Kategori arşivi: Güncel

Olay şu.. Aşağıdaki pankartın süper kupa(*) maçına girmesine izin vermiyorlar:

YasaMustafaKemalPasaYasa

İzin vermedikleri maç, yukarıda taraftarlarını gördüğünüz takım ile, “tüm statlarda İzmir Marşı söyleniyor, bizde söylenmiyor ” sözünü sarf etmiş bir başkana (**) sahip bir takım arasında oynanıyor.

Fakat bu maçta meşaleler yakılıyor, maytaplar atılıyor, sahaya kelebek denen bıçaklardan atılıyor.  Yukarıdaki pankartı sakıncalı bulup stada almamış olan arkadaşlar yanıcı/patlayıcı malzemelerin ve 15cm’lik bıçakların stada girmesine engel olamamışlar.

Üstüne çok konuşmaya gerek var mı bilmiyorum. “Yeni bir devlet kuruyoruz” diyen vekilin kastettiği yeni devlette eski olan şey, benim on beş sene önce farklı zihniyetteki adamlarda eleştirdiğim devletin düşüncesine ahmakçasına söz söyletmeme takıntısını vatandaşın iyiliğinin önüne koymaktı.

Üzerinde Mustafa Kemal yazan bir pankarttan rahatsız olup koskoca bir bıçağı yeşil sahaya kadar engelleyemeyen zihniyet 15 yıldır anlatmaya çalıştığım şeyin özetidir. Bunun önceki hali başka bir motivasyonun eseriydi. Şimdi çok daha berbat bir şeyin motivasyonuyla yapılıyor.

Adına süper kupa dediğin şeyin finalinde insanlar on dakika önce bıçak attıkları sahaya girip on milyonlarca euro değerinde futbolcuların arasında koşturuyorlar. Devlet adamlığı dediğin hadise pleksiglas bir cama yansıtılmış kelimeleri yerli yersiz uzatarak okumaktan ibaret olmamalı. Önemli olan “basit” düşünen alt düzey bürokratların iş yapabilme yeteneklerini evrensel bir kaliteye getirmek. Türkiye’yi yönetenler bunu sağlayabiliyorlar mı peki? O güzel pankartı yasaklamakla alt düzey tayfa koltuklarını garantiye almış olabiliyorlar. Peki ülkenin en başarılı kulübünün bu hassasiyetlerle güvenliği alınmış ortamlarda dünya yıldızlarına forma giydirme şansı arttırılmış olunuyor mu? Bardağı başıma dikmişken gülebildiğim şu “Türk Futbolunun Marka Değeri” denen şeye (yazarken yanlış tuşa basma oranım 3/1 oldu) faydası oluyor mu bu iktidara yaranma performanslarının? Ve son sorum şu olacak: Asıl olanın (pankartta yazan) görmezden gelindiği bir dünyada, elzem olanın (stada sokulması yasak olan şeylerin engellenmesi) yerine getirebileceğine gerçekten inanan HÂLÂ var mı aranızda? (***)


(*) Böyle süper müper demekle liglerin, kupaların, olayların değerinin artacağını düşünmek bize has bir aptallık tabi ama tanımlama adına bu hıyarlığı tekrarlamak zorundaydım.

(**) Konyaspor Başkanı Ahmet Şan

(***) Böyle okuyucuyu hedef alan ifadelerin “bitik” yazar ağızları olduğunu bilecek kadar uzun zamandır Türk Basını denen rezilliği takip ediyorum. Bu kardeşiniz bunu bile bile böyle yazıyorsa bunun sebebi, emin olun, gün içinde karşılaştığı insanların bu tür cümleleri anlayabilecek durumda olanlarının yarısından fazlasının, sırf attığı bir iki palavra dünya görüşüne uyuyor diye savunduğu insanların kusurlarını örtmek için 2+2’nin 5 ettiğini ciddi ciddi savunan model tiplerden oluşuyor olması dramından dolayıdır. (İşin “bu tür cümleler” kısmı, işbu son cümleyi kapsamamaktadır)

Para Tomarı

Benzin istasyonlarında çalışan pompacılar artık ceplerinde para tomarı taşıyamayacaklar. Çünkü bu, “vatandaşta aşırı kâr algısı yaratıyor” imiş.

pompaciya tomar yasagiYukarıda haberin küpürünü görebilirsiniz. Bu haber “yandaş” bir gazeteden alındı.  Bence, son günlerin en önemli haberi budur. İnanın, bu ülkede devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi, uzun uzun yazılar yazsam, binbir dereden örnekler getirsem bu kadar iyi anlatamazdım.

Ülkeyi yönetenler neredeyse yaptıkları her şeyde halkın algılarını çıkarlarına göre manipüle etmeyi amaçlıyorlar. Bunun dışında pek çok alanda hiç kimsenin gerçek bir fikri, stratejisi ya da ideolojisi yok. Halk da algılarıyla oynanmasından son derece mutlu gözüküyor.

Haberde ilk dikkatimi çeken şey müşteri yerine “vatandaş” kelimesinin tercih edilmiş olması. Bir ticari işletmeye para verip bir şey almaya giden adama normalde müşteri desek daha çok yakışırdı, değil mi?  Niye “vatandaş” evrensel kümesi tercih edilmiş olabilir sizce?  Haberi yapanlar son derece yandaş olsalar bile, sonuçta budala adamlar oldukları için, benim bu yazıda alaylı bir biçimde kaleme alacağım “asıl patron devlet” tezini kendi ağızlarıyla söylemişler.. Evet, o para ne gariban pompacının ne de benzin istasyonunun değil. Devletin. Bu durumda, “lan adamda amma çok para var” deyip olaya “uyanma” ihtimali olanlar da vatandaşlar oluyor haliyle.

Düşünsenize.. Rafineri çıkışında litresi 1,46 TL olan benzini bayi ve dağıtıcı kârı da üzerine eklendiğinde 2 TL’ye alması gereken “vatandaş” arada adına devlet dediğimiz bir organize vergi toplama örgütüne 3,17 TL açıktan para tokalıyor ve benzini yaklaşık 5,20 TL’den alıyor. Deposunu “fullemek” için söz gelimi, 45 lt benzin alan “vatandaş” ayak üstü 143 TL vergi verip yapacağı kilometreleri kutsallaştırıyor. Bu arada bizim vatandaşın pompacıya giden paralara bakıp, sıkı durun, AŞIRI KÂR ALGISI gibi bir muzır düşünceye kapılmaması için de devletimiz pompacının bu paraları arada bir ortadan kaldırmasını emrediyor. Oysa bu depo fullemede pompacının patronunun cebine giren 17,5 TL ‘nin bir kısmı sadece!

Sanırım buna bir tanım yapmak gerekirse, hem kazıklanıp hem de üstüne aptal yerine konmak diyebiliriz. Bizim “vatandaş”ın verdiği avuçla parayı sorgulamayacağını ama pompacının elindeki tomarı görürse uyuz olabileceğini varsayıyoruz. Sanırım bundan daha zalimce bir aptal yerine koyma olamazdı. Nitekim bizim zavallı “vatandaş” bu konuda elimizde verisi olan 61 ülke arasında, sürücü başına benzin tüketiminde 59. sırada geliyor. Bizden daha çok sürücü başı benzin tüketen ülkeler arasında işe bisikletle gidebileceğiniz küçücük Avrupa devletleri, Malta ve Kıbrıs gibi adalar, Mısır ve Çin gibi, refahıyla meşhur olmayan ülkeler var.

Pompacının elindeki tomarı görmesini istemediğimiz vatandaşın “asgari ücretle alabileceği benzin miktarı” sıralamasında önündeki ülkeleri görmesi aslında daha büyük bir arıza çıkarmasına neden olmalı, normalde… Bu günlerde dünya lideri bir ülkede yaşıyor olduğuna inanan “vatandaş” bahsettiğim sıralamada Tayland, Çin, Pakistan, Mısır, Filipinler, Rusya ve İran gibi ülkelerin(*) bile gerisinde olduğunu bilse sanırım bu liderlik benim neyime yarıyor diye sorardı. Daha doğrusu, sorar mıydı? Zaten bunu sorgulamasından şüphe edilse, o zaman para tomarı ortadan kalktığı zaman cebinden çıkanı sorgulamayacağını bilen ve buna göre önlemini alan arkadaşlar bizi yönetiyor da olmazlardı. Hayal tabi bizimki.. Ah bir sorsaydı o vatandaş bunları kendisine, tüm bunlar olabilir miydi zaten!

Elimizde hazırda olanlar, bu kadar vergi verdiği halde (yakıtını boşver, arabanın kendisini alırken verdiği vergi kepazeliğini yazmıyorum bile) devletin yandaşına müşteri garantisiyle yaptırdığı yüksek ücretli köprü açılırken göbek atan tipler!

Baş böyle olunca tarak da %217 ebadında oluyor elbette… Takmayın kafaya. Bir zamanlar ben de esnaf ve serbest çalışanlar vergi vermedikleri için devlet bu tür vergilerle dengeyi sağlıyor diyor geçiyordum. Kendi aramızda şakalaşıyoruz. Bu kadar lüks mercedesin tekerini döndürmek kolay mı..

 


(*) Bu ülkeler ucuz işgücüne sahip oldukları için bizim de bayıla bayıla tükettiğimiz bir çok ürünün üretiminin yapıldığı ülkeler. Ama orada ucuza çalışan bir işçi burada ucuza çalışan bizim işçiden daha çok benzin alabiliyorsa, bizim orada ucuza üretilmiş ürünleri burada bol keseden tüketiyor olmamızda bir sorun var demektir diye düşünüyorum.

Sağlam İrade Neye Yarar

Bir ülkenin yönetiminde çok başlılık olmaması, hadi çekinmeden yazalım, işlerin tek adamın elinde toplanması idareyi kolaylaştıran, otoriteyi karmaşadan uzaklaştıran bir şey gibi duruyor.
Biri gelip bir 7-8 sene önce bana bunu savunsa pek itirazım olmazdı.
Ama yönetimden söz edeceksen işe yönetilenleri anlatmaktan başlaman gerek. Güç karşısında tüm akli melekelerini kaybeden insanların ülkesinde tek adam pek o kadar da hayırlı olmayabilir gibi duruyor.

Bir örnek anlatalım:

Manisa’da, piyade eğitim tugayında (bir acemi birliği) askerler son bir ay içinde üçüncü kez (bazı haberlerde 4. kez diye veriliyor ama benim saydığım bu üçüncü vaka) yedikleri yemekten zehirleniyorlar. Bir asker hayatını kaybediyor. İlk seferde ilin valisi olay psikolojik diyor. İkincide konu meclis’te görüşülme isteği ile gündeme geliyor. Bir grup milletvekili yemeği veren şirket araştırılsın diyor. Bu öneri, iktidar milletvekillerince reddediliyor. (*) Ortaya hastanedeki askerlerin ifadelerinin yer aldığı videolar çıkıyor. Asker yakınları hastane raporlarının bile kendilerine verilmediğini anlatıyorlar. Bunlar medyada başta hiç haber olmuyor. Olaydan etkilenen asker sayısı binlerle ifade ediliyor. İş iyice ortaya çıkınca yandaş medyada askerler yemekten ETKİLENDİ gibi ifadeler görüyoruz. Milli savunma bakanı her yönünü araştırıyoruz, sabotaj olabilir gibi şeyler söyleyince yandaşlar da Fetö yaptı diyorlar. Sonra bir sabah kalkıyoruz, yemek alımını ihale kanunu kapsamı dışına çıkarmışlar (adamların olaylar karşısında aksiyon alış şekli bir sorunu çözmek değil bu sorunu fırsat bilip “işlerini” kolaylaştırmak).

Ben gündemi kendi çapımda takip eden biriyim. Bu olayla ilgili bir yetkili askerin konuştuğuna tanık olmadım. Zaten öğrendik ki bu işleri Genelkurmay’dan alıp MSB’ye vermişler.

Ama kumpas davalarında görevinden uzaklaştırılmış eski askerlerin açıklamalarına denk geldim. Bir tanesi, savaşta da bu şirket mi yemek verecek diye soruyordu. Bir diğeri, acemi birliğinin amacı orduya yeni katılmış askerlere askerliği sevdirmektir diyordu. Bunlar televizyonlara her akşam çıkan garip tiplerin geveleyip durdukları saçmalıklardan çok daha üzerinde düşünmeye değer şeylerdi.

Bize böyle şeyleri anlatması gerektiğini hala safça düşünmeye devam ettiğim gazeteciler ise “işlerini” yapmakla meşgullerdi. Bir zamanlar denk geldikçe baktığım, yorumlarını dinlediğim, şimdilerde iktidar aşkıyla kelimenin tam anlamıyla çıldırmış bir gazeteci bu olaylar olurken Katar’daki gıda kıtlığı tehlikesine uçaklarla mal yollayıp nasıl çare olduğumuzu anlatıyordu.

Gelelim bu işlerin tek adamlıkla ilişkisine.. Bir vali, devletin uçaklarından inmeyen bir gazeteci, yandaş bir haber kanalının web editörü, mecliste milletvekili, yemek şirketi hakkında çıkan haberleri anında internetten kaldırttıran hakimler, sosyal medyada çırpınan trol, sokaktaki vatandaş.. Bu birbirinden çok farklı makamlarda ve seviyelerde insanları yukarıda anlattığım olayı savunma, gizleme, görmezden gelme safında birleştiren şey nedir?
Hakkında çok az şey bildiğimiz bir yemek şirketini, bu vatan için askerlik yapan biricik evlatlarına yeğ tutturan şey nedir? Muhtemelen ne savundukları şirketi ne de birbirlerini çok tanımayan bu adamları aptallığın ve ahlaksızlığın safında toplayan şey nedir?

İşte o bize istikrar getireceğinden pek şüphe duymadığımız otorite, değil mi…


(*) Bu arada bir iktidar milletvekili kürsüde, “ben de Tuzla’da sıcakta askerlik yaptım. O koşullarda bir şey yemesen de hasta olursun” demiş. Yukarıda resmettiğim tabloda orta yere bu arkadaşı koyabilirsiniz. “Normal” zamanda bir milletvekili, ölmüş asker varken çıkıp bu lafı söyler mi? Ha, işin bir de şöyle bir yanı var. Sayın milletvekilinin askerlik yaptığını söylediği Piyade Okulu’nda ben de askerlik yaptım. Ağustos ayıydı ve el nino geyikleri dönüyordu. Askerlik anısına girmemek için ayrıntı vermiyorum ama gerçekten sıcaktı.Hasta falan da olmadım.

16 Nisan Referandumu

Teknik konular toplumun genelini hiçbir zaman ilgilendirmez. Niçin ilgilendirmez diye sorarsanız, insanlar bundan anlamazlar.  İnsanlara devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığından söz etmeniz mantıksızdır. İnsanlara yüksek yargı kurumlarına atama yetkilerinden söz etmeniz de mantıksızdır. Bu insanlara, bir yasama dönemi bitmeden meclisin feshedilebilmesi yetkisinden söz etmeniz de mantıksızdır. Doğrudan bir ülke idaresinin nasıl olacağıyla ilgili hukuki bir çok ayrıntı içeren bir tartışmayı bu halkın önünde yapmanın hiç bir mantığı yoktur.

İnsanlara tüm bunları, üstelik bir gümbürtüye getirip onları bir şeylerle korkutarak anlattığınız zaman verecekleri cevaplar haliyle mantıklarına ya da bilgiye dayanan değerlendirmelere göre olmayacaktır.

Sistem dediğiniz şey, devlet aklı dediğiniz şey, böyle sualleri, böyle tercihleri halkın inisiyatifine bırakmaksızın yenilenme ve gelişmeyi kendi kendine yapabilmek için var(olmalı)dır.

Aslında bu yazıyı kısa tutmayı planlıyordum. Yazının başına otururken amacım bence EVET kazanacak demekten ibaretti.

Ama insan ister istemez evet mi kazanır hayır mı iddiasına girmeden önce, neden bu soru soruldu ki, bunun bir mantığı var mı diye düşünmeye başlıyor. Niçin faiz oranlarını ya da gümrük kotalarını vatandaşa sormuyorlar da anayasadaki birkaç maddenin değişmesini demokrasi bayramı yaparak bize soruyorlar? Bu ülkenin dış politikasını, enerji politikasını, yabancı sermaye çekme politikasını, tarım politikasını size soruyorlar mı? Cumhurbaşkanı’nın kaç HSYK üyesini doğrudan atayacağının size sorulması gerçek olamayacak kadar zarif değil mi?

Uzun lafın kısası, bu referandumda bize evet mi hayır mı diye sorulan şey, bir saçmalığı halk onayına sunup halk oyuyla meşru kılmaya çalışma çabasından başka bir şey değil. Bu demokrasi falan değil, bu sıkıcı bir tiyatro..

Getirilmek istenen değişikliğin ülkeye ne yararı olacak, bizi ileri mi götürecek yoksa tek adam rejiminin riskleriyle mi yüzleştirecek, bunları bir kenara bırakın.

Bu oyunda hayır çıkmasına çalışmak, bunu ummak, bu yüzden bana çok çocukça geliyor. Bu çaba ya da temenniler oyunun daha da gerçekçi olmasını sağlamaktan başka bir şeye yaramayacak.

Evet çıkacak. Çünkü Orta Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde halkın önemli bir kesimi, her ne olursa olsun, önlerine ne gelirse gelsin, Erdoğan’ın onlardan istediğini yapacaklar. Halkın sağduyusuymuş, seçmenin mesajıymış, ferasetmiş, bunları geçin efendim.

Zaten Türkiye’de miting denen şeyler bile artık bir tuhaf oldu. Eline mikrofon alıp insanların önüne çıkmış ve onlardan bir şey için EVET onayı bekleyen adam onlara neye evet diyeceklerini anlatmıyor. Onlara evet derlerse vaat ettiği o muhteşem şeylerin evet demeleriyle ne alakası olduğunu da anlatmıyor. Zaten hiç kimse ona bu alakayı da sormuyor. Tek bayrak, tek millet, tek devlet vs.. İki bayrak olsun diyen mi var ki?

Ana muhalefet lideri gibi, insanı kuşkuya düşürecek derecede silik ve düşük profilli bir tipi bile her konuşmada her mitingde ağızlarından düşürmediklerini görüyorsunuz. Yani böyle bir adama bile tahammül yok. Haberlerde canlı yayına konuk olup, sunucunun boş bulunup bir iki soru sorması karşısında “ama böyle olmaz, siz soru soruyorsunuz, ben kaç programa katıldım böyle rezillik görmedim” diyen profesör milletvekilini de görme ayrıcalığına kavuşmuşsunuzdur belki.

İsterseniz ülkedeki tüm gazetecileri hapse atın, geriye kalan kukla tipler her gün yalakalık yapsınlar,  bunun herhangi bir oylamaya etkisi 1 puan bile olmayacaktır.  İnsanlar olup bitende bir tuhaflık olduğundan şüphelenmeyecekler. Yeni yetmeleri falan boş verin. 15-20 sene öncesinin TV programlarını, tartışmalarını, mitinglerini hatırlayan insanların bile büyük bir çoğunluğu patates gibi bakacak olup bitenlere..

Bu olup bitenlerin insanların kararlarını ya da beğenilerini belirgin biçimde değiştirmemesi karşısında hala nasıl bir inançla “hayır kazanabilir, insanlar bu saçmalığa dur diyebilirler” denir, ben bilemiyorum.

Bence Evet kazanacak. İş riske girerse seçime müdahale olur mu, ona da hayır diyemiyorum. Devletin yönetimini halkın yarısının net bir şekilde buna karşı olmasına rağmen halkın yarısının kesinlikle sevmediği birine vermek bu ülkeye istikrar ve huzur getirir mi?  🙂 Bu kimin umurunda!!! Ama şuna inanıyorum ki bu referandumun evetlenmesi Erdoğan dönemini Hayır’ın kazanmasından daha kısa ömürlü yapar.  Ülke açısından ise her iki olasılık da parlak olmayan bir geleceğe götürüyor bizi şimdilik.

Erdoğan her ne isterse (ama her ne isterse) ona vermeye hazır seçmen kitlesi bu referandumda evet çıkmasını sağlayacak. Ama bu demokrasi ve seçimler anlamında muhtemelen ona yaptıkları son iyilik olacak.

Saatler dakik… Kurallar Kat’i..

Artık nedense üniversiteye giriş sınavları pek gündem olmuyor. Eskiden sınav soruları hakkında yorumlar yapılırdı, sorular çözülürdü, programlar yapılırdı, vesaire…

Bu sene üniversite sınavı 10:00’da başlıyormuş ama 09:45’ten 1 dakika bile sonra gelenler içeri alınmamış.

Sınavla ilgili 2 gündür yapılan haberler sadece bu konu üzerine. Çeşitli TV kanallarının gösterdiği sınava alınmayan gençleri izlerken polislere kızdım elbette. Ben olsam 09:50’de gelen o genci her ne pahasına olursa olsun sınava alırdım. Sabah yataktan inisiyatif almak için kalkıyoruz hacılar. Sonra yalamaya devam edin yine, zaman çok…

Ama işin bir de şu yönü var. Şu yazıyı yazdığım saat yaklaşık 00:30 gibi ve yaşı 7’den küçük bir çocuğun sesini duyuyorum. Bu yıllardır, izolasyonu iyi olmayan apartmanlarda deneyimlediğim bir durumdur.. Biz geç yatan ve geç kalkan; hadi tembel demeyelim, zamanı iyi kullanamayan insanlarız. Şimdi bu paragrafın yazının konusu ile ilgisini çözme konusunda yardıma ihtiyacın yoktur diye umuyorum kafası sisli Türkiyem..

Saatlerle hunharca oynandığında, şu sütü her işte kullanılan hayvanlar gibi seyredip üç kuruş kazandığın işin için gecenin bir yarısı yatağından kalkıp geri zekalıların cirit attığı bir trafiğin içine dalan da sensin. Gıkın da çıkmadı ve aziz Türkiyem. Bu vakur duruşundan cesaret alanların yaptıklarını da şimdi hep beraber izliyoruz. Gerçi hep beraber izlediğimizden şüpheliyim canım Türkiyem de bu başka bir mesele…

Her ne olursa olsun, 5 dakika geç kaldı diye sınava alınmayan gençlere çok üzüldüm. Bir İsviçre’de, bir Japonya’da, bir Almanya’da yaşıyor olsak, başının üstünde hasbel kader kafa taşıyan herkesin kurallara riayet ettiği bir toplum olsak, onu geç güzel kardeşim, zamanın bir anlamının, bir değerinin olduğu bir toplumda yaşıyor olsak, o beş dakika için bir sene daha çalışın diyeceğim tüm soğukluğumla da, yok be kardeşlerim. Sümüklü bir sünepenin müritleri sizin girdiğiniz ve gireceğiniz bu sınavların sorularını yıllarca çalıp tüm memlekete ayar veriyorlardı.. Şimdi size reva görülen bu katı güvenlikler sizin gibi kendi halindekilere ucuz artistlik yapmak için. Yarın başka bir sünepe gelse ki emin olun geliyordur, ona yalama çekecek çeyrek porsiyon adamların hikmetlerinden sual edilmeyecek yöneticiler oldukları bir memleketin mensuplarıyız. O yüzden aramızda bir beş dakikanın mevzusunun olması ayıptır kardeşlerim…

Bu yukardaki cümleler için de yardım gerekiyorsa ben hep buradayım benim canım necip okuduğunu klozetin çıkışından anlayan Türkiyem…

Avrupa Avrupa Duy Sesimizi…

Olaya gel arkadaş: Bizimkiler Avrupa kapılarına dayandı. “Başkanlığa Evet” toplantılarında bağırıp çağırmak istiyorlar.. Oradaki Türk azınlığın hatırı sayılır bir kısmı da bu bağırıp çağırmayı canlı dinlemek istiyor muhtemelen.. Ama nedense ırkçı, faşist, Nazi kalıntısı Batılı yöneticiler bizimkilere kıllık yapıyor.

Almanya ortalama zekaya sahip herkesin görebileceği şekilde rengini belli etti ama durumu da idare etti arkadaş, ne derseniz deyin.. Çünkü milyonlarca Türk vatandaşına ev sahipliği yapan bir ülkedir ve derdi bu belaya bulaşmamaktır, atar yapmak değil. Yöneticilerin kişisel hırsları için ülke çıkarlarını tehlikeye atmak Ortadoğu’ya has bir gelenektir, Avrupa’ya ait değil.. Çünkü ancak Ortadoğu’da din ile motive edilmiş kalabalıklar bulabilirsiniz, yöneticisinin çıkarı için kendi çıkarının hiçe sayılmasını alkışlayan aptal kalabalıkları…

Hollanda daha “idealist” çıktı. Adamlar önce bizim Dışişleri Bakanı’nın uçağına iniş izni vermediler, ardından Almanya’daki bir başka bakanımızın kendi topraklarına karayoluyla gelişine engel olmaya çalıştılar.

Bakanlarımıza bir başka ülkenin böyle davranması şık değil, gururumuzu okşamıyor en azından.. Bunu kabul ediyorum.. Sebep ne olursa olsun Türk Devleti’nin bir yöneticisi böyle adi suçlu muamelesi görmemeli. İtin hatırı yoksa sahibinin hatırı vardır. Evet de, bizimkiler o hatırı epeydir fazlasıyla kullanıyorlar ve sanırım artık sınırına geliyoruz.

Bir de şu açıdan bakın. Avrupa ülkeleriyle bu hırlaşma burada oturan zavallı bir vatandaş olarak sizin çıkarınız için mi yapılıyor?  Almanya’dan kara yolu ile Hollanda’ya geçme mücadelesi veren aile bakanımız sizin yaşamınıza ne tür bir olumlu katkı sağlamak için bu işe kalkışmış olabilir?  Biz bir üstteki paragrafta yazdığım gibi, Türk Devleti’ni temsil edenlere her ne olursa olsun saygı beklemeye devam edeceğiz elbette, bunun istisnası yoktur da, bu hassasiyet iki taraflı olsa; o temsiliyeti taşıyanlar da biraz devlet insanlığı ciddiyetine sahip olsalar, asil bir milleti temsil ettiklerini belli etseler daha doğru olmaz mı?

Çok mu karışık yazıyorum arkadaş? Şu anda bırak kabineyi, mecliste  olan herhangi bir iktidar politikacısı, Reis’in gözüne girmek, dikkatini çekmek ya da sırf gazabına uğramamak için inansa da inanmasa da belli bir şekilde davranmak, paralı askerlik yapmak zorunda mı yoksa değil mi? Ne cevap verirsiniz buna? Bu kadar çok kişinin aynı şeyi söyleyebilmesi, bizim memleket için kuşku uyandıran bir durum değil mi? Yoksa hepimiz buna inanacak kadar aptal mıyız?

Sayın bakan, ilgi alanına giren her konuda bu memleketteki tüm sorunları çözmüştür de sıra Hollanda’daki Türk kökenlilere her ne pahasına olursa olsun (devlet itibarı) hitap etmeye mi gelmiştir?

Demokratik bir hak olduğundan söz ediliyor.. Bu memlekette tam şu anda, kendileri gibi düşünmeyen insanlara, özellikle de kamu algısını etkileme kapasitesi olanlara neleri reva gördükleri ortadayken “demokratik bir hak” tan söz edebilmek, sanki o hak ellerinden alınıyor gibi mağduru oynamak bizi asıl dünyaya rezil eden şeydir.

Burada, kelimenin tam anlamıyla ne söylersen söyle, ama öyle böyle değil, her ne söylersen söyle,  heyoooo diye alkışlayan ve bunlara inanan insanlara muamele etmek kadar basit değil demek ki Batı ile uğraşmak.. İşte size muhalif olan pek çok insan tam da bu yüzden sizinle Batı arasındaki bir çatışmada sizden yana olmuyor aslan parçaları..

Hem bir de şu demokratik hakkın şöyle bir tuhaf yanı da var: Arkadaş, konuşuyorsunuz da ne anlatıyorsunuz? Tahammül ediyor, Reisinden tut da TV’ye çıkarılan dalkavuğuna kadar bir sürüsünün konuşmasını, oyu ortada bir seçmen olarak dinliyorum. Neden evet demem gerektiğine dair elle tutulur tek bir cümle duymuş değilim. Duysam gelip buraya yazarım, bundan emin olabilirsiniz. Sayın Bakan ta Hollanda’lara kadar gidip saçma sapan şeyler söyleyip, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanların bile geçersizliğini görebileceği şeyler anlatıp bizi daha çok rezil etmekten başka ne yapmış olacak?

Tüm bu tiyatroların, yeni bir mağduriyet yaratmak ve iyice alıklaştırılmış kitlenin batı düşmanlığı cephesinde toplanmasını sağlamaya çalışmaktan başka bir amacı yok. Kuru sıkı yapılan atarlar nasıl olsa bir küsur ay sonra unutulacak.. Heyooo yapan kitlenin içinden hiç kimse  de  çıkıp zaten “ama reis geçen ay böyle demişti hani ne oldu o tavırlar” demeyecek. Yani bu tutarsızlıklar, bu kısa vadeli çakallıklar siyasi bir risk de içermiyor.. O zaman dansa devam işte…

Biraz kaba bir tabir olacak ama dünya bizim yeni yönetim şeklimizin neye benzediğini, kısaca ne mal olduğumuzu artık anlamış gözüküyor. Peki ne yaparlar? Hiçbir şey.. Bu ülkenin demokratik, çağdaş bir ülke olması Batılıların umurunda değildir elbette. Çıkarları ile doğruları arasında gider gelirler. Biz de yönetimimiz tarafından rehin alınmış vatandaşlar olarak bu rezilliği utana utana izleriz. Aramızdan önemli oranda bir kalabalık da Osmanlı hayalleriyle Batı ile rekabet edildiğini düşünüyor ki bu daha moral bozucu bir şey esasında. Sayıları her şeye rağmen git gide azalsa da bu tiyatro bu arkadaşlar için oynanıyor. Gururla izleyip bol bol boş atar yapabilirler…

Evet-hayır

Lafın gelişi değil, memleket gerçekten çok amansız dertlerle boğuşmaktayken, bunların hepsini bir kenara koyup bize Başkanlık Sistemi diye bir şey dayattılar. (Dayattılar bence burada eksik bile kalan bir fiil, çünkü bu kışın gündemine bakarsanız, terör, dış askeri operasyonlar, döviz kuru, işsizlik, cari açık ve tartışmalı hukuk kararları gibi sorunları olan bir memleket göreceksiniz. Aylardır tartışılan şey ise : Başkanlık)

Bu başkanlık tabiri pek faydalı gözükmedi sanırım ki adını yeni cumhurbaşkanlığı sistemi diye değiştirdiler.

Ayrıntılara girmiyorum. Bu değişikliğe konu anayasa maddelerinin meclisten nasıl geçirildiklerini çoğunuz görmüş ve eminim olanları şaşkınlıkla izlemişsinizdir. Kavgalar dövüşler hep oluyordu zaten de, şu verdiği oyu gösterme gereği duyan vekiller, hatta eski bakanlar meselesi bize ne kadar demokratik bir meclis tarafından temsil edildiğimizi anlatmaya tek başına yetecek bir örnekti.

Şaşaalı hukuk terimlerini anlamak zorunda olmayan pek çok insan bu baskının, bu acelenin bu bin tane mesele dururken bu gündemi dayatma aceleciliğinin bize söylenmeyen bir sebebi olduğundan muhakkak ki şüphelenmiştir.

Böyle böyle, 16 Nisan’da bir referandum yapma aşamasına geldik. Referandum dediğin, “önerilen anayasa maddeleri değişikliğinin yapılması konusunda tercihiniz nedir?” gibi basit bir soru. Ve bu basit sorunun iki seçeneği var: Biri evet, diğeri hayır.

Bu soru size, vergilerinizle parasını ödediğiniz bir oy pusulasına mühür basmanız beklenerek soruluyor. Geçerli bir oy için iki seçenek var: Biri evet diğeri hayır.

Başlarda o da ne? En yüksek makamlardan “hayır diyecekler PKK’ya hizmet ediyor”, “evet dersek memleket uçar, hayır çıkarsa kaos olur”, “evet çıkarsa terör biter / (hayır çıkarsa bitmez)” , “hayır diyenler Fetöcü, bölücülerle iş tutan hainler” açıklamaları duyduk.

Bu beyanatları ilk duyduğumda buraya gelip bir yazı yazmayı düşündüm. Şöyle yazacaktım: Madem hayır demek hainlik, bölücülük, terör destekçiliği. O zaman niye iki seçeneğinden biri hayır olan bir oylama yapıyoruz ki? Tabi ne hükümet sözcüsü, ne Cumhurbaşkanı ne de bunu söyleyen bir başkası konuşurken biri çıkıp bunu sormaya cesaret edemedi.

Yeri gelmişken, son zamanlarda tecrübe etmeye başladığımız bir şeyi burada not etmem lazım. Ben şimdi yukarıdakileri yazdım ya, bunlar kabaca 2-3 haftadan beri duyageldiklerimiz. Ama iktidara yakın kesimde şöyle bir huy, meziyet, (ne derseniz deyin) gelişti: Gerektiğinde, 2-3 gün öncesinde olmuş bir olayı samimi şekilde unutabiliyorlar. Bak, görmezden gelmek demiyorum,

u-nu-tu-yor-lar!

Buna farklı hadiselerden söz ederken, farklı insanlarda rastladım. “E daha bir ay önce Cumhurbaşkanı şöyle demişti ya” diyorum, adam suratıma bakıyor. Artık bunlara nasıl bir propoganda yapılıyorsa, olan olayları unutabilmeleri de sağlanıyor. Buna kendi liderlerinin sözleri de dahil. O yüzden, “hayır diyenler PKK ve fetö ile aynı cephede, onlara hizmet ediyorlar” dendiğini de “hatırlamayacak” arkadaşlar olabilir. Hatta bazen bu hatırlamama durumu karşı tarafı yalancılıkla ithama varabiliyor. Aman ha diyorum. Bir zahmet interneti kullansınlar.  Şifa niyetine böyle bir egzersiz lazım zaten bence..

Şimdi gelelim benim bu mesele ile ilgili not etmek istediğim asıl konuya: Aradan geçen 15-20 günde, hayır oylarının evet oylarından fazla olduğu gibi bir kanaat oluştu. Hemen kimde oluştu diye ortaya atlamayalım güzel insanlar. Bende değil, iktidar kanadında böyle bir kanaat oluştu… Hükumet sözcüsü sıfatı taşıyan bir adamın bire bir bir söyleşide gazetecinin kendisine sorduğu “peki hayır çıkarsa hükumetin tavrı ne olur” şeklindeki sorusuna vermediği cevabı izleme ayrıcalığınız olabilirse benim bu kanaati kendi niyetimden türetmediğimi anlarsınız.

Genel hava zaten, evet’in çok mantıklı olmasa da birilerine reaksiyon olarak verilmesi gerektiği şeklinde esiyor. Hayır için ise daha düz, basit bir mantık çalışıyor. Sıradan insan için hayır tezinin sebeplerine vakıf olmak çok daha kolay. Evet ise sloganlar üstünden yürüyor gözüküyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın bitmek bilmez karizması burada bol bol kullanılıyor. Ancak yine de görmezden gelinmesi gereken bir çok çelişki var.

Şimdi hayır evetten önde gidince, hep kazanmaya alışmış iktidar cephesi ne yapacak ya da şu anda ne yapıyor onu görmek çok öğretici olacak. Parasını verip kendimizi ölçtürdüğümüz kredi derecelendirme kuruluşuna bile “ben milletim ne der ona bakarım milletiiiiiim” diye millet egemenliği vurgusu yapan Erdoğan, millet bu kez önüne konan seçeneklerden onun istediğini seçmeyince buna saygı gösterecek mi göreceğiz.

Her meselede milletin tercihi vurgusu yapan Erdoğan görünen o ki bu kez milletin tercihi istediği yönde gözükmeyince o tercihe saygı duymak yerine elinden geldiğince onu manipüle etmeye çalışıyor.

Bundan sonra eğer fırsatım olursa bu tercih manipülasyonları üzerine notlar alacağım. Akla ilk gelen şeyler devlet imkanlarının hoyratça evet propogandası lehine kullanımı, referandum konusuyla alakasız alanlarda olacaklara vurgular, popülist ekonomik eylemler, bolca mağduriyet, geçmişin karanlık günleriyle münasebetsiz mukayeseler, tehlikeli kişilerin hapse atılması, satın alınabileceklerin alınması vs şeklinde yürüyecek.

Dikkat etmiyor musunuz? Ana akım haber kanallarında günde birkaç tane danışman canlı yayına çıkıp “soru” cevaplıyor. Cumhurbaşkanının ne çok danışmanı olduğunu keşfettim. Bir iki tanesini biliyordum 🙂

AKP bir anket partisidir. Mart ayı içinde oy dağılımının seyrine göre verecekleri reaksiyon da değişecek, göreceksiniz. Hayır önde gitmeye devam ederse hırçınlığın dozunun artacağını, hatta birilerinin teorilerine göre referandumun bile iptal edilebileceğini birer olasılık olarak buraya not ediyorum.

Son olarak da, siyasal İslamcıların karakteristik bir özelliği de burada belirleyici olacak: Tüm doğruların genel geçer olması. Yani fayda umulan her güçle ve grupla ittifak kurulup geçmişteki herhangi bir söylemin tam tersi anında yapılabilir. Bunu özellikle dış siyaset açısından söylüyorum ama kürt oyları için de yemeyecekleri halt yok.

İnandığım şeyi söyleyerek bitireyim: Evet çıksın diye her şeyi yapabilecek insanlar tarafından yönetiliyoruz. Aslında Erdoğan’ın başkan olması bunlar için hayati bir şey değil. Kaç aydır zaten bir OHAL düzeni içinde yönetiliyoruz ve KHK’ler ile istediklerini yapabiliyorlar. Bence asıl kaygı kaybetmeye başlamanın ayak seslerini duymaktan kaynaklanıyor.