Kategori arşivi: Güncel

Adam kazandı..

Amansız hastalığının son evresindeki annesinin üzerine engelli ruhsatı çıkarıp, ikinci araba olarak, 180 bin liralık bir arabayı ÖTV’siz alan komşu baktım arabalarının ikisinin üstüne de halı malı örtmüş. Bu arkadaş seçimin ertesi sabahı özellikle yanıma gelip benimle dalga geçmeye çalışmıştı. Bunca seneden sonra CHP’li de olmuşuz birilerinin gözünde çoktan diye düşünerek şok olmuştum.
Adam kazandı diye şaşırıyoruz, derdi de bize düştü biz üstlenmesek bile.
Benzin fiyatını, araba, bebek bezi, bilgisayar vergisini, devletin müsrifliğini, liyakatten uzaklaşılmasını, denetlenmeyen ve akıllıca yapılmayan kamu yatırımlarını, katledilen doğayı, bitirilen tarımı eleştirmişliğim var diye, seçimden sonra derbi maçı kaybetmiş taraftar muamelesi yapmak için bana geliyor böyleleri.
He gülüm ben kaybettim. Vergilerden bahsettiğim zamanki gibi sırıta sırıta dalga geçebilirsin. Zaten vergileri de bir ben veriyorum.
Gerçi adam da haklı. Benzer şeyleri duyduğu tipler hala oylar çalındı, hile yapıldı, İnce tehdit edildi vs. gibi açıklamalar peşindeler. Beni de onlardan sanıyor muhtemelen komşum..
Bu memlekette elinde kitap defter gördüğü adamı öğrenci sanmak gibi çok genel bir başka yanılgı da memleketin derdini önemseyen, derdini de ifade etmeye çalışan kişiyi politikacı/politik sanmaktır. Bana politikaya girsene diyen çok insana denk geldim. Oysa bunların biraz gözlem yetenekleri olsa, alt kademelerdeki politik maceranın düzgün konuşmaktan değil “düzgün susmaktan” geçtiğini, benim gibi biri heves edip bu işlere girse çok dayak yiyeceğini bilirlerdi.
Siyasal İslamcıların en sevdiği tiplerin gerçek islam bu değilciler olması gibi, bilemediğimiz bir sebepten mevcut iktidarı destekleyenlerin de bu komplocu muhalif tipleri rakip takımın taraftarı gibi sevmesi “sezgisel” bir durum diye düşünüyorum.
Ha, bu ülkede, onların anladığı anlamda “politika” konuşmanın aptallığın daniskası olduğunu halk bize bir kere daha gösterdi, ben kendi adıma dersimi aldım. Önemli olan da bu.

Millet Kıraathaneleri

Bizim ülkede politikacılar vizyonları ve zekalarıyla hatırlanacak insanlar olmuyorlar, genellikle. Ama şimdiki kadar akılsızlarını da pek görmemiştik desem yeridir. Cümleye böyle girince sadece son birkaç aydan en az beş tane örnek yazabilirim. Ama özellikle politikacı vizyonsuzluğuna örnek olacak bir şeyi not etmek için bu yazıya başladım: Millet kıraathaneleri.

Erdoğan seçmenlere seçim vaadi olarak kahvehane açacağını anlatıyor. Orada ücretsiz çay, kahve ve kek (evet, bu özellikle çok vurgulanıyor; kek) olacağını anlatıyor.

Bizim kahvehanelerin adı kahvehanedir ama çoğunda doğru dürüst Türk kahvesi bile içemezsiniz. Adı kahvehane değil de kafe olan yerlerin bir çoğunda en dandiğinden bir filtre kahve bile içme şansınız da yoktur. Bizim memlekette yüzbinlerce kahvehane vardır ama buralarda kahve namına içebileceğiniz şey hiçbir halta benzemeyen bir neskafedir.

Erdoğan’ın özellikle “kek” vurgusu yapmasının, zengin olmasının legal sebebi olarak gösterdiği Ülker bayiliği olabileceğini düşünmüştüm bir an. Sonra, bu millet kıraathanesi konseptinin babası kadın aşağılaması ve cinsel sapkınlıklarla dolu fetvalar veren bir din alimi olan bir belediye başkanının da içinde olduğu bir organizasyon şirketinin tescilli malı olduğunu görünce işin daha büyük olduğunu anladım. Erdoğan seçim vaadi falan vermiyor. Seçim formalitesi aradan çıktıktan sonra yapacağı yeni bir “hizmet”in yolunu yapıyor sadece.

Hepimiz delirmeden önce, işsizliğin sembollerinden birinin kahvehaneler olduğunu konuştuğumuzu hatırlıyorum. Hayal meyal, Çetin Altan’ın yüzbinlerce “erkek erkeğe” kahvehanesini gelişmemişliğimizin bir ölçüsü olarak arada andığını hatırlıyorum.

Politikacılar eskiden de çok akıllıca laflar etmezlerdi ama en azından yeni iş alanları açmak için bir şeyler yapacaklarını, insanların kahvehanelerde boş boş oturmasına karşı çalışmaları olduğunu falan anlatırlardı. Hayal meyal hatırlıyorum. Arada fabrika açma lafı dönerdi. Devlet nasıl fabrika açacak ki diye düşünürdüm üniversitedeyken. Solcu arkadaşlarıma bakınca devletin fabrika açmamasının açmasından daha kârlı bir tercih olacağını düşündüğümü de hatırlıyorum. Zaten kimse de ayrıntısına girmezdi bu işlerin. Bunlar şimdi başka bir dünyada, başka bir zamanda yapılmış muhabbetler gibi geliyor bana.

Yol, köprü, kanal, havaalanı, rezidans, irili ufaklı inşaatlar ve elbette AVM açmaktan başka bir yatırım mantığı olmayan adamların 16 senenin sonunda büyük proje olarak kahvehaneler açma fikri üretebilmeleri aslında çok mantıklı. Bu, 16 senelik bir vizyonsuzluğun geldiği noktadan başka bir şey değil. AVM’lerde araplar ve parayı nereden kazandığı belli olmayan uzaylı gibi tipler dolaşırken, işi, gücü, mesleği, cebinde parası olmayan, din ve Osmanlı masallarıyla kafası patatese dönmüş bir kitle için de bir takım inşaatlar yapılmalıydı. Millet kıraathaneleri, sıranın artık bu sınıfa geldiğinin göstergesi. Bu proje kitleler tarafından alkışlanmayı 3. havaalanından da çılgın garantiler ve imtiyazlarla yaptırılan köprülerden de çok daha fazla hak ediyor bu yüzden.

Futbol ve Para

Yaşadığım yer bu civarın insanları için gelmezseler ölecekleri bir yer. Şimdi Ramazan’dayız. Gündüz vakti bizim sahil gerçekten ilginç derecede tenha oluyor. Geçen akşam üzeri kızımla gezmeye çıktık. Bizim insan pazarı sahilde sanki amansız  nükleer bir kış yaşanıyor gibiydi.

Burası daha önce yaşadığım yerlerden daha tutucu bir yer mi yoksa genel bir trend olarak mı artık ibadet etme oranı arttı bilemeyeceğim ama herkes oruç tutuyor. Nereden bildiğimi sormayın ama burada esrarkeşler bile gündüz “niyetli” diyebilirim. Bu durumda kaçınılmaz olarak bu yaz günü öğleden sonra oldu mu insanlar balkabağına dönüşüyorlar. O yüzden öğleden sonra güneşin daha bir vicdansızca yaktığı bizim sahil tenhalaşıyor.

Akşam olunca, yani iftardan sonra durum değişmeye başlıyor: İftardan sonraki ilk saat içinde yüksek sesle müzik çalan ya da egzozu patlayan arabalar peydah oluyor. Bunlar sanırım anasının sofrasında oruç açıp yapacak işi olmadığı için kendilerini sokaklara vuran hayırlı evlatlar..

Bu öncü atakları sahil kenarında avare yürüyen tiplerin sayısının artması izliyor. Sonra bir bakıyorsun sahil yolunun deniz tarafındaki kenarına tampon tampona arabalar park edilmiş. Çoğu zaman gece yatmadan önce pencereden baktığımda henüz bu yasa dışı park kalabalığının bitmemiş olduğunu görüyorum.

Sabah işe giderken ise film başa sarıyor: Yol yine iki şerit olmuş ve sahil bomboş.. Sabahın huzurlu serinliği..

Bu akşam bu yaşam döngüsüne Türkiye Birinci Futbol Ligi’nin sona ermesi vurdu. Futbolla ilginiz olmasa bile lig bitti mi takımlardan birinin şampiyon olduğunu biliyorsunuzdur. Karım arka tarafta çocuğu uyutup salona gelince korna çalıp duran arabalar ve avazı çıktığınca bağıran serserileri görüp “bunlar mı şampiyon oldu?” diye hatalı bir soru sordu. Belki pencereden bakarken sallanan bir bayrağı görüp Galatasaray’ı kastetmiş olabilir ama ben o sırada pencereye uzaktım. “Bunlar” zamiri benim için çıkardıkları gürültüden başka bir şey adreslemiyordu.  Evet dedim, “onlar” şampiyon oldular. Hangi takım olduğu ne fark eder ki? Galatasaray yerine Fenerbahçe ya da Beşiktaş şampiyon olsaydı farklı bir sahne mi yaşıyor olacaktık? Aynı tipler yine aynı şekilde böğürüp duracaklardı. Sonuçta “bunlar” şampiyon oluyorlar işte..

“Bunlar”dan hep bahsetmek istedim aslında: Bende öyle bir şans var ki, sevmediğim ot hep burnumun dibinde bitiyor. Ayrıntısına girmeyeceğim ama yaşamımın çeşitli dönemlerinde yaşadığım yerler, sünnet konvoyundan maç kutlaması konvoyuna kadar türlü tip mobil kekonun önünden geçmekten zevk aldığı yerlere denk geldi. Bisikletle giderken düğün konvoyuna denk gelip, kenarda durup geçmelerini beklemek gibi şeyler yaşadım. Güzide kulüplerimizden birinin stadyumuna yakın bir yerdeki evimde gece boyu atılan mermilerden yorgun olanlar bizim yatak odamızı da ziyaret eder mi diye endişe ettim. 90’lardan kalma bir amplifikatörlü araba furyasının içine düştüm.  Her askere gitme dönemini en kral devre olarak ben de bilmek durumunda oldum. ( Rutininde çalışan bir MG3’ün sesini 20m’den duysa altını dolduracak ana kuzuları 20 bin liralık arabaların camlarına çıkıp erkeklik gösterisi yapıyorlar bu memlekette )

Yakın zaman önce Tayyip Erdoğan’ın atını alıp Üsküdar’ı geçtiği gece burada camlardaki insanlara tehdit hareketleri yaparak geçen reisçi gençliğin geçit törenini gördük. Gördüklerim arasında en sinir bozucu olan sanırım ki buydu. Bundan sonra benim için ikinci derecede saçma olan geçit töreni işte bu şampiyonluk kutlaması şeysi.

Futbolun kafa yapma kudreti beni hep şaşırtmıştır. Özellikle fabrika, sanayi sitesi, küçük esnafın yoğun olduğu pasaj, çarşı vb. yerlerde zaman geçirdiyseniz beni anlarsınız: Çocuğunun kaçıncı sınıfa gittiğini bilmeyen tipler hayatları boyunca bir arada göremeyecekleri parayı bir senede kaldıran mesleği top tepicilik olan oğlanların dertleriyle dertlenirler. Memlekette yer yerinden oynar. Bakanların önüne yattığı adamlar altınlar kaçırır, hükumetin açıktan desteklediği işadamları milletin amına koyacağız derler, en temel tüketim maddelerine vicdansızca zamlar yapılır, seni beni bırak, evlatlarımızın geleceğiyle alay edercesine kanunlar çıkarılır, insanların aklıyla açıktan taşak geçilir tek kelime duymazsınız. Ama iş dönüp iki takımın akşam yaptığı siktirboktan bir maça gelir ertesi gün kazık kadar adamlar birbirlerine laf sokma yarışına girer bağıra bağıra kavgalar edilir, gırtlaklar yarılırcasına “doğru” için haykırılır. Bizim sığırlar ofsayt diye kesilen golleri adına hakkı hukuku keşfederler.

Şu şampiyonluk kutlamaları da böyledir. Üç kuruş ucuza gelecek diye arabasına tüpgaz taktırıp tüple dolaşan, iki günlük tatilinde gidip bir tabiat güzelliği, bir müze, bir kültür etkinliği gezmeye para bulamayıp kahvede oturup birbirini seyreden tipler bütün gece heyoooo şampiyon olduk diye dolaşıp dururlar. Bu insanlar orta-alt gelir grubundan, emeğiyle çalışan, en şanslıları fabrikada işçi falan olan insanlar. Türkiye’de günde neredeyse 6 işçi iş kazasında ölüyor. Bu ülkede asgari ücretle alınabilecek benzin, et, uçak bileti miktarı gelişmiş bir ülkede alınabilecek olanların yanında gurur kırıcı bir seviyede. Ama bakıyorum, üç kuruş avantası için babasını satmaktan çekinmeyecek bu millet konu futbol olunca itibardan tasarruf etmiyor.

Ölüm döşeğindeki anacığına engelli raporu alabileceğini öğrenince borç harç ikinci arabayı almasını bilen ama kardeşim ben niye %160 vergi ödüyorum bu amk arabasını alırken diye sormayı akıl edemeyen insanlarla yaşıyoruz. 10 kuruş daha ucuza mazot satıyor diye ne idüğü belirsiz yerlerden mazot almayı akıllılık sayan ama “lan ben n liralık akaryakıta niye 2*n+m lira ödüyorum ki” diye düşünmeyi aklının ucundan geçiremeyen arkadaşlarımız var. Bu futbol taraftarlığı da böyle tiksindirici bir geri zekalılık örneği işte. Hakları, talepleri ve insanlık onuru için bir kere sokağa çıkmamış, sokağa çıkmayı bırak sesini yükseltmemiş bir millet artık nasıl bir aidiyetse, tuttuğu takım için bütün gece bağırıp çağırabiliyor.

Eminim ülkeyi yönetenler de tam seçim öncesinde ekonomi artık iyice rayından çıkmışken şu futbol işine çok seviniyorlardır. Aslında bir de dünya kupasına gidebilsek işleri daha da kıyak olurdu. Günde 6 milyon değil 16 milyon da harcasalar (evet kardeşim, GÜNDE) yine kimsenin umurunda olmazdı. Dolar 4,50 değil 9,50 de olsa millet Arda’yı Burak’ı falan konuşurdu. Politikacılardaki millet aşkını, gittikleri yer yerde o yerin futbol takımının atkısını boyunlara dolamanın geçmeyen modasını anlıyorsunuzdur.

Hayat pahalılığından şikayet eden insanlara “kardeşim binme bir hafta şu arabana, yeme birkaç gün dışarıda yemek, gitme şu soktuğumun avm’sine” diye akıl veriyorum ya, ben de salağın önde gideniyim. Saat kaç oldu, hâla şampiyon galatasaray diye gezen tipler var. Bunlar benzin 2 lirayken de geziyorlardı. 6,40 olunca da geziyorlar. Bu salakların parası yemeyi göze alana helal değil diyebilir misin?

 

9

Diyanet, 9 yaşında çocuklar evlenebilir demiş.
Sessiz kalıp tartışmanın geçmesini bekleyecek dindarlar var.
Daha dürüst davranıp, evet 9 yaş dinen ergenlik yaşıdır, bundan sonra nikah caizdir diyen dindarlar da var.
Daha öncesinde Diyanet’in aslında çocuk evlilikleriyle mücadele etmiş olmasını örnek veren saflar da var.
Bunların hepsini bir yere kadar anlıyorum.
Ancak..
Bunu yaparak insanları dinden soğutuyorlar diyenleri..
Bir takım sapıklar, sapık düşüncelerine dinimizi alet ediyorlar diyenleri..
Hiç anlamıyorum..

Bu yazıyı okuyabilecek kadar zekası olan herkese çok basit bir şey diyeceğim:
İslamiyet tam olarak budur arkadaşlar..

Güzel dinimiz bu ve daha da beter şeylerle doludur. Ancak bunlardan örnek vermeye çalışanları “inancıma saygısızlık etme” diye susturmayı marifet saydığınız için bunu görmek istemeyen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.

Diyaneti, hocaları, tarikat şeyhlerini, IŞİD’lileri, imam hatipli sapıkları lanetleyip bu koca gerçeği görmezden gelemezsiniz.

Dinimiz, 9 yaşında çocukların evliliklerini kabul eder, Peygamber de bunun bir örneğidir.

9 yaşında bir çocuğun evlenmesinde bir yanlışlık görmüyorsanız, bunu açıkça söyleyin ve benim gibilerin karşısına çıkarken dikkatli olun yeter.

Ama 9 yaşında bir çocuğun evlenmesi fikri midenizi bulandırıyorsa, bunun sapıklık olduğunu düşünüyorsanız, dini tartışmadan, insanları suçlayarak olayın özünden kaçmaya çalışmayın.

İslamiyet çocukluğumuzun bayramları, iftar sofrasının heyecanı ya da babaannemizin güzel kokulu baş örtüsü filan değil.

Gerçeklerle yüzleşin. 9 yaşında bir çocuğun evlenmesinden bahseden sapıktır, benim bunu diyenlerle işim olmaz diyecek cesaretiniz olmadığı müddetçe bu şerefsizler dinlerini size dayatmaya devam edecekler.

Gerçek İslam bu değil diye diye bok çukurunun dibine batacağız.

Olay şu.. Aşağıdaki pankartın süper kupa(*) maçına girmesine izin vermiyorlar:

YasaMustafaKemalPasaYasa

İzin vermedikleri maç, yukarıda taraftarlarını gördüğünüz takım ile, “tüm statlarda İzmir Marşı söyleniyor, bizde söylenmiyor ” sözünü sarf etmiş bir başkana (**) sahip bir takım arasında oynanıyor.

Fakat bu maçta meşaleler yakılıyor, maytaplar atılıyor, sahaya kelebek denen bıçaklardan atılıyor.  Yukarıdaki pankartı sakıncalı bulup stada almamış olan arkadaşlar yanıcı/patlayıcı malzemelerin ve 15cm’lik bıçakların stada girmesine engel olamamışlar.

Üstüne çok konuşmaya gerek var mı bilmiyorum. “Yeni bir devlet kuruyoruz” diyen vekilin kastettiği yeni devlette eski olan şey, benim on beş sene önce farklı zihniyetteki adamlarda eleştirdiğim devletin düşüncesine ahmakçasına söz söyletmeme takıntısını vatandaşın iyiliğinin önüne koymaktı.

Üzerinde Mustafa Kemal yazan bir pankarttan rahatsız olup koskoca bir bıçağı yeşil sahaya kadar engelleyemeyen zihniyet 15 yıldır anlatmaya çalıştığım şeyin özetidir. Bunun önceki hali başka bir motivasyonun eseriydi. Şimdi çok daha berbat bir şeyin motivasyonuyla yapılıyor.

Adına süper kupa dediğin şeyin finalinde insanlar on dakika önce bıçak attıkları sahaya girip on milyonlarca euro değerinde futbolcuların arasında koşturuyorlar. Devlet adamlığı dediğin hadise pleksiglas bir cama yansıtılmış kelimeleri yerli yersiz uzatarak okumaktan ibaret olmamalı. Önemli olan “basit” düşünen alt düzey bürokratların iş yapabilme yeteneklerini evrensel bir kaliteye getirmek. Türkiye’yi yönetenler bunu sağlayabiliyorlar mı peki? O güzel pankartı yasaklamakla alt düzey tayfa koltuklarını garantiye almış olabiliyorlar. Peki ülkenin en başarılı kulübünün bu hassasiyetlerle güvenliği alınmış ortamlarda dünya yıldızlarına forma giydirme şansı arttırılmış olunuyor mu? Bardağı başıma dikmişken gülebildiğim şu “Türk Futbolunun Marka Değeri” denen şeye (yazarken yanlış tuşa basma oranım 3/1 oldu) faydası oluyor mu bu iktidara yaranma performanslarının? Ve son sorum şu olacak: Asıl olanın (pankartta yazan) görmezden gelindiği bir dünyada, elzem olanın (stada sokulması yasak olan şeylerin engellenmesi) yerine getirebileceğine gerçekten inanan HÂLÂ var mı aranızda? (***)


(*) Böyle süper müper demekle liglerin, kupaların, olayların değerinin artacağını düşünmek bize has bir aptallık tabi ama tanımlama adına bu hıyarlığı tekrarlamak zorundaydım.

(**) Konyaspor Başkanı Ahmet Şan

(***) Böyle okuyucuyu hedef alan ifadelerin “bitik” yazar ağızları olduğunu bilecek kadar uzun zamandır Türk Basını denen rezilliği takip ediyorum. Bu kardeşiniz bunu bile bile böyle yazıyorsa bunun sebebi, emin olun, gün içinde karşılaştığı insanların bu tür cümleleri anlayabilecek durumda olanlarının yarısından fazlasının, sırf attığı bir iki palavra dünya görüşüne uyuyor diye savunduğu insanların kusurlarını örtmek için 2+2’nin 5 ettiğini ciddi ciddi savunan model tiplerden oluşuyor olması dramından dolayıdır. (İşin “bu tür cümleler” kısmı, işbu son cümleyi kapsamamaktadır)

Para Tomarı

Benzin istasyonlarında çalışan pompacılar artık ceplerinde para tomarı taşıyamayacaklar. Çünkü bu, “vatandaşta aşırı kâr algısı yaratıyor” imiş.

pompaciya tomar yasagiYukarıda haberin küpürünü görebilirsiniz. Bu haber “yandaş” bir gazeteden alındı.  Bence, son günlerin en önemli haberi budur. İnanın, bu ülkede devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi, uzun uzun yazılar yazsam, binbir dereden örnekler getirsem bu kadar iyi anlatamazdım.

Ülkeyi yönetenler neredeyse yaptıkları her şeyde halkın algılarını çıkarlarına göre manipüle etmeyi amaçlıyorlar. Bunun dışında pek çok alanda hiç kimsenin gerçek bir fikri, stratejisi ya da ideolojisi yok. Halk da algılarıyla oynanmasından son derece mutlu gözüküyor.

Haberde ilk dikkatimi çeken şey müşteri yerine “vatandaş” kelimesinin tercih edilmiş olması. Bir ticari işletmeye para verip bir şey almaya giden adama normalde müşteri desek daha çok yakışırdı, değil mi?  Niye “vatandaş” evrensel kümesi tercih edilmiş olabilir sizce?  Haberi yapanlar son derece yandaş olsalar bile, sonuçta budala adamlar oldukları için, benim bu yazıda alaylı bir biçimde kaleme alacağım “asıl patron devlet” tezini kendi ağızlarıyla söylemişler.. Evet, o para ne gariban pompacının ne de benzin istasyonunun değil. Devletin. Bu durumda, “lan adamda amma çok para var” deyip olaya “uyanma” ihtimali olanlar da vatandaşlar oluyor haliyle.

Düşünsenize.. Rafineri çıkışında litresi 1,46 TL olan benzini bayi ve dağıtıcı kârı da üzerine eklendiğinde 2 TL’ye alması gereken “vatandaş” arada adına devlet dediğimiz bir organize vergi toplama örgütüne 3,17 TL açıktan para tokalıyor ve benzini yaklaşık 5,20 TL’den alıyor. Deposunu “fullemek” için söz gelimi, 45 lt benzin alan “vatandaş” ayak üstü 143 TL vergi verip yapacağı kilometreleri kutsallaştırıyor. Bu arada bizim vatandaşın pompacıya giden paralara bakıp, sıkı durun, AŞIRI KÂR ALGISI gibi bir muzır düşünceye kapılmaması için de devletimiz pompacının bu paraları arada bir ortadan kaldırmasını emrediyor. Oysa bu depo fullemede pompacının patronunun cebine giren 17,5 TL ‘nin bir kısmı sadece!

Sanırım buna bir tanım yapmak gerekirse, hem kazıklanıp hem de üstüne aptal yerine konmak diyebiliriz. Bizim “vatandaş”ın verdiği avuçla parayı sorgulamayacağını ama pompacının elindeki tomarı görürse uyuz olabileceğini varsayıyoruz. Sanırım bundan daha zalimce bir aptal yerine koyma olamazdı. Nitekim bizim zavallı “vatandaş” bu konuda elimizde verisi olan 61 ülke arasında, sürücü başına benzin tüketiminde 59. sırada geliyor. Bizden daha çok sürücü başı benzin tüketen ülkeler arasında işe bisikletle gidebileceğiniz küçücük Avrupa devletleri, Malta ve Kıbrıs gibi adalar, Mısır ve Çin gibi, refahıyla meşhur olmayan ülkeler var.

Pompacının elindeki tomarı görmesini istemediğimiz vatandaşın “asgari ücretle alabileceği benzin miktarı” sıralamasında önündeki ülkeleri görmesi aslında daha büyük bir arıza çıkarmasına neden olmalı, normalde… Bu günlerde dünya lideri bir ülkede yaşıyor olduğuna inanan “vatandaş” bahsettiğim sıralamada Tayland, Çin, Pakistan, Mısır, Filipinler, Rusya ve İran gibi ülkelerin(*) bile gerisinde olduğunu bilse sanırım bu liderlik benim neyime yarıyor diye sorardı. Daha doğrusu, sorar mıydı? Zaten bunu sorgulamasından şüphe edilse, o zaman para tomarı ortadan kalktığı zaman cebinden çıkanı sorgulamayacağını bilen ve buna göre önlemini alan arkadaşlar bizi yönetiyor da olmazlardı. Hayal tabi bizimki.. Ah bir sorsaydı o vatandaş bunları kendisine, tüm bunlar olabilir miydi zaten!

Elimizde hazırda olanlar, bu kadar vergi verdiği halde (yakıtını boşver, arabanın kendisini alırken verdiği vergi kepazeliğini yazmıyorum bile) devletin yandaşına müşteri garantisiyle yaptırdığı yüksek ücretli köprü açılırken göbek atan tipler!

Baş böyle olunca tarak da %217 ebadında oluyor elbette… Takmayın kafaya. Bir zamanlar ben de esnaf ve serbest çalışanlar vergi vermedikleri için devlet bu tür vergilerle dengeyi sağlıyor diyor geçiyordum. Kendi aramızda şakalaşıyoruz. Bu kadar lüks mercedesin tekerini döndürmek kolay mı..

 


(*) Bu ülkeler ucuz işgücüne sahip oldukları için bizim de bayıla bayıla tükettiğimiz bir çok ürünün üretiminin yapıldığı ülkeler. Ama orada ucuza çalışan bir işçi burada ucuza çalışan bizim işçiden daha çok benzin alabiliyorsa, bizim orada ucuza üretilmiş ürünleri burada bol keseden tüketiyor olmamızda bir sorun var demektir diye düşünüyorum.

Sağlam İrade Neye Yarar

Bir ülkenin yönetiminde çok başlılık olmaması, hadi çekinmeden yazalım, işlerin tek adamın elinde toplanması idareyi kolaylaştıran, otoriteyi karmaşadan uzaklaştıran bir şey gibi duruyor.
Biri gelip bir 7-8 sene önce bana bunu savunsa pek itirazım olmazdı.
Ama yönetimden söz edeceksen işe yönetilenleri anlatmaktan başlaman gerek. Güç karşısında tüm akli melekelerini kaybeden insanların ülkesinde tek adam pek o kadar da hayırlı olmayabilir gibi duruyor.

Bir örnek anlatalım:

Manisa’da, piyade eğitim tugayında (bir acemi birliği) askerler son bir ay içinde üçüncü kez (bazı haberlerde 4. kez diye veriliyor ama benim saydığım bu üçüncü vaka) yedikleri yemekten zehirleniyorlar. Bir asker hayatını kaybediyor. İlk seferde ilin valisi olay psikolojik diyor. İkincide konu meclis’te görüşülme isteği ile gündeme geliyor. Bir grup milletvekili yemeği veren şirket araştırılsın diyor. Bu öneri, iktidar milletvekillerince reddediliyor. (*) Ortaya hastanedeki askerlerin ifadelerinin yer aldığı videolar çıkıyor. Asker yakınları hastane raporlarının bile kendilerine verilmediğini anlatıyorlar. Bunlar medyada başta hiç haber olmuyor. Olaydan etkilenen asker sayısı binlerle ifade ediliyor. İş iyice ortaya çıkınca yandaş medyada askerler yemekten ETKİLENDİ gibi ifadeler görüyoruz. Milli savunma bakanı her yönünü araştırıyoruz, sabotaj olabilir gibi şeyler söyleyince yandaşlar da Fetö yaptı diyorlar. Sonra bir sabah kalkıyoruz, yemek alımını ihale kanunu kapsamı dışına çıkarmışlar (adamların olaylar karşısında aksiyon alış şekli bir sorunu çözmek değil bu sorunu fırsat bilip “işlerini” kolaylaştırmak).

Ben gündemi kendi çapımda takip eden biriyim. Bu olayla ilgili bir yetkili askerin konuştuğuna tanık olmadım. Zaten öğrendik ki bu işleri Genelkurmay’dan alıp MSB’ye vermişler.

Ama kumpas davalarında görevinden uzaklaştırılmış eski askerlerin açıklamalarına denk geldim. Bir tanesi, savaşta da bu şirket mi yemek verecek diye soruyordu. Bir diğeri, acemi birliğinin amacı orduya yeni katılmış askerlere askerliği sevdirmektir diyordu. Bunlar televizyonlara her akşam çıkan garip tiplerin geveleyip durdukları saçmalıklardan çok daha üzerinde düşünmeye değer şeylerdi.

Bize böyle şeyleri anlatması gerektiğini hala safça düşünmeye devam ettiğim gazeteciler ise “işlerini” yapmakla meşgullerdi. Bir zamanlar denk geldikçe baktığım, yorumlarını dinlediğim, şimdilerde iktidar aşkıyla kelimenin tam anlamıyla çıldırmış bir gazeteci bu olaylar olurken Katar’daki gıda kıtlığı tehlikesine uçaklarla mal yollayıp nasıl çare olduğumuzu anlatıyordu.

Gelelim bu işlerin tek adamlıkla ilişkisine.. Bir vali, devletin uçaklarından inmeyen bir gazeteci, yandaş bir haber kanalının web editörü, mecliste milletvekili, yemek şirketi hakkında çıkan haberleri anında internetten kaldırttıran hakimler, sosyal medyada çırpınan trol, sokaktaki vatandaş.. Bu birbirinden çok farklı makamlarda ve seviyelerde insanları yukarıda anlattığım olayı savunma, gizleme, görmezden gelme safında birleştiren şey nedir?
Hakkında çok az şey bildiğimiz bir yemek şirketini, bu vatan için askerlik yapan biricik evlatlarına yeğ tutturan şey nedir? Muhtemelen ne savundukları şirketi ne de birbirlerini çok tanımayan bu adamları aptallığın ve ahlaksızlığın safında toplayan şey nedir?

İşte o bize istikrar getireceğinden pek şüphe duymadığımız otorite, değil mi…


(*) Bu arada bir iktidar milletvekili kürsüde, “ben de Tuzla’da sıcakta askerlik yaptım. O koşullarda bir şey yemesen de hasta olursun” demiş. Yukarıda resmettiğim tabloda orta yere bu arkadaşı koyabilirsiniz. “Normal” zamanda bir milletvekili, ölmüş asker varken çıkıp bu lafı söyler mi? Ha, işin bir de şöyle bir yanı var. Sayın milletvekilinin askerlik yaptığını söylediği Piyade Okulu’nda ben de askerlik yaptım. Ağustos ayıydı ve el nino geyikleri dönüyordu. Askerlik anısına girmemek için ayrıntı vermiyorum ama gerçekten sıcaktı.Hasta falan da olmadım.