Kategori arşivi: Güncel

Sağlam İrade Neye Yarar

Bir ülkenin yönetiminde çok başlılık olmaması, hadi çekinmeden yazalım, işlerin tek adamın elinde toplanması idareyi kolaylaştıran, otoriteyi karmaşadan uzaklaştıran bir şey gibi duruyor.
Biri gelip bir 7-8 sene önce bana bunu savunsa pek itirazım olmazdı.
Ama yönetimden söz edeceksen işe yönetilenleri anlatmaktan başlaman gerek. Güç karşısında tüm akli melekelerini kaybeden insanların ülkesinde tek adam pek o kadar da hayırlı olmayabilir gibi duruyor.

Bir örnek anlatalım:

Manisa’da, piyade eğitim tugayında (bir acemi birliği) askerler son bir ay içinde üçüncü kez (bazı haberlerde 4. kez diye veriliyor ama benim saydığım bu üçüncü vaka) yedikleri yemekten zehirleniyorlar. Bir asker hayatını kaybediyor. İlk seferde ilin valisi olay psikolojik diyor. İkincide konu meclis’te görüşülme isteği ile gündeme geliyor. Bir grup milletvekili yemeği veren şirket araştırılsın diyor. Bu öneri, iktidar milletvekillerince reddediliyor. (*) Ortaya hastanedeki askerlerin ifadelerinin yer aldığı videolar çıkıyor. Asker yakınları hastane raporlarının bile kendilerine verilmediğini anlatıyorlar. Bunlar medyada başta hiç haber olmuyor. Olaydan etkilenen asker sayısı binlerle ifade ediliyor. İş iyice ortaya çıkınca yandaş medyada askerler yemekten ETKİLENDİ gibi ifadeler görüyoruz. Milli savunma bakanı her yönünü araştırıyoruz, sabotaj olabilir gibi şeyler söyleyince yandaşlar da Fetö yaptı diyorlar. Sonra bir sabah kalkıyoruz, yemek alımını ihale kanunu kapsamı dışına çıkarmışlar (adamların olaylar karşısında aksiyon alış şekli bir sorunu çözmek değil bu sorunu fırsat bilip “işlerini” kolaylaştırmak).

Ben gündemi kendi çapımda takip eden biriyim. Bu olayla ilgili bir yetkili askerin konuştuğuna tanık olmadım. Zaten öğrendik ki bu işleri Genelkurmay’dan alıp MSB’ye vermişler.

Ama kumpas davalarında görevinden uzaklaştırılmış eski askerlerin açıklamalarına denk geldim. Bir tanesi, savaşta da bu şirket mi yemek verecek diye soruyordu. Bir diğeri, acemi birliğinin amacı orduya yeni katılmış askerlere askerliği sevdirmektir diyordu. Bunlar televizyonlara her akşam çıkan garip tiplerin geveleyip durdukları saçmalıklardan çok daha üzerinde düşünmeye değer şeylerdi.

Bize böyle şeyleri anlatması gerektiğini hala safça düşünmeye devam ettiğim gazeteciler ise “işlerini” yapmakla meşgullerdi. Bir zamanlar denk geldikçe baktığım, yorumlarını dinlediğim, şimdilerde iktidar aşkıyla kelimenin tam anlamıyla çıldırmış bir gazeteci bu olaylar olurken Katar’daki gıda kıtlığı tehlikesine uçaklarla mal yollayıp nasıl çare olduğumuzu anlatıyordu.

Gelelim bu işlerin tek adamlıkla ilişkisine.. Bir vali, devletin uçaklarından inmeyen bir gazeteci, yandaş bir haber kanalının web editörü, mecliste milletvekili, yemek şirketi hakkında çıkan haberleri anında internetten kaldırttıran hakimler, sosyal medyada çırpınan trol, sokaktaki vatandaş.. Bu birbirinden çok farklı makamlarda ve seviyelerde insanları yukarıda anlattığım olayı savunma, gizleme, görmezden gelme safında birleştiren şey nedir?
Hakkında çok az şey bildiğimiz bir yemek şirketini, bu vatan için askerlik yapan biricik evlatlarına yeğ tutturan şey nedir? Muhtemelen ne savundukları şirketi ne de birbirlerini çok tanımayan bu adamları aptallığın ve ahlaksızlığın safında toplayan şey nedir?

İşte o bize istikrar getireceğinden pek şüphe duymadığımız otorite, değil mi…


(*) Bu arada bir iktidar milletvekili kürsüde, “ben de Tuzla’da sıcakta askerlik yaptım. O koşullarda bir şey yemesen de hasta olursun” demiş. Yukarıda resmettiğim tabloda orta yere bu arkadaşı koyabilirsiniz. “Normal” zamanda bir milletvekili, ölmüş asker varken çıkıp bu lafı söyler mi? Ha, işin bir de şöyle bir yanı var. Sayın milletvekilinin askerlik yaptığını söylediği Piyade Okulu’nda ben de askerlik yaptım. Ağustos ayıydı ve el nino geyikleri dönüyordu. Askerlik anısına girmemek için ayrıntı vermiyorum ama gerçekten sıcaktı.Hasta falan da olmadım.

16 Nisan Referandumu

Teknik konular toplumun genelini hiçbir zaman ilgilendirmez. Niçin ilgilendirmez diye sorarsanız, insanlar bundan anlamazlar.  İnsanlara devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığından söz etmeniz mantıksızdır. İnsanlara yüksek yargı kurumlarına atama yetkilerinden söz etmeniz de mantıksızdır. Bu insanlara, bir yasama dönemi bitmeden meclisin feshedilebilmesi yetkisinden söz etmeniz de mantıksızdır. Doğrudan bir ülke idaresinin nasıl olacağıyla ilgili hukuki bir çok ayrıntı içeren bir tartışmayı bu halkın önünde yapmanın hiç bir mantığı yoktur.

İnsanlara tüm bunları, üstelik bir gümbürtüye getirip onları bir şeylerle korkutarak anlattığınız zaman verecekleri cevaplar haliyle mantıklarına ya da bilgiye dayanan değerlendirmelere göre olmayacaktır.

Sistem dediğiniz şey, devlet aklı dediğiniz şey, böyle sualleri, böyle tercihleri halkın inisiyatifine bırakmaksızın yenilenme ve gelişmeyi kendi kendine yapabilmek için var(olmalı)dır.

Aslında bu yazıyı kısa tutmayı planlıyordum. Yazının başına otururken amacım bence EVET kazanacak demekten ibaretti.

Ama insan ister istemez evet mi kazanır hayır mı iddiasına girmeden önce, neden bu soru soruldu ki, bunun bir mantığı var mı diye düşünmeye başlıyor. Niçin faiz oranlarını ya da gümrük kotalarını vatandaşa sormuyorlar da anayasadaki birkaç maddenin değişmesini demokrasi bayramı yaparak bize soruyorlar? Bu ülkenin dış politikasını, enerji politikasını, yabancı sermaye çekme politikasını, tarım politikasını size soruyorlar mı? Cumhurbaşkanı’nın kaç HSYK üyesini doğrudan atayacağının size sorulması gerçek olamayacak kadar zarif değil mi?

Uzun lafın kısası, bu referandumda bize evet mi hayır mı diye sorulan şey, bir saçmalığı halk onayına sunup halk oyuyla meşru kılmaya çalışma çabasından başka bir şey değil. Bu demokrasi falan değil, bu sıkıcı bir tiyatro..

Getirilmek istenen değişikliğin ülkeye ne yararı olacak, bizi ileri mi götürecek yoksa tek adam rejiminin riskleriyle mi yüzleştirecek, bunları bir kenara bırakın.

Bu oyunda hayır çıkmasına çalışmak, bunu ummak, bu yüzden bana çok çocukça geliyor. Bu çaba ya da temenniler oyunun daha da gerçekçi olmasını sağlamaktan başka bir şeye yaramayacak.

Evet çıkacak. Çünkü Orta Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde halkın önemli bir kesimi, her ne olursa olsun, önlerine ne gelirse gelsin, Erdoğan’ın onlardan istediğini yapacaklar. Halkın sağduyusuymuş, seçmenin mesajıymış, ferasetmiş, bunları geçin efendim.

Zaten Türkiye’de miting denen şeyler bile artık bir tuhaf oldu. Eline mikrofon alıp insanların önüne çıkmış ve onlardan bir şey için EVET onayı bekleyen adam onlara neye evet diyeceklerini anlatmıyor. Onlara evet derlerse vaat ettiği o muhteşem şeylerin evet demeleriyle ne alakası olduğunu da anlatmıyor. Zaten hiç kimse ona bu alakayı da sormuyor. Tek bayrak, tek millet, tek devlet vs.. İki bayrak olsun diyen mi var ki?

Ana muhalefet lideri gibi, insanı kuşkuya düşürecek derecede silik ve düşük profilli bir tipi bile her konuşmada her mitingde ağızlarından düşürmediklerini görüyorsunuz. Yani böyle bir adama bile tahammül yok. Haberlerde canlı yayına konuk olup, sunucunun boş bulunup bir iki soru sorması karşısında “ama böyle olmaz, siz soru soruyorsunuz, ben kaç programa katıldım böyle rezillik görmedim” diyen profesör milletvekilini de görme ayrıcalığına kavuşmuşsunuzdur belki.

İsterseniz ülkedeki tüm gazetecileri hapse atın, geriye kalan kukla tipler her gün yalakalık yapsınlar,  bunun herhangi bir oylamaya etkisi 1 puan bile olmayacaktır.  İnsanlar olup bitende bir tuhaflık olduğundan şüphelenmeyecekler. Yeni yetmeleri falan boş verin. 15-20 sene öncesinin TV programlarını, tartışmalarını, mitinglerini hatırlayan insanların bile büyük bir çoğunluğu patates gibi bakacak olup bitenlere..

Bu olup bitenlerin insanların kararlarını ya da beğenilerini belirgin biçimde değiştirmemesi karşısında hala nasıl bir inançla “hayır kazanabilir, insanlar bu saçmalığa dur diyebilirler” denir, ben bilemiyorum.

Bence Evet kazanacak. İş riske girerse seçime müdahale olur mu, ona da hayır diyemiyorum. Devletin yönetimini halkın yarısının net bir şekilde buna karşı olmasına rağmen halkın yarısının kesinlikle sevmediği birine vermek bu ülkeye istikrar ve huzur getirir mi?  🙂 Bu kimin umurunda!!! Ama şuna inanıyorum ki bu referandumun evetlenmesi Erdoğan dönemini Hayır’ın kazanmasından daha kısa ömürlü yapar.  Ülke açısından ise her iki olasılık da parlak olmayan bir geleceğe götürüyor bizi şimdilik.

Erdoğan her ne isterse (ama her ne isterse) ona vermeye hazır seçmen kitlesi bu referandumda evet çıkmasını sağlayacak. Ama bu demokrasi ve seçimler anlamında muhtemelen ona yaptıkları son iyilik olacak.

Saatler dakik… Kurallar Kat’i..

Artık nedense üniversiteye giriş sınavları pek gündem olmuyor. Eskiden sınav soruları hakkında yorumlar yapılırdı, sorular çözülürdü, programlar yapılırdı, vesaire…

Bu sene üniversite sınavı 10:00’da başlıyormuş ama 09:45’ten 1 dakika bile sonra gelenler içeri alınmamış.

Sınavla ilgili 2 gündür yapılan haberler sadece bu konu üzerine. Çeşitli TV kanallarının gösterdiği sınava alınmayan gençleri izlerken polislere kızdım elbette. Ben olsam 09:50’de gelen o genci her ne pahasına olursa olsun sınava alırdım. Sabah yataktan inisiyatif almak için kalkıyoruz hacılar. Sonra yalamaya devam edin yine, zaman çok…

Ama işin bir de şu yönü var. Şu yazıyı yazdığım saat yaklaşık 00:30 gibi ve yaşı 7’den küçük bir çocuğun sesini duyuyorum. Bu yıllardır, izolasyonu iyi olmayan apartmanlarda deneyimlediğim bir durumdur.. Biz geç yatan ve geç kalkan; hadi tembel demeyelim, zamanı iyi kullanamayan insanlarız. Şimdi bu paragrafın yazının konusu ile ilgisini çözme konusunda yardıma ihtiyacın yoktur diye umuyorum kafası sisli Türkiyem..

Saatlerle hunharca oynandığında, şu sütü her işte kullanılan hayvanlar gibi seyredip üç kuruş kazandığın işin için gecenin bir yarısı yatağından kalkıp geri zekalıların cirit attığı bir trafiğin içine dalan da sensin. Gıkın da çıkmadı ve aziz Türkiyem. Bu vakur duruşundan cesaret alanların yaptıklarını da şimdi hep beraber izliyoruz. Gerçi hep beraber izlediğimizden şüpheliyim canım Türkiyem de bu başka bir mesele…

Her ne olursa olsun, 5 dakika geç kaldı diye sınava alınmayan gençlere çok üzüldüm. Bir İsviçre’de, bir Japonya’da, bir Almanya’da yaşıyor olsak, başının üstünde hasbel kader kafa taşıyan herkesin kurallara riayet ettiği bir toplum olsak, onu geç güzel kardeşim, zamanın bir anlamının, bir değerinin olduğu bir toplumda yaşıyor olsak, o beş dakika için bir sene daha çalışın diyeceğim tüm soğukluğumla da, yok be kardeşlerim. Sümüklü bir sünepenin müritleri sizin girdiğiniz ve gireceğiniz bu sınavların sorularını yıllarca çalıp tüm memlekete ayar veriyorlardı.. Şimdi size reva görülen bu katı güvenlikler sizin gibi kendi halindekilere ucuz artistlik yapmak için. Yarın başka bir sünepe gelse ki emin olun geliyordur, ona yalama çekecek çeyrek porsiyon adamların hikmetlerinden sual edilmeyecek yöneticiler oldukları bir memleketin mensuplarıyız. O yüzden aramızda bir beş dakikanın mevzusunun olması ayıptır kardeşlerim…

Bu yukardaki cümleler için de yardım gerekiyorsa ben hep buradayım benim canım necip okuduğunu klozetin çıkışından anlayan Türkiyem…

Avrupa Avrupa Duy Sesimizi…

Olaya gel arkadaş: Bizimkiler Avrupa kapılarına dayandı. “Başkanlığa Evet” toplantılarında bağırıp çağırmak istiyorlar.. Oradaki Türk azınlığın hatırı sayılır bir kısmı da bu bağırıp çağırmayı canlı dinlemek istiyor muhtemelen.. Ama nedense ırkçı, faşist, Nazi kalıntısı Batılı yöneticiler bizimkilere kıllık yapıyor.

Almanya ortalama zekaya sahip herkesin görebileceği şekilde rengini belli etti ama durumu da idare etti arkadaş, ne derseniz deyin.. Çünkü milyonlarca Türk vatandaşına ev sahipliği yapan bir ülkedir ve derdi bu belaya bulaşmamaktır, atar yapmak değil. Yöneticilerin kişisel hırsları için ülke çıkarlarını tehlikeye atmak Ortadoğu’ya has bir gelenektir, Avrupa’ya ait değil.. Çünkü ancak Ortadoğu’da din ile motive edilmiş kalabalıklar bulabilirsiniz, yöneticisinin çıkarı için kendi çıkarının hiçe sayılmasını alkışlayan aptal kalabalıkları…

Hollanda daha “idealist” çıktı. Adamlar önce bizim Dışişleri Bakanı’nın uçağına iniş izni vermediler, ardından Almanya’daki bir başka bakanımızın kendi topraklarına karayoluyla gelişine engel olmaya çalıştılar.

Bakanlarımıza bir başka ülkenin böyle davranması şık değil, gururumuzu okşamıyor en azından.. Bunu kabul ediyorum.. Sebep ne olursa olsun Türk Devleti’nin bir yöneticisi böyle adi suçlu muamelesi görmemeli. İtin hatırı yoksa sahibinin hatırı vardır. Evet de, bizimkiler o hatırı epeydir fazlasıyla kullanıyorlar ve sanırım artık sınırına geliyoruz.

Bir de şu açıdan bakın. Avrupa ülkeleriyle bu hırlaşma burada oturan zavallı bir vatandaş olarak sizin çıkarınız için mi yapılıyor?  Almanya’dan kara yolu ile Hollanda’ya geçme mücadelesi veren aile bakanımız sizin yaşamınıza ne tür bir olumlu katkı sağlamak için bu işe kalkışmış olabilir?  Biz bir üstteki paragrafta yazdığım gibi, Türk Devleti’ni temsil edenlere her ne olursa olsun saygı beklemeye devam edeceğiz elbette, bunun istisnası yoktur da, bu hassasiyet iki taraflı olsa; o temsiliyeti taşıyanlar da biraz devlet insanlığı ciddiyetine sahip olsalar, asil bir milleti temsil ettiklerini belli etseler daha doğru olmaz mı?

Çok mu karışık yazıyorum arkadaş? Şu anda bırak kabineyi, mecliste  olan herhangi bir iktidar politikacısı, Reis’in gözüne girmek, dikkatini çekmek ya da sırf gazabına uğramamak için inansa da inanmasa da belli bir şekilde davranmak, paralı askerlik yapmak zorunda mı yoksa değil mi? Ne cevap verirsiniz buna? Bu kadar çok kişinin aynı şeyi söyleyebilmesi, bizim memleket için kuşku uyandıran bir durum değil mi? Yoksa hepimiz buna inanacak kadar aptal mıyız?

Sayın bakan, ilgi alanına giren her konuda bu memleketteki tüm sorunları çözmüştür de sıra Hollanda’daki Türk kökenlilere her ne pahasına olursa olsun (devlet itibarı) hitap etmeye mi gelmiştir?

Demokratik bir hak olduğundan söz ediliyor.. Bu memlekette tam şu anda, kendileri gibi düşünmeyen insanlara, özellikle de kamu algısını etkileme kapasitesi olanlara neleri reva gördükleri ortadayken “demokratik bir hak” tan söz edebilmek, sanki o hak ellerinden alınıyor gibi mağduru oynamak bizi asıl dünyaya rezil eden şeydir.

Burada, kelimenin tam anlamıyla ne söylersen söyle, ama öyle böyle değil, her ne söylersen söyle,  heyoooo diye alkışlayan ve bunlara inanan insanlara muamele etmek kadar basit değil demek ki Batı ile uğraşmak.. İşte size muhalif olan pek çok insan tam da bu yüzden sizinle Batı arasındaki bir çatışmada sizden yana olmuyor aslan parçaları..

Hem bir de şu demokratik hakkın şöyle bir tuhaf yanı da var: Arkadaş, konuşuyorsunuz da ne anlatıyorsunuz? Tahammül ediyor, Reisinden tut da TV’ye çıkarılan dalkavuğuna kadar bir sürüsünün konuşmasını, oyu ortada bir seçmen olarak dinliyorum. Neden evet demem gerektiğine dair elle tutulur tek bir cümle duymuş değilim. Duysam gelip buraya yazarım, bundan emin olabilirsiniz. Sayın Bakan ta Hollanda’lara kadar gidip saçma sapan şeyler söyleyip, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanların bile geçersizliğini görebileceği şeyler anlatıp bizi daha çok rezil etmekten başka ne yapmış olacak?

Tüm bu tiyatroların, yeni bir mağduriyet yaratmak ve iyice alıklaştırılmış kitlenin batı düşmanlığı cephesinde toplanmasını sağlamaya çalışmaktan başka bir amacı yok. Kuru sıkı yapılan atarlar nasıl olsa bir küsur ay sonra unutulacak.. Heyooo yapan kitlenin içinden hiç kimse  de  çıkıp zaten “ama reis geçen ay böyle demişti hani ne oldu o tavırlar” demeyecek. Yani bu tutarsızlıklar, bu kısa vadeli çakallıklar siyasi bir risk de içermiyor.. O zaman dansa devam işte…

Biraz kaba bir tabir olacak ama dünya bizim yeni yönetim şeklimizin neye benzediğini, kısaca ne mal olduğumuzu artık anlamış gözüküyor. Peki ne yaparlar? Hiçbir şey.. Bu ülkenin demokratik, çağdaş bir ülke olması Batılıların umurunda değildir elbette. Çıkarları ile doğruları arasında gider gelirler. Biz de yönetimimiz tarafından rehin alınmış vatandaşlar olarak bu rezilliği utana utana izleriz. Aramızdan önemli oranda bir kalabalık da Osmanlı hayalleriyle Batı ile rekabet edildiğini düşünüyor ki bu daha moral bozucu bir şey esasında. Sayıları her şeye rağmen git gide azalsa da bu tiyatro bu arkadaşlar için oynanıyor. Gururla izleyip bol bol boş atar yapabilirler…

Evet-hayır

Lafın gelişi değil, memleket gerçekten çok amansız dertlerle boğuşmaktayken, bunların hepsini bir kenara koyup bize Başkanlık Sistemi diye bir şey dayattılar. (Dayattılar bence burada eksik bile kalan bir fiil, çünkü bu kışın gündemine bakarsanız, terör, dış askeri operasyonlar, döviz kuru, işsizlik, cari açık ve tartışmalı hukuk kararları gibi sorunları olan bir memleket göreceksiniz. Aylardır tartışılan şey ise : Başkanlık)

Bu başkanlık tabiri pek faydalı gözükmedi sanırım ki adını yeni cumhurbaşkanlığı sistemi diye değiştirdiler.

Ayrıntılara girmiyorum. Bu değişikliğe konu anayasa maddelerinin meclisten nasıl geçirildiklerini çoğunuz görmüş ve eminim olanları şaşkınlıkla izlemişsinizdir. Kavgalar dövüşler hep oluyordu zaten de, şu verdiği oyu gösterme gereği duyan vekiller, hatta eski bakanlar meselesi bize ne kadar demokratik bir meclis tarafından temsil edildiğimizi anlatmaya tek başına yetecek bir örnekti.

Şaşaalı hukuk terimlerini anlamak zorunda olmayan pek çok insan bu baskının, bu acelenin bu bin tane mesele dururken bu gündemi dayatma aceleciliğinin bize söylenmeyen bir sebebi olduğundan muhakkak ki şüphelenmiştir.

Böyle böyle, 16 Nisan’da bir referandum yapma aşamasına geldik. Referandum dediğin, “önerilen anayasa maddeleri değişikliğinin yapılması konusunda tercihiniz nedir?” gibi basit bir soru. Ve bu basit sorunun iki seçeneği var: Biri evet, diğeri hayır.

Bu soru size, vergilerinizle parasını ödediğiniz bir oy pusulasına mühür basmanız beklenerek soruluyor. Geçerli bir oy için iki seçenek var: Biri evet diğeri hayır.

Başlarda o da ne? En yüksek makamlardan “hayır diyecekler PKK’ya hizmet ediyor”, “evet dersek memleket uçar, hayır çıkarsa kaos olur”, “evet çıkarsa terör biter / (hayır çıkarsa bitmez)” , “hayır diyenler Fetöcü, bölücülerle iş tutan hainler” açıklamaları duyduk.

Bu beyanatları ilk duyduğumda buraya gelip bir yazı yazmayı düşündüm. Şöyle yazacaktım: Madem hayır demek hainlik, bölücülük, terör destekçiliği. O zaman niye iki seçeneğinden biri hayır olan bir oylama yapıyoruz ki? Tabi ne hükümet sözcüsü, ne Cumhurbaşkanı ne de bunu söyleyen bir başkası konuşurken biri çıkıp bunu sormaya cesaret edemedi.

Yeri gelmişken, son zamanlarda tecrübe etmeye başladığımız bir şeyi burada not etmem lazım. Ben şimdi yukarıdakileri yazdım ya, bunlar kabaca 2-3 haftadan beri duyageldiklerimiz. Ama iktidara yakın kesimde şöyle bir huy, meziyet, (ne derseniz deyin) gelişti: Gerektiğinde, 2-3 gün öncesinde olmuş bir olayı samimi şekilde unutabiliyorlar. Bak, görmezden gelmek demiyorum,

u-nu-tu-yor-lar!

Buna farklı hadiselerden söz ederken, farklı insanlarda rastladım. “E daha bir ay önce Cumhurbaşkanı şöyle demişti ya” diyorum, adam suratıma bakıyor. Artık bunlara nasıl bir propoganda yapılıyorsa, olan olayları unutabilmeleri de sağlanıyor. Buna kendi liderlerinin sözleri de dahil. O yüzden, “hayır diyenler PKK ve fetö ile aynı cephede, onlara hizmet ediyorlar” dendiğini de “hatırlamayacak” arkadaşlar olabilir. Hatta bazen bu hatırlamama durumu karşı tarafı yalancılıkla ithama varabiliyor. Aman ha diyorum. Bir zahmet interneti kullansınlar.  Şifa niyetine böyle bir egzersiz lazım zaten bence..

Şimdi gelelim benim bu mesele ile ilgili not etmek istediğim asıl konuya: Aradan geçen 15-20 günde, hayır oylarının evet oylarından fazla olduğu gibi bir kanaat oluştu. Hemen kimde oluştu diye ortaya atlamayalım güzel insanlar. Bende değil, iktidar kanadında böyle bir kanaat oluştu… Hükumet sözcüsü sıfatı taşıyan bir adamın bire bir bir söyleşide gazetecinin kendisine sorduğu “peki hayır çıkarsa hükumetin tavrı ne olur” şeklindeki sorusuna vermediği cevabı izleme ayrıcalığınız olabilirse benim bu kanaati kendi niyetimden türetmediğimi anlarsınız.

Genel hava zaten, evet’in çok mantıklı olmasa da birilerine reaksiyon olarak verilmesi gerektiği şeklinde esiyor. Hayır için ise daha düz, basit bir mantık çalışıyor. Sıradan insan için hayır tezinin sebeplerine vakıf olmak çok daha kolay. Evet ise sloganlar üstünden yürüyor gözüküyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın bitmek bilmez karizması burada bol bol kullanılıyor. Ancak yine de görmezden gelinmesi gereken bir çok çelişki var.

Şimdi hayır evetten önde gidince, hep kazanmaya alışmış iktidar cephesi ne yapacak ya da şu anda ne yapıyor onu görmek çok öğretici olacak. Parasını verip kendimizi ölçtürdüğümüz kredi derecelendirme kuruluşuna bile “ben milletim ne der ona bakarım milletiiiiiim” diye millet egemenliği vurgusu yapan Erdoğan, millet bu kez önüne konan seçeneklerden onun istediğini seçmeyince buna saygı gösterecek mi göreceğiz.

Her meselede milletin tercihi vurgusu yapan Erdoğan görünen o ki bu kez milletin tercihi istediği yönde gözükmeyince o tercihe saygı duymak yerine elinden geldiğince onu manipüle etmeye çalışıyor.

Bundan sonra eğer fırsatım olursa bu tercih manipülasyonları üzerine notlar alacağım. Akla ilk gelen şeyler devlet imkanlarının hoyratça evet propogandası lehine kullanımı, referandum konusuyla alakasız alanlarda olacaklara vurgular, popülist ekonomik eylemler, bolca mağduriyet, geçmişin karanlık günleriyle münasebetsiz mukayeseler, tehlikeli kişilerin hapse atılması, satın alınabileceklerin alınması vs şeklinde yürüyecek.

Dikkat etmiyor musunuz? Ana akım haber kanallarında günde birkaç tane danışman canlı yayına çıkıp “soru” cevaplıyor. Cumhurbaşkanının ne çok danışmanı olduğunu keşfettim. Bir iki tanesini biliyordum 🙂

AKP bir anket partisidir. Mart ayı içinde oy dağılımının seyrine göre verecekleri reaksiyon da değişecek, göreceksiniz. Hayır önde gitmeye devam ederse hırçınlığın dozunun artacağını, hatta birilerinin teorilerine göre referandumun bile iptal edilebileceğini birer olasılık olarak buraya not ediyorum.

Son olarak da, siyasal İslamcıların karakteristik bir özelliği de burada belirleyici olacak: Tüm doğruların genel geçer olması. Yani fayda umulan her güçle ve grupla ittifak kurulup geçmişteki herhangi bir söylemin tam tersi anında yapılabilir. Bunu özellikle dış siyaset açısından söylüyorum ama kürt oyları için de yemeyecekleri halt yok.

İnandığım şeyi söyleyerek bitireyim: Evet çıksın diye her şeyi yapabilecek insanlar tarafından yönetiliyoruz. Aslında Erdoğan’ın başkan olması bunlar için hayati bir şey değil. Kaç aydır zaten bir OHAL düzeni içinde yönetiliyoruz ve KHK’ler ile istediklerini yapabiliyorlar. Bence asıl kaygı kaybetmeye başlamanın ayak seslerini duymaktan kaynaklanıyor.

Neredesin Güneş?

Güneş hiç sevmediğim bir şey değildir.
Güneş sevmediklerimden biri değildir..
Hatta düşünüyorum da.. Basbayağı seviyorum ben güneşi.
Bu sabah, ben soğuk denizin üzerindeyken.
Güney doğudaki dağların arasından gözüktüğünde saat 08:27 idi.
Yanlış olan sen değilsin, benim saatim diyesim geldi.
Besbelli bir süre daha randevulara geç kalacak.
Ben gemiden indiğimde bile henüz ışıkları suya vurmuş olmayacak.
Sokakların arasına sinmiş el değmemiş soğukla başbaşa bırakacak bizi.
Tüm boşlukları kaplayan, arabanın içine dolan, değdiği şeylerin yüzeyinde kırağı denen bir donmuş su tabakası bırakan o cisimleşmiş soğukla!
Düşünüyorum da, güneşi seviyorum ben.
Sabahları bilhassa..
İçkiyi akşamları sevip sabahları nefret etmenin benzeri.. Yaz öğlenleri ondan nefret edip kış sabahları arıyorum güneşi.
Rus hatunların “güneşim” iltifatından hoşlandıklarını söylemişti Rusça öğrenmeye çalışan bir yakınım.. Anlıyorum şimdi, esaslı iltifatmış…
Güneş tam tepedeyken saatin 12 olması hangi ayda olursa orası buranın standart zaman dilimi oluyordu hatırlamıyorum. Ama bu ülkede eskiden İzmit’ten geçen meridyenin saati kullanılıyordu ve şimdi anlıyorum ki kışları bu bize oldukça uygun bir saatmiş.
Şimdi, bu kara kışta 60 dakika doğudan geçen, muhtemelen ülkemiz sınırlarına bile düşmeyen bir meridyenin saatini kullanıyor olmanın mantığını anlamıyorum. Nüfusun çoğunluğu ülkenin batısında yaşıyorken üstelik..
Elektrik tasarrufu konusu bence ayrı bir budalalık. En basitinden, su şebekelerine harcanan elektrik bile kat kat fazladır aydınlatma tüketiminden. Akkor ampullerle kuluçka makinesi ısıtıyor artık insanlar…
Daha bunlar iyi günler. Şeb-i yelda bile gelmedi henüz. Karlı günler var önümüzde…
Benim gibi buz gibi havada bile terleyebilen, genelde üşümek diye bir sorunu olmayan birine sabah ayazına lanet ettiriyorlar. Bundan çok daha erken kalkıp başka bir şehre işe gittiğim sabahları hatırlar oldum son bir aydır. Motosikletle gidiyordum o zamanlar, bunu da not edelim.
Hayatımın büyük bir kısmında sabahın körü denecek saatlerde uyandım hep. Tatillerde bile erken kalktım. Neredeyse hiç çalar saat kullanmadım. Artık kullanıyorum. Belki de yaşlanmışımdır. İnsan yaşlandıkça uykusu hafiflemeli değil miydi, bu bilgi de mi yanlışmış?

Bunlar kolay yazılar.. Böyle budalaca şeylerin sorgulamasını yaparken insan yazı yazdığını hissetmiyor. Ama ne yapalım. Yıldan yıla böyle olduk işte. Belki ileride bir şeyler değiştiğinde biri bu yazıyı okur ve son paragrafımda ne demek istediğimi anlar.

Post Truth

Ortalarda “post-truth” diye bir tabir dolaşıyor bir süredir.
Trump’ın seçilmesine “öfkeli” bir kesim bu tabiri özellikle feleğe söver gibi kullanıyor, dikkat ediyorum.
Bir kere, af buyurun ama sikerler o işin postunu! Ne demek lan post truth?! Politikacıların tıpkı finans kuruluşları gibi, kendilerini işleyişin en üstünde görmelerine karşı, o kitabın başlığındaki şekliyle “öfkeleniyorum”.
Muhabbet kuşunun aynada kendi aksini seyretmesi gibi telefonda kendi kendine sırıtma budalalığı gibi sosyal medya “çılgınlık”larına karşı nasıl geri kafalı isem…
Post-truth olayına da geri kafalılıkla yaklaşıyorum.
Ee, ne de olsa liberalizm öldü arkadaşlar…
Alınan vergiler, kamu yararına harcanması gerekirken başka işlere harcanan hesapsız bütçeler son derece gerçek iken politikacılar gerçeğin ötesine geçmecilik oynayacaklar, ben yapılandırılmış vergi borcumu ödeyip konjonktür seyredeceğim, e mi?
En kibar tabiriyle…
Sikerler o işi…
Ha, biz hiçbir alanda markalaşamadığımız için bu post truth olayını da, muhtemelen icat etmiş olanlar biz olmamıza rağmen başkalarına “tanımlattırdık”.
Baklava ya da Türk kahvesinden daha garanti bunu bizim keşfetmiş olduğumuz.

Cumhurbaşkanımızı seyredin.

“Herkesin evinin önünde bilmem kaç tane araba, bu israftır” deyişini görün.
Yıllardır büyüyen ekonomimizin bir tüketim ekonomisi olduğunu, tüketim malı ithalatına dayandığını, Erdoğan’ın yıllardır bunun ekmeğini yediğini ama şimdi para bolluğu bitince kur yükselince birdenbire “israf”ın keşfedildiğini, onun da ne hikmetse sadece vatandaştan beklendiğini düşünün.
Tamam, bunlar biraz karmaşık oldu. Böyle düşünmeyin. Şimdi, devletin çılgınlar gibi almaya devam ettiği makam araçlarını düşünün. Kiralık olanları falan da hesaba katın. Çok büyük bir olasılıkla siz de defalarca tanık oldunuz buna. Hatırlayın: İş yerinizde çaycı yapmayacağınız adamların çakarlı arabalarla falan gezdiği sahneleri hatırlayın.
Ve Cumhurbaşkanı’na geri dönün: Bu kadar araba israf ya hu!
İşte buna post truth deniyor.

Şimdi, AVM vesaire yerlerde dövizle kira alınıyor, buna son verin, TL kullanın deyişine bakın. Sonra davulla zurnayla açılan, ilk bayram bedava olan körfez köprüsünü düşünün. 35 dolar + KDV araç başı geçiş taahhüdünü hatırlayın. Aman Allahım! Devletimiz yıllarca sürecek bir taahhüde dolar kuruyla girmiş. Üstelik, dolar bazında da artış öngörmüş. Ocak 2017’de taahhüt 40$ olacakmış! Geçen araç sayısının taahhüdün kaçta kaçını karşıladığını, şu anki 88 liralık geçiş ücretinin farkını bile devletin ödediğini şimdilik bir kenara koyalım.
Gerekirse yasal düzenleme yaparız, TL ile kirayı zorunlu yaparız diyen Cumhurbaşkanı’na geri dönün.
İşte bu da post truth’tur.

Şimdi, dolar ucuzken meydanda ahkam kesenlerin dolar 3,50 olduğunda “vatanınızı seviyorsanız elinizdekini bozdurun, dolar alan haindir” demelerini görün. Daha bir hafta önce “egonomi çok eyi, dolar ister dolsun ister dolmasın, elalemin parasından bize ne” dediklerini hatırlayın. Dövizini boz diye ilan panolarına bir göz atın.
Bir yandan bunu üst aklın oyununa bağlayanlara bakın. 15 Temmuz’da tankla yapamadıklarını dolarla yapmayı deniyorlar diyenlere bir bakın. Diğer yandan bu bize has bir şey değil, dışarıda olanlar yüzünden diyenleri not alın.
Sonra, Türk Lirası’nın Suriye Lirası karşısında bile kısa sürede %10 değer kaybetmiş olduğunu görün.
Aha bu da post truth oluyor.

Yeniden Cumhurbaşkanımıza dönelim:
“Bir dedik iki dedik sabrettik, sonunda Suriye’ye girdik. Suriye’ye Esed’i ve onun zulmünü sonlandırmak için girdik” deyişini hatırlayın. Zaten çok zaman olmadı, balık olsanız unutmazdınız.
Sonra, dün “biz hiçbir kişi ya da ülkeyi hedef almıyoruz, biz terör için oradayız deyişine odaklanın.
Arada bir Putin görüşmesi var. Tabi bu bir post truth olmuyor, gerçeklere çark etme oluyor ama…
Savunan kitlenin savunduğu kişi kadar hızlı dönememesinden kaynaklanan bir post-truth effect hala sokaklarda kol geziyor, görebilirsiniz.

Havai fişeklerle AB müzakere tarihi almamızın kutlandığı günleri hatırlayın. Yandaş gazetelerin vizesiz Avrupa için tarih verdikleri manşetleri gözünüzün önüne getirin. Sonra mülteciler üstünden Kayseri pazarlıkları, “alnımızda enayi yazmıyor”lar, “ne kadar ekmek o kadar köfte”ler ve terörist Avrupa…
İşte bir diğer post-truth..

Bir çözüm süreci hikayesi var ki, kişiler üzerinden anlatınca gerçekten sınırları zorlayacak hardcore post-truth hikayeleri ile dolu bir bahis. Yazıyı zamanım olmadığı için uzatamayacağım. İkide birde “milletim ne der ben ona bakarım” diyen, sandığı en kutsal şey olarak gören insanların “basın özgürlüğünün sınırı benim sınırıma dayanıncaya kadardır” deyişini hatırlayın. Bak orası da enteresan..

Şu Fetö muhabbeti zaten her adımında bir post-truth hikayesi. Yazmak bile çok sıkıcı geliyor, kendi kendinize düşünün onu da artık.. Ayy, hain fetö, it fetö kandırdı bizi…

Böyle işte… Yaptığımız şey bir eleştiri gibi gözükse de aslında bir davranış şeklinin tanımlanması için örnekler vermekten ibaret. Post-truth denen bu yeni akımda, gerçeklere sadık kalmanız gerekmiyor. Politika zaten bir yanıyla hep böyleydi. Ekonomi nasıl ki üretimden bağımsız yerel alanlar yaratıyorsa kendine, politika da gerçeklerden bağımsız yerellikler yaratabiliyor. Sonuçta olansa şu: Üretmeden hiçbir şey olmuyor, gerçeklere dönmeden de hiçbir şey yönetilmiyor.

Yazık….

Yaşları 11 ile 14 arasında değişen 11 çocuk bir tarikat yurdunda çıkan yangında yaşamını kaybetti.
Bu yaşta çocukların tarikat yurdunda kalması yasal mı diye düşünürken…
Köylerindeki okulları kapatıldığı için mecburen ilçe okuluna geçtiklerini okuyoruz…
İlçedeki mevcut devlet okulunun yıkıldığını..
Çocukların da
Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu
isminde, Süleymancılarla bağlantılı olduğu söylenen bir yurda yerleştirildiklerini okuyoruz..

Yangın merdiveninin çıkışı kilitli olduğu için çocuklar binayı terk edemiyorlar. Cesetlerin bir kısmı yangın merdiveninde bulunuyor.

Bu arada, telefonla canlı yayına bağlanan belediye başkanı “itfaiye denetimi” sorusuna sinirlenip bunu soran gazeteciyi azarlıyor. “Çok zeki(ce) sorular sorduğunuzu zannetmeyin” diyor.

Tabi ya, belediye suçlu değil, itfaiye suçlu değil, yurdu işletenler suçlu değil, devlet hiç suçlu değil…

Her zamanki gibi ölenler suçlu… Bunu şimdilik açıkça söyleyemiyorlar. Böyle giderse o günler de gelecek.
Zaten ölüm ve fıtrat kelimelerini içeren cümleler bu anlama gelmiyor muydu?

Bu memlekette idareci olmanın en güzel yanı “sorumsuz” olmaktır. Artık bahsetmeye bile gerek yok..

Dini cemaatlerin yurtları genelde boydan boya halı kaplıdır. Daha girişte ayakkabılarını çıkarıp girersin. Böyle yerlerde idareciler dini eğitime göre oluşmuş bir hiyerarşiden gelir. Orada kalmak zorunda kalmış zavallı çocuklara duyduğum üzüntüden, doğru dürüst yazamıyorum bile.

Onlara öte tarafta cennet vadeden ahlaksızlar onların bu dünyadaki taptaze yaşamlarını cehenneme çeviriyorlar.

Hepimiz bu ahlaksızlığı seyrediyoruz.

Dincilere mürit lazım.

Gücü okumaya yetmeyen insanların çaresizliğini sömürüp, genç beyinleri köreltmeye ihtiyaçları var. Başka nasıl var olacaklar ki?

Onlara kızamıyorum bile.. Şeytan azapta gerek…

Kötü olan, devleti yönetenlerin de bu sömürüde bir çıkar görmeleri, çocukları tarikatların kucağına atmaları. Siyasal İslam diye bir şeyin birkaç sene daha hayatta kalabilmesi için belli tipte insanlar yetişmesini istemeleri…

11 yaşında yatılı okuyan çocuğun canını koruyamıyorsun…

Onu dini bir cemaatin yurduna teslim etmişsin…

Ama bakıyorum, bu faciaya yayın yasağı koyuyorsun.

Kaçak bir yurtta yanarak ölen 12 insanın haberlerine yayın yasağı koymakta nasıl bir kamu yararı var?

Biz bunu bilmeyince yanan çocuklar geri geleceklerse alın benim hafızamı silin.

Ahlaksız herifler..

9 çocuğun cenazesini bir ambulansa doldurup götüren ahlaksız herifler…

Yangını söndürmeden haberine yasak getiren, ahlaksız herifler….

Yazık bu ülkeye ki sizin gibilerin ellerinde…

Diyanet 6,6M TL'ye müftülük binası açtı

Diyanet 6,6M TL’ye müftülük binası açtı

Tecavüzcülere af!

Çocuk tecavüzcülerine af getiren bir yasa maddesini bir gece vakti meclisten geçirmişler.
Önergeyi veren milletvekillerinin isimlerini haberde okudum.
Bunlara oy veren herkesi tebrik ederim.
Memleketin bunca sorunu varken sapıkları kurtarma peşine düşmüş, bunun için, belli ki kapasitelerini zorlayarak bir metin yazmaya çalışmış bu adamların orada yer işgal etmesine vesile olmuş herkesi tebrik ederim.
Sümüklü bir sünepenin dummy’leri tarafından “kandırılabilmiş” bir siyasi oluşum yeri geldiğinde birilerinin işini görmek için çok gözü kara hareketler yapabiliyor. Bunun da adı siyaset…
Ve bu siyaseti yapan, destekleyen herkes eminim şu anda eseriyle gurur duyuyordur.
Yazacağım her şey açıkça bir nefret suçu içereceği için yazıp yazıp siliyorum. Bu yüzden tuhaf, verimsiz bir yazı oldu bu.

Malumunuz, bir devalüasyon geçiriyoruz. Bu işi tek başına başbakanın stand-up gösterileriyle geçiştirmeyi yeterli görmeyip..
Oyuna, toplumun büyük bir kesiminde şok etkisi yaratacak bir düzenleme ile olumsuz yönden bir “dikkat çekme” numarası da katıyorlar diye düşünüyorum.

Belki de içeri daha çok Fetöcü atabilmek için çocuk istismarı gibi gayet “normal” suçlar işlemiş insanları dışarı salmaları gerekiyordur. İşin lojistik kısmını küçümsemeyin. Bu devlet, cezaevine koyduğu mahkumlarının toplu firar etmesinden korkup, gelecek bir hava desteğine karşı cezaevlerine uçaksavar yerleştirecek kadar kafası karışmış durumda şu sıralarda..

Ya da hatırlı bir kişinin bir davası vardır ve kanun bunun için yapılıyordur. Hukuk bu topraklarda genelde bu işe yarar. Buna “olmaz” diyecek kadar naif insanlar Güven İslamoğlu’nun yüzerken suyunu içtiği akarsular gibi gözüküyor gözüme.. Ama açıklama yapmayı da gerekli bulmuyorum. Hem tecavüzcü-tacizci insanların muhafazakarlıkları baş döndürücü bir ilişki, biliyorsunuz.

AKP’nin, toplumun belli bir kesiminin algılarını manipüle etmek için yapmayacağı iş yok. Bu, genellikle görevin kolay kısmı oluyor. Çünkü bu kitle özellikle son bir kaç yılda, herhangi bir şeye inandırılabilme eşiğinin düşmesi konusunda tarihe geçecek bir performans sergiledi. Öte yandan, diğer kesimin algısıyla oynama yöntemleri, evrensel insanlık değerleriyle çelişen eylemlerde bulunup onların tepkisini çekmek ve toplumu daha da bölmek şeklinde icra ediliyor ve en az birincisi kadar pis bir iş. Ama bu işe gönüllü sayısız adam var. Burası Türkiye. Tekrar hoş geldiniz. İspatlamazsan şerefsizsin diye bağırıp ertesi gün belgesi yayınlandığında umursamazca hayatına devam edecek kullanışlı ahlaksızlarla dolu bir memleket burası. Elinizde belli bir güç tuttuğunuz sürece 13 yaşında kızları tecavüzcüleriyle evlendirmeyi öneren bir kanun maddesi bile hazırlatabilirsiniz. Hem İslam’da da varmış. Bu her türlü muhalefeti bastıracak eşsiz bir savunma yöntemidir. Çünkü bir şeyin dinen caiz olduğunu söylediğinizde teknik olarak onu eleştiren herkesin karşısına inanan bir çoğunluğu koymuş olursunuz. Ülkemize tekrar hoş geldiniz. Ha bu arada gerçek İslam bu değil diye düşünenlerdenseniz kesinlikle böyle şeylerin sizin gibi aptallar yüzünden hayata geçebildiğini de bir gün anlayabilmenizi dilerim. O gün sizin için çok utanç ve azap verici olacaktır. Bu adamları böyle pervasızlaştıran herkesin bir gün bunun utancını yaşaması dileklerimle..

27

Dün akşam arkadaşımın evinin önünde biraz oturduk. Hava ne güzel falan diye konuştuk.
Sonra arabaya bindim. Termometre 27 dereceyi gösteriyordu. Durduğu yerde mi ısındı lan bu diye düşündüm.
Saat 7’ye geliyordu ve hava çoktan kararmıştı.
Yolda sürekli termometreye baktım. Bir süre daha 27 derece göstermeye devam etti. Sonra 25 oldu.
Kasım’ın 9’uydu.
Aklıma, Trump’ın seçimi kazandığının ilan edildiği saatlerde New Scientist’in attığı tweet geldi:
“Başkan Trump”, tehlikeli derecede daha sıcak bir dünyadan kaçışımız yok demek. gibi bir şey yazmışlardı..
Küresel ısınma, en korktuğum mevzulardan biri. Bu yaz olanlardan sonra haksız da olmadığımdan emin oldum.
Biz bu küresel ısınma hadisesinin tüm sorunlarını çözmüş, uygar, gelişmiş ülkelerin “lüks” bir derdi olduğunu düşünüyoruz ya, fena yanılıyoruz. Bu iş bizi onları etkilediğinden daha beter etkileyecek. İş başa gelmeden de kimse niye olduğunu bile anlamayacak korkarım.
Kaldı ki bu kez öyle bir sorunla yüz yüzeyiz ki, onun tam olarak ne olduğunu bile bilmiyoruz.
Küresel ısınma hakkında duyduğum en vurucu söz şu olmuştu: “Daha önce buna benzer bir şeyi yaşamadık. Neler olabileceğini bile tam olarak kestiremiyoruz.”
Neden böyle, biliyor musunuz?
Çünkü şu anda bildiğimiz her şey son derece kararlı bir iklim ortamında gelişti! Biz kendimizi bildik bileli sıcaklık hiç değişmemişti!
Geriye doğru gidersek, Cumhuriyetin ilanı, Osmanlı İmparatorluğu, Cengiz Han, Hz. Muhammed, Hz. İsa, Roma İmparatorluğu, Antik Yunan, Hz. Süleyman, yazının bulunuşu, Gılgamış Destanı, Mısır mumyaları, insanların yerleşik yaşama geçişleri, tekerleğin icadı ve ilk tarım faaliyetlerine kadar makarayı başa sardığımızda bile havanın aynı sıcaklıkta olduğunu görüyoruz. Bu, 11 bin yıl kadar bir zaman ediyor!
Bu kadarlık bir süre zarfında Dünya’nın ortalama sıcaklığı -/+ 1 derece içinde salınmış. Hiçbir belirgin değişim olmamış.
Oysa sadece 1990-2016 arasındaki değişim 1,5 dereceden fazla.
Bilim insanları bu değişimin grafiğine hokey sopası diyorlar!
İyimser bir senaryoyla, sadece 2100 yılında Dünya’nın ortalama sıcaklığı uzun dönem ortalamasının en az 2 derece üstüne çıkmış olacak.
Kısacık bir sürede daha önce görülmemiş bir değişim meydana geliyor, hatta geldi bile.
Neler olacağını ve bunun bizi nasıl etkileyeceğini bu yüzden tam olarak öngöremiyoruz.

Benim bir Kasım akşamı termometrede 27 görmem şu anda yaşamımda hiçbir şeyi değiştirmiyor gibi gözüküyor. Belki de gerçekten öyledir. Zaten bu işin bizden daha çok müsebbibi olanlar bile son derece kararsızlar.. Kongre salonuna dışarıdan kar getirip, kartopu yapıp “hani lan küresel ısınma vardı” diyenler de onlar, senelerdir uydular ile, tüm kürenin sıcaklıklarını bölgesel olarak izleyenler ve karşımıza korkunç haritalar çıkaranlar de onlar.

Trump bize Fettullah’ı iade ettiği sürece shale gas lobisine istediği peşkeşleri çekebilir. Doğu Akdeniz Havzası’nın küresel ısınmadan ilk etkilenecek yerlerden biri olması takdir-i ilahi.. Kim ne derse desin, göklerden gelen bir karar vardır sonuçta, di mi!