Kategori arşivi: Güncel

Gündüzüm Gece Oldu

Şimdi Ocak sonundayız. Benim gündüzüm Aralık başından beri gece olmuş durumda. Dikkat edin, sadece “benim” gündüzüm gece oldu. İddialı bir gerilim/bilim-kurgu filminde yaşıyor gibiyim. Sabah bir uyanıyorum. Saat 07:30 ve ortalık kapkaranlık. Daha kötüsü de var. Bazen en az benim kadar uykulu bir adamın dışarıda hoparlörden bağırdığını duyuyorum. Anlamadığım bir dilde bir şeyler söylüyor. Kızgın olduğu belli. Belki o da bu saatte havanın karanlık olmasının saçmalığına kızmıştır. Ama kızgın diye böyle hoparlörle bağırmak da neyin nesi? Bizi bırak küçücük çocuklar var.. Bu memlekette büyüyen çocuklar nasıl sevgi dolu olsunlar diyorum yüzümü yıkarken.

Hayatımın çok büyük bir kısmında (ki bu 30 seneden fazla yapıyor) sabahları erken kalktım. Sanırım henüz tamamen aklımı yitirmiş, hafızamı kaybetmiş değilim. Eski günleri hatırlayabiliyorum. Eskiden sabah saat 8’de hava aydınlık olurdu. Bazen kendimden emin olmak için bunu insanlara soruyorum. Genellikle hayır, hep böyleydi diyorlar. Saat 9 olduğunda kendi kendime “hah işte böyle oluyordu eskiden sabahlar” diyorum. Bu düşüncemi paylaşan neredeyse kimse yok.

Ah, bu iş kaç senedir böyle manyaklaştı? Üç sene mi, yoksa dört sene mi oldu. Tam üç sene önce yazdığım bir yazıya denk geldim şimdi. Üç sene önce, olayın şokunu yaşıyormuşum besbelli.

Sanırım sorun bende. Sabahın karanlığında, ayazın en yoğun zamanında, küçücük çocuğunu yol kenarına çıkarmış, psikopatın birinin minibüsle gelip almasını bekleyen adam dert ederdi bunu sanırım.

Gündüzki miskin hallerinden eser olmayan, çetesiyle beraber av kovalayan köpeklere bulaşmamak için sürekli kaldırım değiştirerek, direklerindeki lambaları yanmayan zifiri karanlık bir sokağı aşıp ana caddeye varmaya çalışan kadın benim kadar dert etmiyorsa, sorun bendedir muhtemelen.

Gece kim bilir neyle uğraşıp, sabah daha güneş doğmadan sıcak yatağından çıkıp geç kalma telaşıyla kalabalığın; başka hiçbir hayvanda göremeyeceğin, birbirine karşı tahammülsüz bir kalabalığın içinde dalıp, hiç sevmediği işine gitmek için yürüyen ölü gibi ilerleyen işe yaramazların bir bildikleri vardır, benim bilmediğim…

Aman buradan sevgili hükumetime bir eleştiri çıkabilir dürtüsüyle, ortamda bu konu açıldığında, “hava kapalı bugün” ya da “eskiden de böyleydi zaten” diye ortaya atılıp canlı bomba gibi itibarını patlatan insanların, her ne kadar bunu söyleyecek kapasiteleri olmasa da bir bildikleri vardır.

Bu durumu, karanlıkta evden çıkmak zorunda kalmama kızdığım için önemsemiyorum. Zamanında 6:10’da işe gittiğim bir rutinim de oldu. Erken kalkmak kolayca alışılabilir bir şeydir. Bu arada 8 erken bir saat falan da değil. Ancak şunda bir tuhaflık görüyor ve buna alışamıyorum. Arkadaş, ben 8’de evden çıktığımda hava aydınlanmış olmalı. Çünkü yaşadığımız enlemde meridyenimizin saatini kullanırsak öğle saatinden 4 saat önce de hava aydınlanmış olur.

Bu durumu, artık o kadar da sık güncel meseleler hakkında yazmayı bırakmış olduğum halde not edilmeye değer bulma sebebim insanların tepkisizliği. Daha doğrusu durumun farkında bile olmamaları. Sanki gün hep 9’da aydınlanıyordu

Hava hep karanlıktı bu saatte diyen adam var arkadaşlar! Hayır, hava hep karanlık değildi. Hiçbiriniz hatırlamıyorsa ben hatırlıyorum. Hava aydınlıktı saat 8’de.. Sabahımızı çaldılar.

Kendi kendine şunu diyen adamı anlarım: Benim sabahımı çalıp napsınlar ulan? İşe yarar kısımları sökeli çok oldu zaten… Senin sabahın karanlığında uyur gezer gibi dolaşmanla oturup alay etmiyorlardır elbette. Hatta senin gündüzünün, gecenin, ömrünün ne kıymeti var ki birader? Bak zamanında şöyle bir yazı yazmışım, orada bu değersizliği anlatmışım kısaca. Ha, bu arada, not etmeden geçmeyelim, sabahları fazladan harcanan elektrik de ihtiyaç sahiplerine cep harçlığı olmuştur, merak edenler bu dönemde fazladan harcanan elektriği araştırabilir.

Çoluk çocuk gecenin en ayaz vakti sokakta. Lan bari mutlu olmayın. Bir insanlık belirtisi gösterin ya. Anlıyorum, durduğunuz yerde korkunuzdan öleceksiniz. Hatta galiba çoktan öldünüz. Adamlar gündüzü geceye çevirmiş, bunu bile normal görmek için yırtınıyorsunuz. İçine düştüğü trajik durumu bu kadar kolay kabullenen başka bir canlı topluluğu var mıdır bilemiyorum.

Kıçından donunu çalsalar fark etmeyecek derler ya bazıları için. Bu memleketin ortalama insanına tam yakışan bir söz bu. Tepelerinden sabahlarını çaldılar, bak, fark eden yok. Bu vakur halk gecenin karanlığında şafak operasyonları için tırım tırım yola koyuluyor.

Ben olsam, bu sene dünya yaz saatine geçerken çaktırmadan herkesle beraber bir saat daha ileri alırım. Arabistan saati yeterli değil, Afganistan saati daha uygun bunlara. Hem yazın sabah namazı yine çok erkene kalmış oluyor. Kış gelince de sabah namazını kamusal alanda kılma baskısını daha rahat uygularlar. Bunu şaka sanıyorsunuz ama ola ki gerçek olsa, bir sabah televizyonlar gazeteler müjde diye haberini yapsalar, “uzman”lar bunun hikmetlerini günlerce tartışadursa, ertesi sene “hep böyleydi” diyeceklerin oranı yarıdan fazla.

Gerçi bunun kötü yanı, akşam üzerleri aydınlık olacak. Ama sanırım bizimkilerde şimdilik bu sorunu çözecek kapasite yok. Olmuş olsa, güneşten dağıtım bedeli almaya hazır vatansever, yiğit, yerli ve milli işadamlarımız vardır. Bedava güneş sizin neyinize. Eskiden de para alınıyordu diyecek düdükler de hemen türer zaten.

Bu arada, dünyada yaz saati uygulamayan ülkeler olduğu da doğru. Ama bu ülkelerin kullandıkları saat, bizdeki aptalların kış saati dedikleri saatleri olmasın sakın! Kendi topraklarından geçmeyen bir meridyenin saatini kullanan kaç ülke vardır, merak ediyorum.

Bu arada meridyen Allahın emri mi diyecek, kendi aptallığını sorgulamamak için geri kalan her şeyi sorgulayan parlak beyinler için de bir not yazayım: Meridyen gün ortası demek. Kavram şu yüzden çıkmış: Elindeki saati güneş tam tepedeyken 12’ye ayarlarsan o senin meridyen saatin oluyor. (Hatalı bir tabirle işte buna kış saati diyorlar) Bizim, saatimizi 12’ye ayarladığımız meridyen İzmit’ten geçiyor. Yani biz güneş İzmit’te tam tepedeyken olan saate 12 demişiz.

Aslında gördüğünüz gibi, geçen sene 11 liraya aldığınız peyniri bu sene 32,50’ye alıyorken buna gelen zammın %21’den fazla olduğunu anlamak kadar kolay bir iş bunu anlamak.

Yaz saati ne peki diye kilitlenenlere de şöyle diyeyim, işte bu saati bir saat ileri alıp meridyenini 15 derece doğuya kaydırınca o da yaz saati (DST) oluyor. Biz işte kış günü bunda kalınca sabahlar geceye döndü. Şimdi zor bir soru sorup yazımı bitirebilirim: Bakın bakalım İzmit’ten geçen meridyenin 15 derece doğusundaki meridyen nereden geçiyor? :)))))))

Bırakalım bu işleri artık

Bir şişe bira aldığımız zaman

4,42 TL ÖTV, 1,37 TL KDV ödüyoruz.

Yani, her şişe biranın parasının 5,79 TL’si doğrudan sizden alınan vergi.

Lafı uzatmayayım.. Kendinize bir şişe bira aldığınızda yaklaşık 2 şişe de devlete ısmarlıyorsunuz.

Bir şişe rakı aldığımız zaman durum biraz daha pornografik:

76,1 TL ÖTV, 17,3 TL KDV ödüyoruz.

Bir şişe standart yeni rakı almak gafletine düştüğünüzde sizden 93 TL para tahsil ediyorlar. Şunu yazarken bile işin tuhaflığına hayret ediyorum.

Devlete vergi ödemeyi aptallık olarak göstermeye çalışacak değilim. Sonuçta devlet hepimiz için var. Ve bu devletin işi yok gücü yok, mesleği yok. Nereden para kazanacak da itibarlı ve güçlü kalacak? Senden benden vergi toplayacak. Yalnız, o sen ben kısmı biraz karışık.

Devlete iş yapan, kârı devletin garantisinde iş yapan, finansmanını devletin garantisiyle sağlayan adamların yüz milyonlarca dolarlık vergi borçlarının sıfırlandığı bir ülkede…

Milyon liralık taksi plakası sahibinin asgari ücretlinin yarısı kadar gelir vergisi verdiği ülkede…

Sen de rakı masası kurup memleket kurtarmak için şişe başına 93 TL vergi veriyorsun işte. Vatan kurtarmak taksi plakası sahibi olmaktan daha basit bir iş mi?

Ben bu işin “günah” kısmına hiç girmek istemedim bu yazıyı yazarken. Ülkemizi epeydir yöneten insanların dünya görüşlerini az buçuk biliyoruz. İçki içen, hele ki şehirde sosyal hayatın içinde güzel mekanlarda içki içen insanlar bu iktidarın en makbul vatandaşları değiller ne yazık ki. Ama anlayabildiğim kadarıyla bu makbul olmayan vatandaşlar iktidarın en sağlam maddi destekçileri.

Geçen sene içki içen pis günahkarlar olarak yaklaşık 12,3 milyar lira ÖTV ödemişiz. Şimdi milleti ölümle tehdit eden müftüler bu paralarla maaş alıyorlar. Varlığına bir anlam dahi veremediğiniz o devasa Diyanetin o devasa bütçesini bu paralar karşılıyor. Sonu gelmeyen o çakarlı araba konvoylarının depolarını bu paralarla dolduruyorlar.

Durumdan memnunsak şerefe öyleyse! Yalnız şunu bilin, lafın gelişi “şeref” e.. Bence her yerde muhaliflik yapıp, gidişatın farkında olarak ya da olmayarak, içine düştüğümüz şu ümitsiz durumu eleştirip, hâlâ gidip en azından içki almaya devam edenler varsa bence şeref onların uğruna içebilecekleri bir şey değil.

Aşağıdaki gazete sayfasını bu yaz kaydetmiştim. Doların patladığı, şimdi en aptallarımızın bile iyice hissetmeye başladığı krizin üstümüze çöktüğü dönemdi. İnsanını nasıl güdeceğini iyi bilen iktidar, tatilleri uzatıp, birleştirip, karşısına aldığı %48’e son bir harcama seferberliği yaptırmıştı. Aşağıdaki “yandaş” manşeti durumu çok iyi özetliyor. Seneye yıl sonunda alkol ÖTV’sinden 25 milyar TL gelir elde edildiği haberini de bu başlıkla verebilirler bence.

İslami faşizm gelip hepimizi bir deliğe tıkana kadar onlara ihtiyaçları olan maddi desteği vermeye devam edelim. Arabik beğenilere göre yeniden dizayn edilmiş bön, gösterişli, çirkin tatil beldelerinde yüksek beyaz yakalı maaşlarımızdan artırdığımız paraları harcayalım.

İçki içme özgürlüğümüzü haramlık vergisini vererek yaşayalım. Yarın başka deliler, başka şeyh yalakaları, başka tarikat çocukları çıkıp insani değerlerimize küfretsinler. Twitter’da paylaşıp günah çıkarırız nasıl olsa..

10 senede bira fiyatını 2 liradan 11 liraya çıkaran ÖTV vergisini hunharca koymaktan çekinmeyen adamlar karşılarındaki tayfanın kişiliksizliğini mutlak siyasi iktidarlarını kurarken defalarca test ettiler zaten. Ben bu işi onlardan fazla bilmiyorum elbette. Hâlâ memleketin “kutsal” içkisinde %480 vergi yükü olabiliyorsa bir bildikleri vardır.

Ben kendi adıma konuşayım: Bu ülkenin gidişatından memnun değilim ve bu yüzden bundan sonra asla ama asla içkiye para vermem. En azından bunu tam yaparım. Ki zaten daha önceden almıştım bu kararı..

Gazete okumayı daha çocukluğunda alışkanlık edinmiş biri olduğum halde şu rezil medyayı takip etmeyi nasıl bıraktıysam içkiyi de böyle bıraktım.

Şu boktan futbol ligini takip etmeyi nasıl bıraktıysam, şu yandaş, yalaka, yavşak, omurgasız tipleri her gün ekrana çıkaran ciddi haber kanallarını izlemeyi nasıl bıraktıysam içkiyi de böyle bıraktım.

Hiçbir şeyi değiştirmeye gücü olmayan tek bir birey olabilirim. Ama en azından neye inanıp neye inanmayacağımı, neye bakıp neye bakmayacağımı seçebiliyorum. Siktir git diyebiliyorum önüme konana..

Cephede ameliyat yapılmaz morfin verilir.

Ekonomi hakkında yorum yapmak muhaliflik değildir.  Dolardan söz etmek, yabancı basında çıkan yorumlara bakmak “hainlik” belirtisi falan değildir. Buna olsa olsa zeki yaşam belirtisi diyebilirsiniz.

Hâlâ oy verdiği iktidarı savunduğunu düşünerek ekonomiyle ilgili gerçeklere burun kıvıran, bunların endişesini duyan insanlara da “hain” demeye çalışan embesillere söylenecek ilk sözüm şu: Sizin bir zeka belirtisi göstermiyor olmanız, sizi güden adamların çok zeki oldukları anlamına gelmez.

Krizin sebebi, sizi güdenlerin, bu gütme işinin kolaylığına aldanıp kendilerini çok zeki ve her şeye muktedir sanmaya başlamalarından başka bir şey değil.

Bu adamı ve etrafındakileri böyle saçma hareketler yapıp ülkeyi mahvetme noktasına getirdiğinin bile farkına varmayacak bir güç sarhoşluğuna iten şey sizin bir zeka belirtisi göstermemeniz.

Siz alkışladıkça onlar daha da cesaretlendiler. Ve sonuç ortada. Şimdi, işler yavaş yavaş kontrolden çıkmaya başlamışken bir kez daha sizi kandırmak için bir suçlu bulundu: ABD.

Emperyalist güçlerin bize karşı bir taarruza giriştiğine inanan bir sürü insan var. “Ekonomi”mizi çökertmek için oyunlar kuruyorlar. Ve şimdi aynı gemideyiz. Eleştiri değil, kenetlenme zamanı. Bizi bu zorlu günlerden sağ salim çıkaracak tek bir kişi var ve o da zaten başta şu an!

Öyle mi?

Bizim ekonomi ayaktayken emperyalist güçlerden hesapsızca borç alıp onların ürünlerini, hem de kendi üretebildiklerimizden bile vaz geçme pahasına, çılgınlar gibi tüketirken emperyalist güçler dostumuz muydular?

Dış güçler, gelecekteki 20-30 yılımızı ipotek altına almamız demek olan saçma sapan projelere kredi vermek istemediler, hayır, siz eğitim sisteminizi düzeltin, planlı tarım ve hayvancılık için çalışın, bu köprülere para vermeyin diye mi savaştılar bizimle?

Alman hükumeti, hayır, hiçbirşey üretmeyen bu fakir ülkeye bu kadar lüks Mercedes satmayacağız, bunun için gerekirse sizinle savaşırız mı dedi?

Bakın, inanması gerçekten güç gelecek biliyorum ama biz dolar geliri olmayan şirketlere dolarla borçlanma izni verdiğimiz zaman “emperyalist” güçler siyasal islamcı ihvanlar değildi, güvenin bana… Yani kreditörlerimiz 8-9 senede durup duruken emperyalist olmadılar. Onlar hep emperyalistlerdi. Biz onların emperyalist olduklarını onların parasını harcarken ya da lüks ürünlerini tüketirken anlamadık da, borcun vadesi gelince mi anlıyoruz? Eğer emperyalizmle bir kavga verecek idiysek bu onların ürünlerini alma kavgası yerine içeride onlara alternatif şeyler üretme kavgası olmalıydı. Haince laflar mı ediyorum?

Bu yaşadığımız savaş falan değil. Birileri borç para aldı. Harcadı. Hayatında göremeyeceği zenginliklere kavuştu. Bu işin siyasi ayağı da şovunu çok güzel oynayıp komisyonunu aldı. Sonra işler biraz kontrolden çıkınca, aldığı uyuşturucuların bile hissetmesine mani olamayacağı acılar çekmeye yaklaşan zavallı kalabalıklara verilen daha sert bir çeşit uyuşturucu olarak “emperyalizmle savaş” şovu başladı. Vay canına. Sanki rahibi salmış olsak ve “ödevlerini en iyi Türkiye yerine getiriyor” çizgisi devam etmiş olsa dolar yükselmeyecekti!?! İnsan bu düzeyde bir aptallığa özenmeden edemiyor.

Emperyalizmle savaşa yine de inanıyorsanız, “benim görevim ülkemi pazarlamak” noktasından “onların doları varsa bizim de allahımız var” noktasına giden eğriyi geriye doğru takip edin bari. Ama şimdi bu ikisini yan yana koymak da hainlik oluyor değil mi?

Madem sürekli uyduruktan bir gündem izleyeceğiz, bari biraz çatlak ses çıkaralım da izlediğimiz “şeye” biraz kalite gelsin. Kavgam bu..

Bir yanda da, artık saflıktan mı, bakın ben vatanımı seviyorum şovu yapma kaygısından mı, yoksa bir şey bildiğini gösterme ihtiyacından mı bilinmez, ekonomik buhrandan çıkış reçeteleri anlatan arkadaşlar çıktı piyasaya.

Ben daha çok bu yorumları okuyorum, hem ekonomi bilgim artıyor hem de çok öfkelenmeden ilginç bir şeyler görme şansım oluyor. Bu arkadaşlara verilecek cevabım ise çok kısa:

Şu günlerde, dolar yakan embesiller var ya. İşte o embesilleri dolar “kazanan” adamlara dönüştüremedikçe bence kalıcı etkileri olacak bu kriz bir zaman sonra bitse bile, krizler bitmez. Ha, o embesiller dolar kazanan insanlara dönüşürlerse AKP’ye ya da sistemin şu anki herhangi başka bir düdüğüne oy verirler mi? Cevabı çok kolay bir hayır olsa bile, insanı düşüncelere sevk eden soru bu sevgili vatanseverler..

Gerçek şu ki bu ülke, geçen krizlerden hızla çıkmasını sağlayan genç ve dinamik nüfusunu büyük oranda kullanmış durumda şu an. Suriyelileri hesaba katmıyorum, onlar aslında bir açıdan son derece dinamikler 🙂 Şimdi kiralık şirket aracıyla Alman firmasının satış temsilciliğini yapan ve Alaçatı’da 4500 lira hesap geldi diye ağlayan yetişmiş insan stoğumuzla bir üst ligine çıkmamız gereken bir Romanya,Ukrayna,Vietnam,Tayland grubu var. Aşağı bakarsan zaten köyler boşalmış, tarım bitmiş, 15 milyon sosyal yardım bağımlısı var, bütün gün büyük resme bakıp reisi övüyorlar. Adamlar Diyanet için boşuna 8,3 Milyar bütçe ayırmıyorlar, bu kadarının da farkındasınız artık, değil mi?

O yüzden olaylara “ticaret” kafasıyla bakıp sığ ekonomik yorumlar yapmayı da bir kenara bırakalım, emperyalizme karşı ekonomik savaş falan filan diyerek rezil duruma da düşürmeyelim kendimizi. Bu adamlar şu anda rant ekonomisini devam ettirmek, abuk subuk işleri yandaşlarına hazine garantili olarak ihale etmeye devam edebilmek için para arıyorlar. Sizin çocuğunuz daha iyi bir ilköğretim alsın diye değil. Ama bilemem, yine gidip dolar yakacaksanız yakın.  Bu arada iş niye doların üstüne kalıyor anlamıyorum, adını bilmediğim para birimleri bile TL karşısında deli gibi yükselmiş halde.

Ama son bir notum daha var: Böyle zamanlarda aptal olmak biraz daha gözü açık olup durumun farkında olmaktan daha iyi bir şey. Tyler Durden izah ediyordu ya; uçaklardaki oksijen maskesinin asıl amacını. Şimdi ABD’den falan nefret edip, 2 gün sonra rahip falan salınıp kredi falan bulunup olaylar unutulunca amariga reisin lafına geldi diyecek olmak, şu çaresizliği, şu çözümsüzlüğü, şu ümitsizliği görmekten daha iyi bir şey olabilir..

 

 

Bize inanmayacakları günlerin hasretiyle…

Sabahın serinliğini değerlendirelim dedik ve kızımla dışarıda biraz bisikletle dolaştık. Sonra eve geldik. Karım kahvaltı hazırlıyordu ve Umay da acıkmıştı.
Televizyonu açtım. Artık bizim televizyon BabyTV’ye ayarlı. Bir zamanlar sabahları haber kanalı açar kahvaltımızı öyle yapardık. Şakasına söylemiyorum, artık BabyTV bana çok daha gerçekçi geliyor. Oradaki şarkıları seviyorum, karakterleri de gerçekçi buluyorum.

Bu arada aklıma geldi ve dolar kuruna baktım. 5,75 civarındaydı. Vay canına dedim. Dün akşam son gördüğümde 5,45 gibi bir yerlerdeydi. Bakalım bir zamanlar neredeyse her sabah izlediğimiz CNNTurk’teki Parametre programında kur hakkında ne konuşuyorlar diye düşündüm (gülmeyin, nedense öyle düşündüm) ve BabyTv’den CNN’e geçtim. Saçma sapan birkaç laftan sonra Ordu’da yağan yağmurdan falan bahsetmeye başladılar, hatta canlı yayına geçtiler. Sel olmuş…

Bu arada dolar 5,8 oldu. Ben mutfağa gidip kızımın yumurta tabağını getirdim. Dolar 5,9 oldu. Yine mutfağa gittim ve peynir-domates tabağını getirdim. Dolar 6 oldu. Karıma kızarttığı şeyleri çabuk kızartıp hemen gelmesini söyledim. Bir şeyler oluyor dedim. Dolar 6,10 oldu. Çaydanlığı alıp geldiğimde 6,20 olmuştu. Karım salona geldiğinde 6,30’u geçmişti. Tüm bu olaylar olurken Umay mama sandalyesindeydi ve bırakıldığı yerde sabırla bekleyen bir çocuk olmadığı için sofrayı hazırlamak için elimizi çabuk tutuyorduk. Ama biz kahvaltı tabaklarını masaya getirene kadar kur 5,75’ten 6,3’a fırladı.
Tüm bunlar olurken, kim olduğunu bilmediğim gözlüklü bir adam ekranda uzata uzata rehine rahip pazarlığında kat ettiğimiz mesafeyi, bizimkilerin kararlılığını, bugün açıklanacak ekonomik planın heyecanla beklendiğini falan anlatıp durdu. Arada kendine göre sağ üste bakıp duruyordu, sanırım kur ekranı oradaydı.

 

 

 

Bu adam kimdir necidir bilemem, eskiden çok izlerdim bu kanalları, gazeteci yorumcu tayfasını falan tanırdım da artık bu yeni camiayı pek bilmiyorum. Bir ekonomi programına yorumcu olarak çıkmışsın ve o sırada döviz kurları sadece 10-15dk içinde tarihi sıçramalar yapıyorlar ama sen ısrarla sanki merak eden varmış gibi rehine pazarlığı anlatıyorsun.. Hele bundan sonra, stüdyoda oturan sakallı bir adama söz verdiler ki o arkadaş daha bombaydı. Zaten kedi bakışlı sunucu kız sözü adama verirken adamın yüzünde “aha da sıçtık, bakalım ne konuşacağız” gibi bir ifade vardı. Ben olsam dedim karıma, stüdyoda sıranın bana gelmesini beklerken tuvalete gider ve böyle tarihi bir anda yalakalık yapmak niye bana patladı diye de isyan ederek kafamı lavaboya vurup kendimi ekrana çıkamayacak kadar yaralardım. Ben bu yayına çıkmazdım arkadaş.. Şu pozisyona gelip, ciddi olmaya çalışarak “kurdaki hareketlerin siyasi olduğunu herkes biliyor, ekonomiyle ilgisi yok” demezdim. Bu günlerin yarınları var.

Bu iş artık gerçekten absürt bir hal aldı. Bu insanları aşağılamak, onlarla alay etmek istemiyorum. Meslek ahlakı ile ilgili yorum yapmak da işin kolay kısmı bence. Belki bu insanları gerçekten tehdit ediyorlar. İnsanların çoluğu çocuğu var. Ben peşin hüküm vermek istemiyorum. Normalde böyle olmaz, olamaz..

Sonra fırtına devam ederken ve Umay yumurtasını çok nazlanmadan yerken BabyTV’ye geri döndük. Oradaki karakterlerin daha gerçekçi olduklarını söylemiştim, değil mi?

Bu arada ben altyazılarda başka bir bomba da görmüştüm. İnternete girince olay direkt suratıma çarptı zaten:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Seneler sonra, hayatın akışı bizi dünyanın normallerine geri döndürecek, buna inanıyorum. Umay’a bakınca buna inanmak istiyorum. O zaman laf açılıp da bir zaman böyle bir şey olmuştu, vaziyet böyle böyleyken adam çıkıp böyle demişti diye anlattığımda, gençlerin bana inanmayacaklarını,  kafayı yemiş bu bunak diyeceklerini düşünüp mutlu oluyorum. Bir gün şu olayları anlattığımızda hadi lan deli diyecekleri günler gelecek, buna inanıyorum..

Dolar rekorlara koşarken…

6 Ağustos 2018 Pazartesi.

Türk Lirası, kur para birimleri karşısında resmen eriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öğleden sonra dövizin durumuna hiç bakmadım. PC başında olduğum halde. Çalışmamakta ısrar eden bir firmware ile uğraşıyordum.

Akşam eve gelince bilgisayarı açtım. Hala şu firmware aklımda.. Sıcağı sıcağına bakmak istediğim şeyler vardı. Sonra bir haber sitesine girince kuru gördüm. Dolar 5,24 TL olmuştu ! 5,08 olarak başladığı günün akşam üzerinde! Euro’dan hiç haberim yoktu, 6,06 görünce donakaldım.

Kendimle iddiaya girdim. Yandaş haber sitelerinde dövizle ilgili haber var mıydı acaba? Pek bir şakacı olan yandaşlardan birinin sitesine girdim. Dört CHP haberi bir de İyi parti haberi vardı. Hadi, ” rekor” başlığını geçtim. Doların ya da Euro’nun rekor kırması artık alelade bir şey. Peki Merkez Bankası hiçbir şey yapmamış mıydı? Ya da Başkanımız hadi bozdurun dövizleri falan dememiş miydi? CHP’lilerin kendileri bile şu sırada eminim CHP’nin kurultay haberlerini yandaşlar kadar merak etmiyordur. Anladığım, yandaşların şu sıralardaki en büyük derdi “CHP”.

2001 krizini çok iyi hatırlıyorum. Hatta, 94 devalüasyonunu bile sonuçları ile hatırlıyorum. İntihar edenler falan olmuştu çevremizde. Şimdiki gibi bir görmezden gelme olduğunu hiç hatırlamıyorum. Şimdi olanların onda biri o zamanlar olsa ortalık yerinden oynardı, bundan eminim.

Şimdi ise, kur seri rekorlar kırıyor ama bunların muhtemel etkilerini konuşmayı falan bırak, haberini bile yapan yok. Televizyonda döviz ya da kur sözcükleri telaffuz dahi edilmiyor. Sanırım durum çok ciddi ve cicişlerin bu sözcükleri kullanması dahi yasaklandı. Daha önceki rekorlarda dolsa nolur dolmasa nolur diye sırıtan başbakan falan gösteriyorlardı. Ya da ekrana “uzman” çıkarıp hareketler geçici falan dedirtiyorlardı. Bu sessizlik, durumun kontrolden çıktığı anlamına geliyor. Yakında dolardan eurodan bahsetmek hainlik falan da olur, görürsünüz.

Memleket batıyor sen iki buçuk yandaş yalakayı kafaya takmışsın diyebilirsiniz. Haklısınız. Bunlar için meslek onuru ve şeref gibi kavramlar çok uzakta, hem de epeydir. Ama yine de insan şaşırmadan edemiyor. İşin komik yanı, şimdi o stüdyodaki haber ekibi benden daha yakından takip ediyordur şu dakikalarda kuru, bahse varım..

İleri demokrasi nedir diye soranlara basın özgürlüğü dalından bu örneği verebilirsiniz.

Dolardan bana ne

Demokrasi, insanların kandırılma potansiyelini bir doğal kaynak olarak kullanmaktır.

Üstelik bu; yenilenebilir, geliştirilebilir, az bir yatırımla çoğaltılabilir bir doğal kaynaktır.

Ben çok konuşmayayım, aşağıdaki grafikte yeşillerle kırmızıların toplamının sarılara oranını hesaplamaya çalışın. En üstteki çubuk tüm toplamın hemen hemen yarısını temsil ediyor, unutmayın.

kur niye yükseliyor

 

 

 

 

 


Yukarıdaki yazıyı ve grafiği iki ay kadar önce, yani TL asıl çöküşünü yaşamadan evvel kaydetmişim. Burayla pek ilgilenemedim bir süredir. Şimdi temizlik yaparken dikkatimi çekti. Ama buna bakınca o zamanki kadar komik durmuyor. Yazıya ekleme yapayım derken yapacağım yorum artık AKP seçmeninin durumu ile alakalı olmayacak. Nedense bugün bakınca CHP seçmenlerinin %12’sinin dövizin yükselmesini dış güçlerden sebep görmesi, %15’inin de döviz beni ilgilendirmiyor demesi  AKP’lilerin bilindik ve de alışıldık durumundan daha ilginç gözüktü bana.

Bu arada, Türkiye’deki kamuoyu yoklamalarına inanmak için de bir sebep yok. Renk olsun diye bu grafiği çöpe atmak yerine yayınlıyorum. Yoksa, toplam mevduat içinde döviz mevduatı oranının en yüksek olduğu iller yukarıdaki grafiğin en üst çubuğundaki arkadaşların en yoğun yaşadığı yerler aynı zamanda. Bu durumda yeşil arkadaşlar dış güçler oyun çeksin de yatırımımız değerlensin diyen hainler, kırmızı arkadaşlar da bu memleketin tipik ikiyüzlüleri.

Ve son bir yorum: Bu saçmalığın kazananları; “hasretini biz çekiyoruz, sefanı onlar sürüyor” diye oy pusulasına aşk mektubu yazan “Alamancı” reisçiler.  Senede 3-4 hafta tatil için gittiğim, gayrimenkul almak için de tercih edeceğim yerlerden birinin para birimi, benim maaş kurum karşısında serbest düşüşle değer kaybetse ben de bir tür hasret çekmeye başlardım sanırım oturduğum yerde…

 

Yazar mısın yazmaz mısın?

Yazı yazmayı sevmesem, bunca işimin arasında buraya girip bir de burada klavye tıngırdatmazdım.

Öte yandan yazar olmak için de yazmıyorum. Zaten yazı yazmak demek yazar olmak demek değil. Bunu blog yazdığınızda çok iyi anlıyorsunuz. Peki o zaman neden umuma açık bir adresi olan yerde yazılar yazarsın ki? Amaç bir şeyler yayınlamak, insanların fikirlerini öğrenmesi ve aydınlanmaları değil tabii ki.

Profesyonel olarak yazdıklarımızdan geçinmeyiz ama yazmak okumaya pek de benzemeyen, tuhaf bir hobidir. Yazarken kendi düşüncelerimizi “öğrenme” fırsatı buluruz. İşin not alma ve gelecekte bakıp hayret etme kısmı da hediyesi olmuş olur.

Beni yazı yazmaya motive eden şey her şeyden önce bunun beni rahatlatıyor oluşuydu.  Yazmak benim için düşüncelerimi somutlaştırıp kafamın içinde başı boş dolaşmalarından kurtulmanın bir aracıydı.

Yazarken kafamın derlenip toplandığını düşünürüm. Bu tarifi zor bir rahatlama hissi uyandırır. İşin bu yönünü yalnızca bir kafa dağıtma aracı olarak kullanmıyorum. İş yaparken de çok not alırım. Bunun, iş sürecini kayıt altına almaktan çok işi yapma şeklimin ta kendisini etkilediğini de daha üniversite yıllarında fark etmiştim. Not almadan, önünde bir kağıt olmadan, bir çalışma defterine karalama yapmadan çalışan insanlara hayret ederim. Çünkü benim için kalem olmadan çalışmak çok zordur.

Fark ettim ki, çalışırken gitgide daha çok not alıyor olmama rağmen, hobi olarak yazmaya artık eskisi kadar çok vakit ayırmıyorum. Vakit bulamamam ya da daha doğrusu yazmaya odaklanamamam bunda bir pay sahibidir. Ama yadsınamaz ve benim için daha önemli olan etken şu: Artık yazmak artık rahatlatmıyor. Aksine, gerginliğimi artırıyor, karmaşık bir düşünceler dünyasına düşmeme neden oluyor. Kafamı derlemek toplamak yerine onun daha çok karışmasına neden oluyor.

Bir kere, artık kafamın içindekiler eskisi kadar dağınık bir şekilde başı boş dolaşmıyorlar. Bunun yaşla ve düşüncelerin olgunlaşmasıyla muhakkak ilgisi vardır. Artık hayatın ne olduğunu anlamak için ne gelse seyredecek meraklı bir gözlemci değilim.  Zaman geçtikçe insanın aklıyla kalbi arasındaki bağ gizemini yitiriyor. Merak ile şüphenin aynı şeyler olmadığını anlıyorsun. Anlamaya çalışmak yerine önceden bildiğin bir kalıba oturtup karşına çıkan vakayı çabucak çözmeyi öğreniyorsun. Çoğu kişi buna akıllanmak diyor.

Hayata ya da dünya görüşüme dair yazacaklarım bu yüzden artık eskisinden daha  net. Benim kişisel dünya görüşüm açısından durum daha da acınası bir halde: Ben başlarda doğru olması gerektiğini düşündüğü pek çok şeyin uygulamada tamamen yanlış olduğunu görmüş biriyim. Bu, çevremde gözlemlediğim ve bir yazı konusu yapmayı düşüneceğim pek çok hikayenin benim için daha da hayal kırıcı olması demek oluyor.  Nereye olduğu belli bir gidişatın farkında olan ama elinden yapacak bir şey gelmeyen, bununla yüzleştiğinde de endişelenen ve üzülen biriyim artık. Ve sırtında böyle bir yük varken yazı yazmak yağan bir yaz yağmuru gibi havayı temizlemiyor artık.

Son bir iki senedir bir yazının başına oturduğumda kafamda canlandırdıklarım yolunda gitmeyen işlerden, delice saçmalıklara, göz göre göre gidilen bir felakete dair gözlemlere dönüştü. Bunları somutlaştırmak ve yazıya dökmek için uğraşmak da artık rahatlatıcı bir hobi olmaktan çok uzak.

Düşüncelerimin pek çoğu, yazmamanın yazmaktan daha hayırlı olacağı şeyler artık. Bu, benim düşüncelerimdeki marjinalleşmeden değil, ortamın marjinalleşmesinden kaynaklandı.

İşi ve iddiası bu olan bir sürü adam yalanların dünyasında bir yere sahip olmak için bir sürü palavrayı, üzerinde çok düşünmeye ve onları yenilir yutulur hale getirmeye bile zahmet etmeden yazı, makale hatta kitap diye üzerinize boca ederken, ismini gizlemekten çekinmeyen denyo bir blog yazarının görevi midir “riskli” gerçekleri teker teker yazıp hakikatin meşalesi olmak?

Ben bundan 10 sene önce de çiçekten böcekten bahsetmiyordum. Eğilimim de her zaman memleket hakkında, gidişat hakkında düşünmek ve de yazmaktır. Şimdi memleketin gidişatı, bizi yönettiğini varsaydığımız bir grubun yaptıkları, bunların kültürel arkaplanı ve bence yaşadığımız pek çok saçmalığın bizzat sebebi olan din kurumu hakkında yazılar yazmaktan çekiniyor olmam benim suçum mu? Bu korkaklık mı oluyor şimdi?

Gerçek hayatla, internet ortamındaki hayatın farkı beni hep şaşırtmıştır. Gerçek hayatta fiziksel olarak çekici biri değilsen bir şansın da internet ortamı oluyor. Ya da insanların içinde düşüncelerini yüksek sesle söyleyecek cesaretin veya düzgün konuşma kapasiten yoksa öfkeni sanal alemde kusabiliyorsun. Dünyanın en güzel fıkrasını bile anlatsan kimsenin gülmeyeceği kadar çaresiz biri bile olsan internette bir dünya komik içerik paylaşıp herkese kendini beğendirme şansın var.

Bu ikinci şans şeysi, benim hiç hoşuma gitmedi. Sanal alem bence gerçek kişiliğinizin bir alternatifi değildir. Bir şeyi, hiç tanımadığım birine sokakta spontane bir muhabbette söyleyemeyeceksem buraya da yazmam. İnsanların yüzüne konuşur gibi yazmayı önemsiyorum bu yüzden. Bizim memleketin içine düştüğü vahim durum yüzünden artık konuşulması iyi olmayacak bir sürü muhabbet var. Biz de kendimizce kendi otosansürümüzü oluşturuyoruz. Benim açımdan bir sürü enfes yazı konusunu buraya taşımamanın bir açıklaması da ne yazık ki bu.   Sonuçta yazılarım kendime notlarımdır. Sokaktaki sohbetlerim de öyle.