketin ekseri ahalisi tatilde bile toplu halde hareket etmeye devam ediyor. Avşa Adası’nda ekmek tükeniyor, kıtlık çıkıyor. Akçay nüfusu milyon oluyor. Kuşadası’nda küçük çin yaşanıyor. Yöneticilerimiz de köprüler yaptırdım geçmeye çeşmeler yaptırdım içmeye diye size gaz veriyor. En başarılı halkla ilişkiler çalışmalarının bile tatil ve gezmek üzerine olması bizim ne sefil bir tüketim toplumu olduğumuzun resmidir desek bu sulu yazıyı ciddi mi bitirmiş olacağız sanki?

Brexit

İngilizlerin AB üyeliğinden çıkma kararını bizim üyelik sürecimiz üzerinden yorumlayan arkadaşların bir kısmı çok basit bir gerçeği atlayıp yorum yapıyor:
Bizim sorunumuz AB değerleriyle! AB’nin kurumsallığıyla, stratejisiyle ya da “egemenlik paylaşımıyla” ilgili değil. Bizim “yerel” politikacılara AB fonlarını vereceksiniz, onlar da burada bu parayı istedikleri gibi yandaşlarıyla beraber yok edecekler. Hesap zamanı geldiğinde AB bürokrasisinin çok sevdiği raporlar, kağıt üstünde “çakallıklar” bizim kotarabileceğimiz işler.
Elin kıçı kırık Yunanı veya İspanyolu kadar olamayacak mıydık yani?

Egemenlik paylaşımı ya da strateji konularında biz zaten içinde ya da dışında olalım, bir güç odağına angaje olmak zorundayız. Bu ABD olur, AB olur, olabilse inanın Rusya bile olur.. Bu güçlerin dengede olması üzerine kurulu, son derece koşullu ve yerel bir “bağımsızlığımız” var bizim. Bu, uzun bir süredir böyle ve Kurtuluş Savaşı verip, bir Cumhuriyet ilan etmemizle değişecek bir şey de değildi. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki kanda, plazmada ya da lökositte değil. Para verip almak zorunda olduğumuz silahlarda, ilaçlarda, ekipmanlarda, enerjide… Daha açık nasıl anlatabilirim bilemiyorum.

Hal böyleyken, bize coğrafi olarak en yakın “güç” odağına karşılıklı koşullu biçimde angaje olmamız sonuçta bizim çıkarımıza. Kafası estiğinde evimize gelip bizimle takılan hovardayla “nişanlanmamız” gibi falan düşünün bunu. Temelde fonksiyonumuz değişmeyecek olsa da karşı tarafın bizimle ilgili yükümlülükleri artmış oluyor.

İngilizlerinki, evlendikten sonra aradıklarını bulamadıkları, bekarlık dönemlerinde yaşadıklarını özlemeye devam ettikleri bir ilişkiyi sorgulamak gibi. Bu, bizim çabamızdan çok farklı bir şey. Bir kere bu özünde, basit maddi çıkarlara dayanmayan bir rahatsızlık. AB’den ayrılmak biraz aptalca gözükse bile, anlaşılabilir bir kibirden kaynaklanıyor. Bizim bir gün al beni nikahına deyip mendil sallamamız, ertesi gün ben de falancaya varırım diye feryat etmemiz gibi pazara çıkmış bir gurur değil. Ve tekrar söylüyorum: Biz imkanını bulsak, kapağı bir atsak, (yani hıyarı bir kafeslesek) o “bön” Avrupa bürokrasisini nasıl kazıklayacağız, o fonlarla kendimize nasıl sahte bir refah yaratacağız belli değil.. Yani, hacıyı yatırıp kiminle ne iş bitireceğimiz belli değil. Bizim derdimiz fikirlerle ya da prensiplerle değil.

Adamların “ayrılalım” diyen tarafının önemli argümanlarından birinin bizim üyelik ihtimalimiz olduğunu göz önüne alınca, bizim birliğe şöyle bir etkimiz olduğunu söyleyebiliriz: Türkiye’nin vize serbestisi bölgesine kabulü ihtimali bile, AB’nin büyük bir üyesinin birlikten çıkmasında belirleyici olabiliyor. Benim burada kendi ülkesini, insanını böyle eleştiren bir papaz(*) olmama aldanmayın. Sevin kendinizi. Parkta takılan yaşıtlarının yanına yaklaşır gibi olduğunda grubun dağılmasına neden olan sorunlu bir ergen gibi… Sevin kendinizi.. Normale dönmenin tek yolu bu… 🙂


(*) İnsanların şimdiki gibi trol sürüleri şeklinde küfürleşmedikleri, birbirlerini dinledikleri dönemde bana fikirlerimden dolayı papaz dendiği olmuştu. Severim bu lakabı..

Biz bitti demeden bitmez

Bu lafı duyduğumda onun bizim “resmi” sloganımız olduğunu düşünmemiştim. Bir kere, bir milli takımın sloganı olacak ciddiyette bir söz değildi ve aslında kendini aşağı görme iması içeriyordu. Sonradan, bunun resmi sloganımız olduğunu anlayınca “hadi ya” diye üzüldüm..

Demek ki 90 dakikalık uzun bir süre boyunca yapman gerekenleri yapmamışsın. Hatta, dahası karşı taraf bir şeyler yapmış ki, bitmesi onların çıkarına gözüküyor.

Ondan sonra.. Biz bitti demeden bitmezmiş.. Hasbel kadere iman buna denir sanırım.

Bu arada, hakem bitti deyince bitiyor. Sen bitti deyince değil. Kurallar belli,  mikrofon burada.. İşini adam gibi yap, bırak başkası aman bitmesin biraz daha deneyeyim diye kıvırtsın.

Çok açık, değil mi? Kendine slogan olarak bunu seçen bir takımın kapasitesine değil, şansına güvendiği, hiçbir halt edemeyeceklere has bir kuru efelenme içinde olduğu…

Bu budalaca lafı slogan diye kabul etmekle de bağlantılı olarak, bizimkiler Fransa’da kelimenin tam anlamıyla rezil oluyorlar.  Turnuvanın neredeyse tüm maçlarını izledim. Bizim takım, ilk 2 grup maçında en kötü top oynayan takımdı bence..

İspanya maçındaki rezalet bence bir kenara not edilmesi gereken bir durum. Maçı statta izleyenler doğal olarak tepki gösterdiler. Bizimkiler maça ara verip stat hoparlörlerinden, “berbat oynuyoruz ama bekleyin, daha bitmedi, çünkü biz bitti demeden bitmez” diye duyuru yapsalar, işte bizim akıllara ziyan sloganımız bir anlam bulurdu o şekilde.

Arda’ya top geldiğinde ıslıklayan taraftarlar için, maçı anlatan sunucunun(*) ileri geri konuşması ise ayrı bir sefillik. Islıklamanın niye yanlış olduğunu açıklamaya dair söylediği tek şey “bu çocuklar bunu hak etmiyorlar” oldu. O sırada Iniesta orta sahada taca çıkacak topa koşup yatıp topu çevirirken bizim reklam yıldızı Arda 10m kadar bir mesafeden onu seyrediyordu. Bana sorarsanız bu ıslıklama işi en çok Arda’ya yaradı. Zaten hiçbir şey yapmıyordu, moralim bozuldu ayağına, rezilliğine bahane bulmuş oldu.

Bir takım çok yetenekli oyunculardan kurulu olmayabilir. Ama oyuncuların ısrarını, çabasını, yardımlaşmasını görürsünüz sahada. Bu şekilde gayet güzel top oynayan bir sürü takım var turnuvada. Eleme grubu maçlarında bizi madara eden 300 küsur bin nüfuslu İzlanda’nın turnuvada oynadığı futbol buna çok güzel bir örnek. Bizim taraftan not etmek istediğim ise Burak Yılmaz denen adam. İspanya maçına çıkarken, bu arkadaşın kafasında gol atmayı bırak, şut çekmek gibi bir düşünce bile yokmuş gibime geliyor. Pozisyon seyrederken ofsaytta kalmak, ayakta duramamak, boşa kaçmamak.. 80 milyonluk memleketin milli takımı çıkara çıkara bu adamı forvet diye çıkarıyorsa zaten biz hiç futbol falan konuşmayalım.

Aslında bizi rezil eden, sahadaki futbolcular değil. Futbol, sahada oynanırken, hakkında ne kadar uzun uzun konuşsak da, hadd-i zâtında basit bir top oyunu. İş organizasyona bakınca ilginçleşiyor. Mesela, maçı yayınlayan TRT’nin oraya götürdüğü eleman sayısı 90 küsurmuş. Oysa ki maçı canlı yayınlayan diğer ülkeler bunun 3’te biri kadar elemanla aynı işi hallediyorlar.

Bir diğer tuhaflık da Futbol Federasyonu’nun turnuvaya götürdüğü davetli sayısında.. TFF, turnuvaya 900 davetli götürmüş. Mukayese olarak bakarsak, İngiltere Futbol Federasyonu 17, Almanya ise 44 davetli götürmüş.

Daha da tuhaf olan ise teknik direktör maaşı. Fatih Terim yılda 3,5 milyon Euro maaş alıyor. Yine kıyaslamaya girersek, Del Bosque 2,7M, Löw ise 2,8M alıyorlar. Bizi rahat geçen Hırvatistan’ın teknik direktörü Cacic, 250 bin Euro alıyor.

Bitti sanıyorsanız yanıldınız. Daha daha daha da tuhaf olanı, futbolculara verilen “turnuvaya katılma hakkı kazanma primleri” meselesi. Bizim milli takımın aldığı prim, turnuvaya katılan diğer tüm takımların aldıkları prim toplamından fazla.
Hiç prim almayan takımlar var (ev sahibi haricinde elbette).

“Büyük ülke” olmayı gösterişten, şatafattan, böbürlenmeden ve bolca boş laftan ibaret sanan bir kültürün çocuklarıyız. Euro2016’ya gitmiş olmamız, şu ana kadarki turnuva istatistiklerine bakacak olursak, olmaması gereken bir şeyin olmuş olması gibi duruyor. Bu durumda, turnuva ile ilgili anlatılanlar da bir futbol başarısızlığından çok halimizin pür mealinden başka bir şey olmuyor..


(*)
Maçı anlatan sunucu Ersin Düzen’di. Yalçın ya da Levent Abileri yanlış anlaşılma olasılığının dışına çıkaralım.


Yazıya iki gün sonrası eklemesi:

“Biz bitti demeden bitmez” gibi, en yalın tabirle “aptalca” bir sloganı olan bir takımın turnuvaya devam edip etmeyeceği, 3 farklı karşılaşmanın (bir hesaba göre 4) sonucuna bağlı idi. Allahın sopası yok lafı tam böyle bir durum için söylenmiş olmalı. Hani sen bitti demeden bitmiyordu, bak tam 6 (8) tane takım, ki yarısından çoğu zaten çıkmayı garantilemiş, karar veriyor senin kaderine diyeceğim de kime…
Hele, İtalya İrlanda’ya yenilince “yedek kadroyla çıktılar ama” diye ağlanmak nasıl bir şey siz düşünün. El takımıyla gruptan çıkmayı ummak, ilk iki maçında 6 puan alıp çıkmayı garantilemiş takım, son 5 dakikada gol yiyince maçı çeviremedi diye kızmak, genel sıralamada bizden çok daha aşağıda bir takım, cayır cayır top oynayıp Portekiz gibi bir takıma 3 gol atarken kendisi maç kazanıyormuş gibi sevinmek sonra da biz bitti demeden bitmez diye kasıntı bir slogan…
Bu arada bitti demeden bitmezci tayfa kafile bile yapmadan ayrı ayrı dönmüş memlekete. Adamı milli olan her şeyden soğutmaya yemin etmiş insanlara milyonlar ödüyoruz. Ondan sonra bir de “milli takım elendi diye sevindin mi” diyen dingillerle uğraş.. Zor memleket burası diyorum abartıyorsun diyorsunuz dostlar…


“Turnuvaya katılma primi” sıralamasında bizim milli takım birinciydi. Hatta, katılan diğer tüm takımların toplamından daha çok prim almışlar. Zaten turnuva başındaki kavga da içlerinden birinin bu “deli” parayı diğerlerine göre eksik almasından çıkmış.
Bu arada Fatih Terim ve teknik heyet, katılma primi olarak değeri milyon Euro’larla belirtilen bir prim almışlar. Malzemeci vb. tayfa bu paradan pay almadığı için de mevzu çıkmış.
Şimdi bunların hepsini bir kenara bırakalım. Turnuva “dönüşü” millilerimize 150’şer bin Euro daha prim ödemesi yapılmış olduğunu da not edeyim ve bu, bu rezillik hakkında yazdığım son şey olsun.

Muhammed Ali’nin Cenazesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hızlıca alınmış bir kararla ABD’ye, Muhammed Ali’nin cenazesine gidiyor. Yanında karısı, damadı, torunu, Diyanet İşleri Başkanı falan da var..

Mevta resmi bir kişi olmadığı için bir devlet protokolü de yok. Bunun yerine, bir halkla ilişkiler şirketi töreni organize ediyormuş.

Cumhurbaşkanımızın, tabutun üzerine Kâbe’den getirilme örtü örtme, tabutu taşıma, merasimde konuşma yapma, Kur’an okuma, aileye hediyeler verme, en ön safta durma gibi istekleri yerine getirilmeyince, kendileri cenazenin defnedilmesini beklemeden ABD’den ayrılmışlar..

Tayyip Erdoğan’ın yurt dışında ciddiye alınmamasından özel bir zevk alanlardan değilim. Çünkü kendisi bu ülkenin Cumhurbaşkanı’dır.

Öte yandan bu olayın temsiliyetimiz amacıyla yapılmış bir şey olduğunu düşünecek kadar da saf değilim. Erdoğan’ın İslam liderliği şeysi yüzünden bu tür gösteri fırsatlarını kaçırmak istemediğini herkes gibi ABD yönetimi de biliyor, onun anlayacağı dilden (maalesef bu bir ülke yöneticisi için, o ülkeyi küçük düşürücü bir dil olabiliyor bazen) bir mesafe konmuş hayalleriyle yapabilecekleri arasına. Bir ülkeyi yöneten insanlardan bu mesafeyi kendi başlarına hesap edebilmeleri beklenir elbette ama bunu geçelim..

Beni asıl bu olayı not etmeye iten şey, bir pazar sabahı ofiste olmam değil… Vaktiyle Erdoğan’ın bir şehit cenazesinde elini tabuta koyarak, diğer eline de mikrofon alarak saçma sapan siyasi bir nutuk atmış olması. Zannedersem bunun hakkında da bir şeyler yazmıştım burada..

Ha, demek ki dünyanın her yerinde aynı “inanılmaz” tolerans yokmuş. Bundan bir ders çıkardıysa iyidir. Cenazeler, arkada kalan insanlar için acılı ortamlardır. İnsanlar böyle dönemlerinde her zamanki kadar anlayışlı olmak zorunda değillerdir. Kültürümüzdeki cenazeye saygı, belki de biraz bundan çıkıyor. Bizde empati, insan ırkı için izin verilen minimum düzeyde olduğu için, biri yakını için göz yaşı dökerken, eğer o bizim yakınımız değilse bunu umursamayıp mesela yüksek sesle şarkı söylemekten bizi alıkoyacak bir mekanizma kurulmuş.

Bu mekanizma “devletlû” politikacılar için geçerli değil elbette. Adamın oğlu, ötekinin abisi ölmüş genç yaşta.. Adamın biri çıkmış bunlaaar falan deyip birilerine laf giydiriyor, arada bunun yeri de cennettir diye her nereden biliyorsa ahkam kesiyor. Suratının ortasına bir tane koymamak için insanın ilaç falan alması gerekir.

Ama o ilacı bize, bu ülkede yaşadığımız her gün azar azar vermişler zaten. Ki, bizim Cumhurbaşkanı bu hareketleri şehit cenazelerinde yapabiliyordu.

Bunlar, sen çekil kenara deyip, cenaze yakınlarını arka saflara atıp kendileri en önde protokol safını oluşturmaktan utanmazlar. Ellerini kollarını sallayarak, Cuma namazına yanlarında uzun namlulu silahlı korumalarla girip cuma saatinin huzurunu bozmaktan çekinmezler. Hatta Cuma ezanı gerekirse bunlar için geç bile okunur.

Kimse de bunlara arkadaş saygı göster demez, diyemez. Hatta “bak bunlar namazında niyazında insanlar” diyerek, sırf bu yüzden kendilerine oy bile verilir. Oysa bu memlekette birkaç sene yaşamış bir insan, eğer dindarsa, dinine zarar gelmemesi için dine en uzak adaya oy vermesinin en mantıklısı olduğunu düşünebilmelidir, bunun için siyaset dehası olmaya gerek yoktur ki..

Zaten işin ilginç yanı budur. Zamanında Tony Blair’e, kadının birinin bir hastane açılışında verdiği ayarı izlemiştim. Bunu ömür boyu unutamam. O kadın bırakın Tayyip Erdoğan’ı, bizdeki en beyefendi politikacıya bile o hareketleri çekmiş olsa en iyi ihtimalle terör örgütü üyeliğinden hapse atılırdı.

İşin özü, kimse bu adamlardan “saygı” talep etmez, herkes el etek öpme, bir torpil kapma peşindedir.. Herkes bu karizmadan başı dönmüş bir haldedir.

Karizmadan dönen baş böyle olunca o başı tarayan tarak da öyle oluyor haliyle. Ama o tarak başka bir ülkede yan basabiliyor. Gözünüzde canlandırın: Tayyip Erdoğan elini kolunu sallayarak o “doğal” karizması ve heybetiyle (ve elbette bir dünya korumasıyla) ortama giriyor. Yine o doğal haliyle en ön safa yönleniyor. Onun kim olduğunun bilinip bilinmediği, en önde kimlerin olduğu, oraya ondan önce gelip saf tutmuş insanların hakkı hukuku falan önemli değil tabi. Adam böyle “sıradan insan” hassasiyetlerine sahip olacak değil ya.

Elin Kentucky’li zencisi de İslam’ın son halifesini tanımayıp kenara çekil demiş olabilir. Ya da cenazedeki polis ya da ajanlar Tayyip Erdoğan’ın korumalarının iteklemelerine iteklemeyle karşılık vermiş olabilirler.

Yani, bu burnu büyük adamlar, göstermeleri gereken asgari saygıyı göstermek zorunda kalmış olabilirler..

Bu yüzden de burada durmamıza gerek kalmadı deyip dönmüşlerdir muhtemelen.

Bu olay bizim için “oh, birileri ona haddini bildirdi” diye sevinilecek bir şey değil, burada bunu her istediğini yapmaya alıştıran, en saygı görmeyi hak ettiği zamanlarda bile itilip kakılmaya ses çıkarmayan bu millet hakkında biraz daha üzülmek için bir sebep olabilir ancak..

İşin temelinde devlete, daha doğrusu kendinden güçlü olana gösterilen sorgu sualsiz itaatin yattığını düşünmek daha bir mide bulandırıcı olabilir…

Sonuçta, asker, polis, ajan vs. İngiltere’de de var, ABD’de de var. Hatta bizdekilerin kralı var. Neden orada insanlar devleti (ve asker, ajan, polisi) yönetenlerden korkmuyor da bizim buradakiler çok korkuyorlar? Yoksa bizim buradakilerin, ellerindeki gücü istedikleri gibi kullanabileceklerini mi düşünüyorlar? Neden bu ülkede kendini savcı ya da polis diye tanıtıp vatandaşı dolandıran adamlar senelerce aynı numarayı yapıp hâlâ da yapmaya devam edebiliyorlarsa, ondan işte…

Neden, bu topraklarda meşruiyeti sorgulanmaksızın, güçlülerin elinin eteğinin öpüldüğünü biliyor musunuz? Çünkü bu topraklarda güçlünün haklı olduğu, güçlünün adaletinin geçerli olduğu bir ahlaki düzen var. Bu, Ortadoğu düzenidir. Baktığın zaman yolda yürümesini bile beceremeyen,  prensipsiz, düzensiz, kuralsız insan yığınının en iyi işlettiği kural budur. Güçlünün kendinden zayıfa istediğini yapma hakkını kullanması…

Dün, hayatının yarıdan çoğunu yurt dışında geçirmiş bir akademisyenin Türkcell ile yaşadığı deneyimi anlattığı yazısında “çünkü bu ülkede bunu yapmakla başlarına bir şey gelmeyeceğini biliyorlar” dediği kısmı okurken de bunu düşündüm.

Burada en güçlüden en zayıfa kadar herkes, gücü yetenin ahlakının geçerli olacağını hardware coded olarak biliyor.

Merak etmeyin, kapınıza gelen dilenci de bunu bilerek geliyor, bir elini tabuta koyup diğer elindeki mikrofona hamasi söylemler haykıran politikacı da bunu bilerek şovunu yapıyor. Çünkü, bir şekilde sizin de öyle olduğunuzu biliyor bu adamlar. Sizin, kendinizden zayıflara kral kesileceğinizi biliyorlar. Bir kamusal işlemde tanıdığınız görevlinin tanımadığı kişiler aleyhine size kolaylık göstereceğini ve sizin bundan mutluluk duyduğunuzu biliyorlar. Onlar da aynı mekanizmayı kullanıyorlar. Ve o yüzden bu mekanizma aleyhinize işlediği zamanlarda köpek gibi ağlamanızın bir kıymeti olmadığını biliyorlar. Çünkü sizin bu mantıktan asla vazgeçmeyeceğinizi, bu durumda sizden güçlünün de size bir şeyler dayatmasına küçük iltimaslar karşılığında razı olacağınızı biliyorlar. Sizdeki norm ahlak algısının bundan rahatsızlık duymanıza neden olacak seviyede olmadığını biliyorlar.. Genel toplamda aslında zararda olduğunuzu hesap edemeyecek kadar aptal olduğunuzu da biliyorlar.. Zaten bu yazdıklarımdan başka pek bir şey de bilmiyorlar. Bu halkı tanımak, bu milleti bilmekle kastedilenler genelde böyle şeylerdir. Pazarlıksız satışın başladığı tarihi kataloglarına yazan büyük perakendecilerin memleketinin çakal insanları sizi… Siz bundan bile beterini hak ettiğiniz için de adam artık suratınıza baka baka size hakaret etme seviyesine geldi işte. Çünkü, güce göre işleyen ahlakın uygulamasının bir sınırı, bir ölçüsü yok. Ne verseler yiyorsunuz..

 

Dizel günler göreceğiz…

Opel Türkiye, gazetelere küçücük bir reklam ilanı veriyor. İlanda “Dizel günler göreceğiz” yazıyor..

Kelime oyunları güzeldir.  Orijinallik belirtisidir. Kullanılan dilin kültürüne hakim olunduğunun göstergesidir. Günümüzün “çeviri” dünyasında, bu ayrı bir hoşluktur.

VW Türkiye’nin hiçbir şeyi Türkiye’ye benzemeyen, bizi andırmayan iğreti “çeviri” reklamlarını düşünün. Ne demek istediğimi anlarsınız.

Fakat, bu hoş ve basit reklama tepkiler yağıyor.

Nazım’ın şiirini andıran bir cümle nasıl bir araba reklamında kurulabilir?

Güzel günleri sizinle görmeyeceğiz..

Nazım Hikmet emekçilerindir. Dev şirketleriniz umudun tertemiz şairinin ellerinden çekecek..

Nazım’ın dizeleri sermayenin küstahlığına boyun eğmez.

Şirketten özür bekleniyor, muhtemelen kabul de edilmeyecek.

Kişisel olarak ben, güzel günleri az yakan, modern bir araba ile gezerek karşılamak, güzel yerlere gitmek isterim.

Bizdeki posbıyıklar otomobil üretim kooperatifi ile Astra, Mokka ya da Insignia ayarında arabalar üretebileceklerse eyvallah birader, güzel günleri sizinle görelim.

Başkasının kutsalına dogma falan deyip bir şiirin bir mısrasını “andıran” bir reklam sloganını kabul edilemez bulmak bizdeki solculardan neden bir cacık olmayacağını anlatan bin bilmem kaçıncı örnek olarak hafızalarda yerini aldı.

Tam da 1 Mayıs’ta meydanlardaki karikatür gibi tiplere bakıp “Nasıl Yapılır?” programlarında gördüğüm Porsche, Yamaha, Ferrari, Aston Martin, Nissan vb…. fabrikaların çalışanlarını düşünmem üzerine bir yazı yazmayı planlarken Opel reklamına atarlanan solcuları görmemle ülkemiz gerçeklerine geri döndüm…