Kategori arşivi: Güncel

Evet-hayır

Lafın gelişi değil, memleket gerçekten çok amansız dertlerle boğuşmaktayken, bunların hepsini bir kenara koyup bize Başkanlık Sistemi diye bir şey dayattılar. (Dayattılar bence burada eksik bile kalan bir fiil, çünkü bu kışın gündemine bakarsanız, terör, dış askeri operasyonlar, döviz kuru, işsizlik, cari açık ve tartışmalı hukuk kararları gibi sorunları olan bir memleket göreceksiniz. Aylardır tartışılan şey ise : Başkanlık)

Bu başkanlık tabiri pek faydalı gözükmedi sanırım ki adını yeni cumhurbaşkanlığı sistemi diye değiştirdiler.

Ayrıntılara girmiyorum. Bu değişikliğe konu anayasa maddelerinin meclisten nasıl geçirildiklerini çoğunuz görmüş ve eminim olanları şaşkınlıkla izlemişsinizdir. Kavgalar dövüşler hep oluyordu zaten de, şu verdiği oyu gösterme gereği duyan vekiller, hatta eski bakanlar meselesi bize ne kadar demokratik bir meclis tarafından temsil edildiğimizi anlatmaya tek başına yetecek bir örnekti.

Şaşaalı hukuk terimlerini anlamak zorunda olmayan pek çok insan bu baskının, bu acelenin bu bin tane mesele dururken bu gündemi dayatma aceleciliğinin bize söylenmeyen bir sebebi olduğundan muhakkak ki şüphelenmiştir.

Böyle böyle, 16 Nisan’da bir referandum yapma aşamasına geldik. Referandum dediğin, “önerilen anayasa maddeleri değişikliğinin yapılması konusunda tercihiniz nedir?” gibi basit bir soru. Ve bu basit sorunun iki seçeneği var: Biri evet, diğeri hayır.

Bu soru size, vergilerinizle parasını ödediğiniz bir oy pusulasına mühür basmanız beklenerek soruluyor. Geçerli bir oy için iki seçenek var: Biri evet diğeri hayır.

Başlarda o da ne? En yüksek makamlardan “hayır diyecekler PKK’ya hizmet ediyor”, “evet dersek memleket uçar, hayır çıkarsa kaos olur”, “evet çıkarsa terör biter / (hayır çıkarsa bitmez)” , “hayır diyenler Fetöcü, bölücülerle iş tutan hainler” açıklamaları duyduk.

Bu beyanatları ilk duyduğumda buraya gelip bir yazı yazmayı düşündüm. Şöyle yazacaktım: Madem hayır demek hainlik, bölücülük, terör destekçiliği. O zaman niye iki seçeneğinden biri hayır olan bir oylama yapıyoruz ki? Tabi ne hükümet sözcüsü, ne Cumhurbaşkanı ne de bunu söyleyen bir başkası konuşurken biri çıkıp bunu sormaya cesaret edemedi.

Yeri gelmişken, son zamanlarda tecrübe etmeye başladığımız bir şeyi burada not etmem lazım. Ben şimdi yukarıdakileri yazdım ya, bunlar kabaca 2-3 haftadan beri duyageldiklerimiz. Ama iktidara yakın kesimde şöyle bir huy, meziyet, (ne derseniz deyin) gelişti: Gerektiğinde, 2-3 gün öncesinde olmuş bir olayı samimi şekilde unutabiliyorlar. Bak, görmezden gelmek demiyorum,

u-nu-tu-yor-lar!

Buna farklı hadiselerden söz ederken, farklı insanlarda rastladım. “E daha bir ay önce Cumhurbaşkanı şöyle demişti ya” diyorum, adam suratıma bakıyor. Artık bunlara nasıl bir propoganda yapılıyorsa, olan olayları unutabilmeleri de sağlanıyor. Buna kendi liderlerinin sözleri de dahil. O yüzden, “hayır diyenler PKK ve fetö ile aynı cephede, onlara hizmet ediyorlar” dendiğini de “hatırlamayacak” arkadaşlar olabilir. Hatta bazen bu hatırlamama durumu karşı tarafı yalancılıkla ithama varabiliyor. Aman ha diyorum. Bir zahmet interneti kullansınlar.  Şifa niyetine böyle bir egzersiz lazım zaten bence..

Şimdi gelelim benim bu mesele ile ilgili not etmek istediğim asıl konuya: Aradan geçen 15-20 günde, hayır oylarının evet oylarından fazla olduğu gibi bir kanaat oluştu. Hemen kimde oluştu diye ortaya atlamayalım güzel insanlar. Bende değil, iktidar kanadında böyle bir kanaat oluştu… Hükumet sözcüsü sıfatı taşıyan bir adamın bire bir bir söyleşide gazetecinin kendisine sorduğu “peki hayır çıkarsa hükumetin tavrı ne olur” şeklindeki sorusuna vermediği cevabı izleme ayrıcalığınız olabilirse benim bu kanaati kendi niyetimden türetmediğimi anlarsınız.

Genel hava zaten, evet’in çok mantıklı olmasa da birilerine reaksiyon olarak verilmesi gerektiği şeklinde esiyor. Hayır için ise daha düz, basit bir mantık çalışıyor. Sıradan insan için hayır tezinin sebeplerine vakıf olmak çok daha kolay. Evet ise sloganlar üstünden yürüyor gözüküyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın bitmek bilmez karizması burada bol bol kullanılıyor. Ancak yine de görmezden gelinmesi gereken bir çok çelişki var.

Şimdi hayır evetten önde gidince, hep kazanmaya alışmış iktidar cephesi ne yapacak ya da şu anda ne yapıyor onu görmek çok öğretici olacak. Parasını verip kendimizi ölçtürdüğümüz kredi derecelendirme kuruluşuna bile “ben milletim ne der ona bakarım milletiiiiiim” diye millet egemenliği vurgusu yapan Erdoğan, millet bu kez önüne konan seçeneklerden onun istediğini seçmeyince buna saygı gösterecek mi göreceğiz.

Her meselede milletin tercihi vurgusu yapan Erdoğan görünen o ki bu kez milletin tercihi istediği yönde gözükmeyince o tercihe saygı duymak yerine elinden geldiğince onu manipüle etmeye çalışıyor.

Bundan sonra eğer fırsatım olursa bu tercih manipülasyonları üzerine notlar alacağım. Akla ilk gelen şeyler devlet imkanlarının hoyratça evet propogandası lehine kullanımı, referandum konusuyla alakasız alanlarda olacaklara vurgular, popülist ekonomik eylemler, bolca mağduriyet, geçmişin karanlık günleriyle münasebetsiz mukayeseler, tehlikeli kişilerin hapse atılması, satın alınabileceklerin alınması vs şeklinde yürüyecek.

Dikkat etmiyor musunuz? Ana akım haber kanallarında günde birkaç tane danışman canlı yayına çıkıp “soru” cevaplıyor. Cumhurbaşkanının ne çok danışmanı olduğunu keşfettim. Bir iki tanesini biliyordum 🙂

AKP bir anket partisidir. Mart ayı içinde oy dağılımının seyrine göre verecekleri reaksiyon da değişecek, göreceksiniz. Hayır önde gitmeye devam ederse hırçınlığın dozunun artacağını, hatta birilerinin teorilerine göre referandumun bile iptal edilebileceğini birer olasılık olarak buraya not ediyorum.

Son olarak da, siyasal İslamcıların karakteristik bir özelliği de burada belirleyici olacak: Tüm doğruların genel geçer olması. Yani fayda umulan her güçle ve grupla ittifak kurulup geçmişteki herhangi bir söylemin tam tersi anında yapılabilir. Bunu özellikle dış siyaset açısından söylüyorum ama kürt oyları için de yemeyecekleri halt yok.

İnandığım şeyi söyleyerek bitireyim: Evet çıksın diye her şeyi yapabilecek insanlar tarafından yönetiliyoruz. Aslında Erdoğan’ın başkan olması bunlar için hayati bir şey değil. Kaç aydır zaten bir OHAL düzeni içinde yönetiliyoruz ve KHK’ler ile istediklerini yapabiliyorlar. Bence asıl kaygı kaybetmeye başlamanın ayak seslerini duymaktan kaynaklanıyor.

Neredesin Güneş?

Güneş hiç sevmediğim bir şey değildir.
Güneş sevmediklerimden biri değildir..
Hatta düşünüyorum da.. Basbayağı seviyorum ben güneşi.
Bu sabah, ben soğuk denizin üzerindeyken.
Güney doğudaki dağların arasından gözüktüğünde saat 08:27 idi.
Yanlış olan sen değilsin, benim saatim diyesim geldi.
Besbelli bir süre daha randevulara geç kalacak.
Ben gemiden indiğimde bile henüz ışıkları suya vurmuş olmayacak.
Sokakların arasına sinmiş el değmemiş soğukla başbaşa bırakacak bizi.
Tüm boşlukları kaplayan, arabanın içine dolan, değdiği şeylerin yüzeyinde kırağı denen bir donmuş su tabakası bırakan o cisimleşmiş soğukla!
Düşünüyorum da, güneşi seviyorum ben.
Sabahları bilhassa..
İçkiyi akşamları sevip sabahları nefret etmenin benzeri.. Yaz öğlenleri ondan nefret edip kış sabahları arıyorum güneşi.
Rus hatunların “güneşim” iltifatından hoşlandıklarını söylemişti Rusça öğrenmeye çalışan bir yakınım.. Anlıyorum şimdi, esaslı iltifatmış…
Güneş tam tepedeyken saatin 12 olması hangi ayda olursa orası buranın standart zaman dilimi oluyordu hatırlamıyorum. Ama bu ülkede eskiden İzmit’ten geçen meridyenin saati kullanılıyordu ve şimdi anlıyorum ki kışları bu bize oldukça uygun bir saatmiş.
Şimdi, bu kara kışta 60 dakika doğudan geçen, muhtemelen ülkemiz sınırlarına bile düşmeyen bir meridyenin saatini kullanıyor olmanın mantığını anlamıyorum. Nüfusun çoğunluğu ülkenin batısında yaşıyorken üstelik..
Elektrik tasarrufu konusu bence ayrı bir budalalık. En basitinden, su şebekelerine harcanan elektrik bile kat kat fazladır aydınlatma tüketiminden. Akkor ampullerle kuluçka makinesi ısıtıyor artık insanlar…
Daha bunlar iyi günler. Şeb-i yelda bile gelmedi henüz. Karlı günler var önümüzde…
Benim gibi buz gibi havada bile terleyebilen, genelde üşümek diye bir sorunu olmayan birine sabah ayazına lanet ettiriyorlar. Bundan çok daha erken kalkıp başka bir şehre işe gittiğim sabahları hatırlar oldum son bir aydır. Motosikletle gidiyordum o zamanlar, bunu da not edelim.
Hayatımın büyük bir kısmında sabahın körü denecek saatlerde uyandım hep. Tatillerde bile erken kalktım. Neredeyse hiç çalar saat kullanmadım. Artık kullanıyorum. Belki de yaşlanmışımdır. İnsan yaşlandıkça uykusu hafiflemeli değil miydi, bu bilgi de mi yanlışmış?

Bunlar kolay yazılar.. Böyle budalaca şeylerin sorgulamasını yaparken insan yazı yazdığını hissetmiyor. Ama ne yapalım. Yıldan yıla böyle olduk işte. Belki ileride bir şeyler değiştiğinde biri bu yazıyı okur ve son paragrafımda ne demek istediğimi anlar.

Post Truth

Ortalarda “post-truth” diye bir tabir dolaşıyor bir süredir.
Trump’ın seçilmesine “öfkeli” bir kesim bu tabiri özellikle feleğe söver gibi kullanıyor, dikkat ediyorum.
Bir kere, af buyurun ama sikerler o işin postunu! Ne demek lan post truth?! Politikacıların tıpkı finans kuruluşları gibi, kendilerini işleyişin en üstünde görmelerine karşı, o kitabın başlığındaki şekliyle “öfkeleniyorum”.
Muhabbet kuşunun aynada kendi aksini seyretmesi gibi telefonda kendi kendine sırıtma budalalığı gibi sosyal medya “çılgınlık”larına karşı nasıl geri kafalı isem…
Post-truth olayına da geri kafalılıkla yaklaşıyorum.
Ee, ne de olsa liberalizm öldü arkadaşlar…
Alınan vergiler, kamu yararına harcanması gerekirken başka işlere harcanan hesapsız bütçeler son derece gerçek iken politikacılar gerçeğin ötesine geçmecilik oynayacaklar, ben yapılandırılmış vergi borcumu ödeyip konjonktür seyredeceğim, e mi?
En kibar tabiriyle…
Sikerler o işi…
Ha, biz hiçbir alanda markalaşamadığımız için bu post truth olayını da, muhtemelen icat etmiş olanlar biz olmamıza rağmen başkalarına “tanımlattırdık”.
Baklava ya da Türk kahvesinden daha garanti bunu bizim keşfetmiş olduğumuz.

Cumhurbaşkanımızı seyredin.

“Herkesin evinin önünde bilmem kaç tane araba, bu israftır” deyişini görün.
Yıllardır büyüyen ekonomimizin bir tüketim ekonomisi olduğunu, tüketim malı ithalatına dayandığını, Erdoğan’ın yıllardır bunun ekmeğini yediğini ama şimdi para bolluğu bitince kur yükselince birdenbire “israf”ın keşfedildiğini, onun da ne hikmetse sadece vatandaştan beklendiğini düşünün.
Tamam, bunlar biraz karmaşık oldu. Böyle düşünmeyin. Şimdi, devletin çılgınlar gibi almaya devam ettiği makam araçlarını düşünün. Kiralık olanları falan da hesaba katın. Çok büyük bir olasılıkla siz de defalarca tanık oldunuz buna. Hatırlayın: İş yerinizde çaycı yapmayacağınız adamların çakarlı arabalarla falan gezdiği sahneleri hatırlayın.
Ve Cumhurbaşkanı’na geri dönün: Bu kadar araba israf ya hu!
İşte buna post truth deniyor.

Şimdi, AVM vesaire yerlerde dövizle kira alınıyor, buna son verin, TL kullanın deyişine bakın. Sonra davulla zurnayla açılan, ilk bayram bedava olan körfez köprüsünü düşünün. 35 dolar + KDV araç başı geçiş taahhüdünü hatırlayın. Aman Allahım! Devletimiz yıllarca sürecek bir taahhüde dolar kuruyla girmiş. Üstelik, dolar bazında da artış öngörmüş. Ocak 2017’de taahhüt 40$ olacakmış! Geçen araç sayısının taahhüdün kaçta kaçını karşıladığını, şu anki 88 liralık geçiş ücretinin farkını bile devletin ödediğini şimdilik bir kenara koyalım.
Gerekirse yasal düzenleme yaparız, TL ile kirayı zorunlu yaparız diyen Cumhurbaşkanı’na geri dönün.
İşte bu da post truth’tur.

Şimdi, dolar ucuzken meydanda ahkam kesenlerin dolar 3,50 olduğunda “vatanınızı seviyorsanız elinizdekini bozdurun, dolar alan haindir” demelerini görün. Daha bir hafta önce “egonomi çok eyi, dolar ister dolsun ister dolmasın, elalemin parasından bize ne” dediklerini hatırlayın. Dövizini boz diye ilan panolarına bir göz atın.
Bir yandan bunu üst aklın oyununa bağlayanlara bakın. 15 Temmuz’da tankla yapamadıklarını dolarla yapmayı deniyorlar diyenlere bir bakın. Diğer yandan bu bize has bir şey değil, dışarıda olanlar yüzünden diyenleri not alın.
Sonra, Türk Lirası’nın Suriye Lirası karşısında bile kısa sürede %10 değer kaybetmiş olduğunu görün.
Aha bu da post truth oluyor.

Yeniden Cumhurbaşkanımıza dönelim:
“Bir dedik iki dedik sabrettik, sonunda Suriye’ye girdik. Suriye’ye Esed’i ve onun zulmünü sonlandırmak için girdik” deyişini hatırlayın. Zaten çok zaman olmadı, balık olsanız unutmazdınız.
Sonra, dün “biz hiçbir kişi ya da ülkeyi hedef almıyoruz, biz terör için oradayız deyişine odaklanın.
Arada bir Putin görüşmesi var. Tabi bu bir post truth olmuyor, gerçeklere çark etme oluyor ama…
Savunan kitlenin savunduğu kişi kadar hızlı dönememesinden kaynaklanan bir post-truth effect hala sokaklarda kol geziyor, görebilirsiniz.

Havai fişeklerle AB müzakere tarihi almamızın kutlandığı günleri hatırlayın. Yandaş gazetelerin vizesiz Avrupa için tarih verdikleri manşetleri gözünüzün önüne getirin. Sonra mülteciler üstünden Kayseri pazarlıkları, “alnımızda enayi yazmıyor”lar, “ne kadar ekmek o kadar köfte”ler ve terörist Avrupa…
İşte bir diğer post-truth..

Bir çözüm süreci hikayesi var ki, kişiler üzerinden anlatınca gerçekten sınırları zorlayacak hardcore post-truth hikayeleri ile dolu bir bahis. Yazıyı zamanım olmadığı için uzatamayacağım. İkide birde “milletim ne der ben ona bakarım” diyen, sandığı en kutsal şey olarak gören insanların “basın özgürlüğünün sınırı benim sınırıma dayanıncaya kadardır” deyişini hatırlayın. Bak orası da enteresan..

Şu Fetö muhabbeti zaten her adımında bir post-truth hikayesi. Yazmak bile çok sıkıcı geliyor, kendi kendinize düşünün onu da artık.. Ayy, hain fetö, it fetö kandırdı bizi…

Böyle işte… Yaptığımız şey bir eleştiri gibi gözükse de aslında bir davranış şeklinin tanımlanması için örnekler vermekten ibaret. Post-truth denen bu yeni akımda, gerçeklere sadık kalmanız gerekmiyor. Politika zaten bir yanıyla hep böyleydi. Ekonomi nasıl ki üretimden bağımsız yerel alanlar yaratıyorsa kendine, politika da gerçeklerden bağımsız yerellikler yaratabiliyor. Sonuçta olansa şu: Üretmeden hiçbir şey olmuyor, gerçeklere dönmeden de hiçbir şey yönetilmiyor.

Yazık….

Yaşları 11 ile 14 arasında değişen 11 çocuk bir tarikat yurdunda çıkan yangında yaşamını kaybetti.
Bu yaşta çocukların tarikat yurdunda kalması yasal mı diye düşünürken…
Köylerindeki okulları kapatıldığı için mecburen ilçe okuluna geçtiklerini okuyoruz…
İlçedeki mevcut devlet okulunun yıkıldığını..
Çocukların da
Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu
isminde, Süleymancılarla bağlantılı olduğu söylenen bir yurda yerleştirildiklerini okuyoruz..

Yangın merdiveninin çıkışı kilitli olduğu için çocuklar binayı terk edemiyorlar. Cesetlerin bir kısmı yangın merdiveninde bulunuyor.

Bu arada, telefonla canlı yayına bağlanan belediye başkanı “itfaiye denetimi” sorusuna sinirlenip bunu soran gazeteciyi azarlıyor. “Çok zeki(ce) sorular sorduğunuzu zannetmeyin” diyor.

Tabi ya, belediye suçlu değil, itfaiye suçlu değil, yurdu işletenler suçlu değil, devlet hiç suçlu değil…

Her zamanki gibi ölenler suçlu… Bunu şimdilik açıkça söyleyemiyorlar. Böyle giderse o günler de gelecek.
Zaten ölüm ve fıtrat kelimelerini içeren cümleler bu anlama gelmiyor muydu?

Bu memlekette idareci olmanın en güzel yanı “sorumsuz” olmaktır. Artık bahsetmeye bile gerek yok..

Dini cemaatlerin yurtları genelde boydan boya halı kaplıdır. Daha girişte ayakkabılarını çıkarıp girersin. Böyle yerlerde idareciler dini eğitime göre oluşmuş bir hiyerarşiden gelir. Orada kalmak zorunda kalmış zavallı çocuklara duyduğum üzüntüden, doğru dürüst yazamıyorum bile.

Onlara öte tarafta cennet vadeden ahlaksızlar onların bu dünyadaki taptaze yaşamlarını cehenneme çeviriyorlar.

Hepimiz bu ahlaksızlığı seyrediyoruz.

Dincilere mürit lazım.

Gücü okumaya yetmeyen insanların çaresizliğini sömürüp, genç beyinleri köreltmeye ihtiyaçları var. Başka nasıl var olacaklar ki?

Onlara kızamıyorum bile.. Şeytan azapta gerek…

Kötü olan, devleti yönetenlerin de bu sömürüde bir çıkar görmeleri, çocukları tarikatların kucağına atmaları. Siyasal İslam diye bir şeyin birkaç sene daha hayatta kalabilmesi için belli tipte insanlar yetişmesini istemeleri…

11 yaşında yatılı okuyan çocuğun canını koruyamıyorsun…

Onu dini bir cemaatin yurduna teslim etmişsin…

Ama bakıyorum, bu faciaya yayın yasağı koyuyorsun.

Kaçak bir yurtta yanarak ölen 12 insanın haberlerine yayın yasağı koymakta nasıl bir kamu yararı var?

Biz bunu bilmeyince yanan çocuklar geri geleceklerse alın benim hafızamı silin.

Ahlaksız herifler..

9 çocuğun cenazesini bir ambulansa doldurup götüren ahlaksız herifler…

Yangını söndürmeden haberine yasak getiren, ahlaksız herifler….

Yazık bu ülkeye ki sizin gibilerin ellerinde…

Diyanet 6,6M TL'ye müftülük binası açtı

Diyanet 6,6M TL’ye müftülük binası açtı

Tecavüzcülere af!

Çocuk tecavüzcülerine af getiren bir yasa maddesini bir gece vakti meclisten geçirmişler.
Önergeyi veren milletvekillerinin isimlerini haberde okudum.
Bunlara oy veren herkesi tebrik ederim.
Memleketin bunca sorunu varken sapıkları kurtarma peşine düşmüş, bunun için, belli ki kapasitelerini zorlayarak bir metin yazmaya çalışmış bu adamların orada yer işgal etmesine vesile olmuş herkesi tebrik ederim.
Sümüklü bir sünepenin dummy’leri tarafından “kandırılabilmiş” bir siyasi oluşum yeri geldiğinde birilerinin işini görmek için çok gözü kara hareketler yapabiliyor. Bunun da adı siyaset…
Ve bu siyaseti yapan, destekleyen herkes eminim şu anda eseriyle gurur duyuyordur.
Yazacağım her şey açıkça bir nefret suçu içereceği için yazıp yazıp siliyorum. Bu yüzden tuhaf, verimsiz bir yazı oldu bu.

Malumunuz, bir devalüasyon geçiriyoruz. Bu işi tek başına başbakanın stand-up gösterileriyle geçiştirmeyi yeterli görmeyip..
Oyuna, toplumun büyük bir kesiminde şok etkisi yaratacak bir düzenleme ile olumsuz yönden bir “dikkat çekme” numarası da katıyorlar diye düşünüyorum.

Belki de içeri daha çok Fetöcü atabilmek için çocuk istismarı gibi gayet “normal” suçlar işlemiş insanları dışarı salmaları gerekiyordur. İşin lojistik kısmını küçümsemeyin. Bu devlet, cezaevine koyduğu mahkumlarının toplu firar etmesinden korkup, gelecek bir hava desteğine karşı cezaevlerine uçaksavar yerleştirecek kadar kafası karışmış durumda şu sıralarda..

Ya da hatırlı bir kişinin bir davası vardır ve kanun bunun için yapılıyordur. Hukuk bu topraklarda genelde bu işe yarar. Buna “olmaz” diyecek kadar naif insanlar Güven İslamoğlu’nun yüzerken suyunu içtiği akarsular gibi gözüküyor gözüme.. Ama açıklama yapmayı da gerekli bulmuyorum. Hem tecavüzcü-tacizci insanların muhafazakarlıkları baş döndürücü bir ilişki, biliyorsunuz.

AKP’nin, toplumun belli bir kesiminin algılarını manipüle etmek için yapmayacağı iş yok. Bu, genellikle görevin kolay kısmı oluyor. Çünkü bu kitle özellikle son bir kaç yılda, herhangi bir şeye inandırılabilme eşiğinin düşmesi konusunda tarihe geçecek bir performans sergiledi. Öte yandan, diğer kesimin algısıyla oynama yöntemleri, evrensel insanlık değerleriyle çelişen eylemlerde bulunup onların tepkisini çekmek ve toplumu daha da bölmek şeklinde icra ediliyor ve en az birincisi kadar pis bir iş. Ama bu işe gönüllü sayısız adam var. Burası Türkiye. Tekrar hoş geldiniz. İspatlamazsan şerefsizsin diye bağırıp ertesi gün belgesi yayınlandığında umursamazca hayatına devam edecek kullanışlı ahlaksızlarla dolu bir memleket burası. Elinizde belli bir güç tuttuğunuz sürece 13 yaşında kızları tecavüzcüleriyle evlendirmeyi öneren bir kanun maddesi bile hazırlatabilirsiniz. Hem İslam’da da varmış. Bu her türlü muhalefeti bastıracak eşsiz bir savunma yöntemidir. Çünkü bir şeyin dinen caiz olduğunu söylediğinizde teknik olarak onu eleştiren herkesin karşısına inanan bir çoğunluğu koymuş olursunuz. Ülkemize tekrar hoş geldiniz. Ha bu arada gerçek İslam bu değil diye düşünenlerdenseniz kesinlikle böyle şeylerin sizin gibi aptallar yüzünden hayata geçebildiğini de bir gün anlayabilmenizi dilerim. O gün sizin için çok utanç ve azap verici olacaktır. Bu adamları böyle pervasızlaştıran herkesin bir gün bunun utancını yaşaması dileklerimle..

27

Dün akşam arkadaşımın evinin önünde biraz oturduk. Hava ne güzel falan diye konuştuk.
Sonra arabaya bindim. Termometre 27 dereceyi gösteriyordu. Durduğu yerde mi ısındı lan bu diye düşündüm.
Saat 7’ye geliyordu ve hava çoktan kararmıştı.
Yolda sürekli termometreye baktım. Bir süre daha 27 derece göstermeye devam etti. Sonra 25 oldu.
Kasım’ın 9’uydu.
Aklıma, Trump’ın seçimi kazandığının ilan edildiği saatlerde New Scientist’in attığı tweet geldi:
“Başkan Trump”, tehlikeli derecede daha sıcak bir dünyadan kaçışımız yok demek. gibi bir şey yazmışlardı..
Küresel ısınma, en korktuğum mevzulardan biri. Bu yaz olanlardan sonra haksız da olmadığımdan emin oldum.
Biz bu küresel ısınma hadisesinin tüm sorunlarını çözmüş, uygar, gelişmiş ülkelerin “lüks” bir derdi olduğunu düşünüyoruz ya, fena yanılıyoruz. Bu iş bizi onları etkilediğinden daha beter etkileyecek. İş başa gelmeden de kimse niye olduğunu bile anlamayacak korkarım.
Kaldı ki bu kez öyle bir sorunla yüz yüzeyiz ki, onun tam olarak ne olduğunu bile bilmiyoruz.
Küresel ısınma hakkında duyduğum en vurucu söz şu olmuştu: “Daha önce buna benzer bir şeyi yaşamadık. Neler olabileceğini bile tam olarak kestiremiyoruz.”
Neden böyle, biliyor musunuz?
Çünkü şu anda bildiğimiz her şey son derece kararlı bir iklim ortamında gelişti! Biz kendimizi bildik bileli sıcaklık hiç değişmemişti!
Geriye doğru gidersek, Cumhuriyetin ilanı, Osmanlı İmparatorluğu, Cengiz Han, Hz. Muhammed, Hz. İsa, Roma İmparatorluğu, Antik Yunan, Hz. Süleyman, yazının bulunuşu, Gılgamış Destanı, Mısır mumyaları, insanların yerleşik yaşama geçişleri, tekerleğin icadı ve ilk tarım faaliyetlerine kadar makarayı başa sardığımızda bile havanın aynı sıcaklıkta olduğunu görüyoruz. Bu, 11 bin yıl kadar bir zaman ediyor!
Bu kadarlık bir süre zarfında Dünya’nın ortalama sıcaklığı -/+ 1 derece içinde salınmış. Hiçbir belirgin değişim olmamış.
Oysa sadece 1990-2016 arasındaki değişim 1,5 dereceden fazla.
Bilim insanları bu değişimin grafiğine hokey sopası diyorlar!
İyimser bir senaryoyla, sadece 2100 yılında Dünya’nın ortalama sıcaklığı uzun dönem ortalamasının en az 2 derece üstüne çıkmış olacak.
Kısacık bir sürede daha önce görülmemiş bir değişim meydana geliyor, hatta geldi bile.
Neler olacağını ve bunun bizi nasıl etkileyeceğini bu yüzden tam olarak öngöremiyoruz.

Benim bir Kasım akşamı termometrede 27 görmem şu anda yaşamımda hiçbir şeyi değiştirmiyor gibi gözüküyor. Belki de gerçekten öyledir. Zaten bu işin bizden daha çok müsebbibi olanlar bile son derece kararsızlar.. Kongre salonuna dışarıdan kar getirip, kartopu yapıp “hani lan küresel ısınma vardı” diyenler de onlar, senelerdir uydular ile, tüm kürenin sıcaklıklarını bölgesel olarak izleyenler ve karşımıza korkunç haritalar çıkaranlar de onlar.

Trump bize Fettullah’ı iade ettiği sürece shale gas lobisine istediği peşkeşleri çekebilir. Doğu Akdeniz Havzası’nın küresel ısınmadan ilk etkilenecek yerlerden biri olması takdir-i ilahi.. Kim ne derse desin, göklerden gelen bir karar vardır sonuçta, di mi!

Yanlış Anlaşılmışız..

Bayılırım bu lafa…
Türk milletinin bir karakteri olan bir adım sonrasını düşünememe haltını bir yetkili ya da şöhretli tip yedikten sonra durumu toparlamak için bunu der genellikle..
Yanlış anlaşıldım..
İçine düştüğü rezil durumdan dolayı bile bizi suçlar utanmadan..
O yanlış anlatmamıştır, biz köpekler onu yanlış anlama gafletine düşmüşüzdür. O yüzden hepimiz haspamdan özür dilemeliyiz.
Biri yanlış anlaşıldım diyorsa, neden söz edildiğine bile bakmadan sıçtığını sıvayan biri olduğunu düşünür geçerim.
Şimdi bilim ve sanayi bakanımız aynı yöntemle işini görmüş. Konu “Yerli oto”..
Bizimkisi standardında bir ülke için bu üstüne yazı yazılacak bir şey değil, vakayı âdiye de, azizim serde bu yerli oto muhabbetinden bahsetmişliğim var:
Yerli Oto-1
Yerli Oto-2
Yerli Oto-3

Yanlış anlaşıldık..

Ağalarımız eylenir bizimle işte böyle..

Cumhuriyet

Açıkçası, neredeyse hiçbir zaman onlarla aynı fikirleri paylaşmadım. Hatta bu Kemalist-sol çizgi aklım bu işlere ermeye başladığından beri bana oldukça komik gelmiştir. Bu adamların dünya görüşünden süper mizah çıkar, ayrı konu. Havuz başına gelen Kemal Sunal’a “aa ne değişik adam” diyen Ayşen Gruda gibi düşünüyorum Kemalist-sol-sendikacı çizgi hakkında.
Tabi ki, onlar tehlikenin farkında mısınız derlerken biz liberalcilik oynuyorduk, bu da bizim unutulmaz bir aptallığımız olarak tarihe geçecek. Biz cemaate ılımlı İslam derken bu adamlar gerçekleri söylüyorlardı. Ha, berikiler önce bunlara saldırdıkları için böyle olmuştu belki ama Türk solunun bir kesimine madendeki kanarya diyecek de değilim bugünkü günde.
Düşünen ve bir duruşu olan insanlara her zaman muhtaç olduğumuzun da bir ispatıdır bu.. Rüzgar nereden eserse oraya dönüveren bir kitle aklının hakim olduğu bu diyarlarda azınlık her zaman daha değerlidir benim gözümde.
Ama şimdi bir sürü yazarlarının tutuklanması, bu adamların bir grup iktidar trolü tarafından (ardık medya demeyelim) terörist ilan edilmeleri gerçekten ağırıma gidiyor.
Bugün bir Cumhuriyet gazetesi aldım büfeden. Sonra yürürken düşündüm. Teker teker iktidar gibi düşünmeyenler susturulunca geriye ne kalacak? Geriye, fikirlerini paylaşmadığım insanların konuştukları, hoşuma gitmeyen şeyler söyledikleri, tartıştığımız, birbirimizle dalga geçtiğimiz o eski günlerden daha güzel bir yer kalmayacağını anlayabilecek kadar ayığım!
Kötü gün dostluğu tam da dünya görüşleri için geçerli bir kavram. Demokratik bir ülkede ben, Cumhuriyet okuyan biriyle tartışırım. Çünkü rakip düşüncelere sahibiz. Olması gerekenlere dair reçetelerimiz farklı. Ama kötü günde onlar dostlarımız olurlar. Çünkü modern sendika ağalığından, özelleştirmeden, kırsal-kent ayrımından, jakoben ilerlemecilikten daha ciddi sorunlar var demektir.
Siyasal İslamcı, yozlaşmış bir iktidar bu dünyadan o kadar uzak bir şeydir ki, biz bu dünyanın daha iyiye gitmesi için savunduğumuz ayrışmış görüşlerimizi bir kenara bırakıp birlik olabiliriz.
Zaten ucundan kenarından da olsa bu olabildiği için Gezi’den nefret etmediler mi?
Cumhuriyet gazetesi hep olacak. Ben onları hep eleştireceğim. Ama onların olmadıkları bir dünyayı asla kabul etmeyeceğim. Havuzun parası bir gün kesilebilir. Ama düşünen, merak eden, sorgulayan ve bir şeyler öneren insanlar hep olacak. Dostlarla geyik yaparken anlatacağız bu çılgın günleri. Taşak geçeceğiz en hınzır halimizle….

Bu Memleket Nereye Gidiyor?

Yıllardır bir şeyler yazıyorum, bu ülkenin gündemini takip ediyorum.
Çok ciddiye alıyorsun mu dersen, yazdıklarımı okurken hissettiğin kadar değil derim rahatlıkla.
Ama artık, gündemden bahsederken kendimi rahat hissetmiyorum…
Yazının başlığındaki sorunun bana bu kadar yakıcı geldiği başka hiçbir dönem hatırlamıyorum.
Bu soru biraz şakadan sorulur. Meclislerde, samimi olunmamak istendiğinde laf buradan açılırdı. İçki masalarında lakırdı niyetine konuşulurdu.
Futboldan ya da arabalardan söz etmek gibi bir şeydi. Sadece, söyleyecek daha çok şey bulabiliyorduk. Galiba ondan bu mevzulara giriyorduk.
Ama şimdi, bu soru bana geçmiştekinden daha farklı geliyor.
En basitinden, şimdi içki masasında girmem bu meseleye..
İçkimi ve sohbetimi zehir etmem..
Samimi olmadığım insanlarla fikirlerimi de tartışamam..
Burada soruyorum, inanın ya da inanmayın bir çeşit “dehşet” hali içerisinde:
Bu memleket nereye gidiyor?
Bundan endişe etmek, bu soruyu sormak ne zaman vatan hainliği olacak diye de merak ediyorum.
Lafın gelişi merak ediyorum yazdım…
Merak falan ettiğim yok.
Her gün art arda olan şeyler artık bundan fazlası olmaz demelerimizi yediriyor bize teker teker.
Fazlasını merak etmiyorum artık.

Birkaç sene öncesine kadar böyle değildi dediğimiz pek çok şey değişti hayatımızda. Bu dönem neye evriliyor, ardından ne gelecek bilemiyorum. Arkadaşlarımla konuşurken anlattıklarımı sonradan kendi kendime düşününce gitgide daha karamsar olduğumu fark ediyorum. Bu dönemin bende bıraktığı en önemli intiba bu!

Ve gitgide hızlandığını düşünüyorum gidişatımızın… Değişimin hızı artıyor..

Bir cismin kütlesi onun eylemsizliğinin ölçüsüdür. Eylemsizlik atalet demek. Yani değişime gösterilen direnç. Bu noktada bu kötü çağrışımlar yapıyor. Ama aslında iyi bir şey de olabilir. Bir sistemin kararlı olmasını sağlayan şey onun eylemsizliğidir, değişimlere gösterdiği dirençtir, onun alçak geçiren filtre karakteridir. Yani ani değişimlere karşı gösterdiği direncidir.

Türkiye, utanç verici bir biçimde, kütlesi çok düşük bir cisimmiş. Hasbel kader, ne değişimler yaşıyoruz. Direnç göstermeksizin. Bir kütlemiz yok. Hiçbir özgünlüğü olmayan küçük kuvvetler hızımızda ve yönümüzde büyük değişimler yapabiliyor. Bu bizi öngörülemez rotalara sokuyor.

İktidarın bir şekilde birinin eline geçmesi her zaman olabilecek bir şey, en saçma şeyler, en çağdışı ideolojiler, en saplantılı fikirler bile demokrasi ve çoğulculuk adına hoş görülmeli.
Öte yandan, iktidarın istediğini istediği şekilde yapmasına hiç itiraz edilmemesi, o iktidarı sınırlayacak, sorgulayacak, gerektiğinde yaptıklarının hesabını soracak bir gücün yokluğu olamayacak bir şey, kabul edilemez bir hata!

“Dur demek” diye bir klişeden söz etmiyorum. Dayak yemekten korkan haylaz bir çocuk gelmesin hemen aklınıza. Odada biri var diye osurmamak gibi daha temel bir otokontrolü kastediyorum. Biz odadayken osuran bir iktidar var. Bunun şaşkınlığını yaşıyoruz. Bu gidişat nereye sorusunun hiç olmadığı kadar anlamlı olması bu yüzden işte. Bunca insanın ne oluyor demesi bir rezil olma hissi bile yaşatmıyor bu adamlara.

İnterneti kesmek, iletişim kanallarını engellemek, gazetecileri ve politikacıları hapse atmak, kanunsuz işler yapmak.. Bunlara dur demek bir yana.. Bunları yaparken biz ne düşünürüz diye tereddüt bile etmedikleri noktaya nasıl geldik? Bunların hepsi, ülkede insanlara inandırıcı gelen bir muhalefet olmadığı için mi oldu? İnsanlar gerçekten terörist paralel devletçi hainlerin ülkeyi yok edeceklerine mi inandılar? Yoksa gerçekten bu yöntemlerle ve yüzümüzü bu tarafa dönmüşken büyük bir ülke olacağımıza inanan birileri mi var? Bu olanları aklım almıyor. Bu işte bir mantıksızlık var. Hemen meşrebinizce bir komplo teorisi ortaya atmayın. Zor yoldan gidin: Düşünün arkadaş… Biz bu noktaya nasıl geldik.. Ve devam edin: Bu memleket nereye gidiyor?

Küçük Muharrem

Şiddeti öven, birini hedef alan bir şeyler yazmaktan kaçınmalıyım. Bu hem benim yaşantıma ve dünya görüşüme yakışmaz hem de düşüncelerimi anlatmayı yazarak seçmiş olmamın mantığıyla, yani bu sitenin var oluş sebebiyle çelişir.
Hele ki, şu günlerde, etrafta iyice arttığını düşündüğüm şiddet üzerine bir şeyler yazmayı planlarken klavyenin başına oturunca aklıma böyle şeyler gelmesi bana tövbe çektiriyor şimdi..

Ama o adamın sırıtışındaki o çirkin ifadeyi bir kere görünce o tövbeleri art arda çekip duruyorum.

Otobüste bir kıza, kız şort giymiş diye hakaret eden ve tekme atan “güvenlik görevlisi” olarak bir inşaatta çalışan bir tipten söz ediyoruz.

Mahkeme bu tipi serbest bırakmış. Eleman ifadesinde bolca din iman temalı şeyler kullanmış. Sonra da tahliye edilmiş.

Böyle bir şey için oturup bir yazı yazmazdım.

Bunlar bizim adalet sistemimiz için olağan şeyler. Ben haber ajansı mıyım? Her birini not edecek olsam işi gücü bırakıp buraya yazı yazmakla uğraşmam gerekir.

Ama ardından başka bir haber görünce başka şeyler de yazmamak için başka tövbeler de çekerek bari içimi buraya dökeyim diyerek oturdum yazının başına..

32 ay geçmiş, 4 savcı değişmiş ama 1,5 yaşında ölen küçük bir çocuğun ölümüyle ilgili bir iddianame bile yazılamamış. Babası, küçük çocuğun cansız bedenini bir çuvala koyup, sırtına asıp tam 16km taşımıştı. Otopsi için..

Beni en çok o çuvalın küçüklüğü etkilemişti.. Babasının sırtında 16km yolculuk eden bir çocuk cesedi.. Daha bu ölüm hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış. 3 sene geçmiş. Serbest bırakılan sapıklar. Terfi alan çocuk tacizcileri.. Sırıta sırıta adliyeden çıkan uğursuz, namussuz, şerefsiz insanlar…
Diğer yanda da ölümündeki ihmale dair bir iddianame bile 3 yılda yazılamamış 1,5 yaşında bir çocuk.

Dün Fetö iddianamesinden bir iki şey okumuştum. Kahramanlık destanı gibi bir şey yazmaya çalışmışlar, iyi bir lise öğrencisinin kompozisyon ödevi olarak yazabileceği bir yalama metni olarak.. Ama o yalamacılar, 1,5 yaşında ölen bir çocuk için 3 senede bir iddianame yazamamışlar.

1,5 yaşında çocukların hayatlarının bir önemi yok ki. Devleti kimin ele geçireceğinin önemi var… Devleti ele geçirene sınırsızca yalakalık yapıp bir kenarda durabilmenin önemi var.

İşte böyle, bu yazıyı okuyan talihsiz insan… Bir ülke böyle var ya da yok olur. Ucuz politikacı palavraları ya da bankaların biz şöyleyiz biz böyleyiz geyikleri ya da milli takım sponsorlarının basma kalıp tek yürek tek millet reklamları ile birkaç saniye gaza gelebilirsin.

Ama böyle işte bu yazıyı okuyan insan… Bir ülkenin aslında tüm palavralara rağmen aslında bir ülke olmadığını böyle anlarsın.. Eğer bu güne kadar zaten hala anlayamamış idiysen…