Kategori arşivi: Genel

Volkswagen

Bence sorun bu markanın Türkiye’de, son yıllardaki algılanış şeklinde yatıyor.
Otomobillerin kendisi hakkında yapabileceğim yorumlar “tercih sınırları” içerisinde kalacak şeyler.
O yüzden ona girmiyoruz…
Sattıkları şeylerin kalitesi, yenilikçiliği ya da bir dünya efsanesi olabilmiş modeller üretebilmenin mirasına sahip olmak gibi şeylere vurgu yapmak yerine..
Ellerindekileri üst sınıf tüketicilere hitap eden bir pazarlama nesnesine indirgemeleri…
Kalite, ekonomik değer, teknoloji ve sağlamlık değil…
Tarz satmaya çalışıyor gibi gözükmeleri…
Zaten, özellikle bizim yerli yapım reklamlara baktığınızda karşınızda bön bön sırıtan bu yapaylığı görüyorsunuz:
Bunların çok ciddi bir gerçekçilik sorunları var. Tamam, reklam kurgusal bir şey olmalı. Ama kurgusal şeylerin gerçekle bir ilişkisi vardır.
Bu yüzden VW reklamlarını izlerken, en azından benim gibi biri için, işin sonunda gidip bu arabalardan birini satın almaya varacağını hayal etmek bile mümkün değil.
Ürünlerin kendisini anlatmak bir yana, reklam adına yapılan şeylerin bizimle hiçbir ilişkisi yok çünkü.
İnsana en ağır gelen, 69 model bir Beetle’ı olan biri olarak bu kişiliksiz hareketleri izlemek. Öyle bir şeyden böyle bir ımaja nasıl inilmiş, insanın aklı almıyor.
Emisyon skandalı denen şeyin bu ülkede bir etkisi olmayacağı açık. Ona da girmiyorum. (*)
Bir nesil önce Anadolu’nun köyünde çiftçilik yapan adamların çocuklarına plazalarından rezidanslarına gidebilsinler diye araba satmaya çalışıyorsunuz.
Bu durumda, vurgulamanız gereken teknoloji değil, bir hayat tarzı.
Düzgün konuşan adamlar. Fransavari sokaklarda karşılaşan şık insanlar, kendini olmayacak bir naiflikle tanıtmaya çalışan “yazlıktan” arkadaşlar falan…
Tüm bunları ilişkilendirmeye çalıştıkları şey, bir teneke kutu…
Bir teneke kutu ki onu kullanan hangi sınıftan olursa olsun… Eğitimi ne olursa olsun…
Bunun içine girdiğinde istisnasız bir biçimde dayak isteyen vahşi bir hayvana dönüşür…
O kutu ki, senin becerip, iki elinle doğrultup bir sileceğini, bir jant kapağını takmayı bile beceremeden Almanya’dan ithal ettiğin bir şeyden ibarettir…
Sana bir araba para verecek müşterine rengini ve teslimat tarihini bile tak diye söyleyemediğin bir şeydir..
Onun iyi bir ürün olmasından cesaret alıp böyle hayat tarzı dekorları kurgulamak nasıl bir bönlüktür???


(*) Potansiyel (ya da kinetik) VW müşterileri iş yenilikçi teknolojilere ve çevre duyarlılığına gelince konsolunun ortasında 17″ LCD duran Tesla arabasına bakıp vay be der ve dizel arabasının ne kadar az yakacağını/yaktığını düşünüp sikko hayatına devam eder zaten…

Ateşle Oynamak..

Bizim bir F16 sınırda bir Rus Su24’ünü düşürdü. Ardından Rusya ve Türkiye arasında gerilimli bir süreç başladı.
Bununla ilgili olarak, Cumhurbaşkanımız Rusya’nın ateşle oynadığını söylemiş.
Ben tam aksini düşünüyorum.
Sizden kesinlikle daha güçlü biriyle, sonunu getiremeyeceğiniz şekilde dalaşıyorsanız bence ateşle oynayan ondan çok sizsiniz..

Gerçeği objektif biçimde görebilmek en etkili silahlardan birisidir. Bizde buna hainlik ya da korkaklık gözüyle bakılır.

O yüzden meydan siyasetçilere kalır. Onlar da siyasetlerini yaparlar.

Deli gibi ihtiyacın olan alternatifsiz bir ürünü alırken para bende diye düşünerek üst perdeden pazarlık etmeye benziyor bizim hâlimiz. Çünkü en değerli malzememiz siyasetimiz…
Kendi üretimimiz uçaklarımız füzelerimiz radarlarımız yok ki…
Biz Rusya’da nükleer santral kurmuyoruz ki, onlar burada kuruyorlar… Santralde çalışacak teknik personel Rusya’da üniversite eğitimi görüyor. Doğal gaz ve petrolde durum daha da vahim..

Ama biz Rusya kaybeder diyebiliyoruz… Ah, en iyi bildiğimiz meşgalemiz, siyasetimiz….

Ama bu olaydan sonra sınırımızın hemen güneyine S400 füze sistemi yerleştiren Ruslar bence hiç de siyaset yapmıyorlar. Eskişehir’den, Konya’dan, Diyarbakır’dan kalkacak bir uçak, Ruslardan habersiz sınırın 200km yakınına bile yaklaşamayacak.. Bizi korumak için NATO’nun konuşlandırdığı Patriot sistemleri söküleli epey oldu. Zaten Patriot’lar pek çok açıdan S400’lerin çok çok gerisinde kalmış bir füze sistemiydi. Artık o da yok. Merak edenler dişini sıkıp bunların teknik ayrıntılarını okuyabilir ve ardından güçlü nato üyesi Türkiye geyiğine devam edebilir.

Bizde kendimizi korumak için karadan atılan orta/uzun menzilli bir füze sistemi yok. Bu işi, bu günlerde 4’lü kol halinde devriye uçuşu yapan F16’lar ile halletmeye çalışıyoruz.
Bir füze sistemi ihalesine çıktık aslında. Ama biliyorsunuz. Epey sansasyonel bir süreç yaşandı. İşi Çinlilere verecek gibi olduk. Sonra G20 zirvesi öncesi ihaleyi iptal ettik. Çünkü hep siyaset, tek siyaset… Zaten o ihalede alınmak istenen şey tam olarak bu günlerde yaşadığımız sıkıntıya da ilaç olacak bir şey değildi. Teknoloji transferi falan dedik, o da içeriye karşı yapılan siyasetti işte…

Ha bu arada, Malatya ve İncirlik’teki Amerikan üslerine her fırsatta peki bunların burada ne işi var diyerek anti emperyalizm yapan ulusalcıları da yanaklarından öperim yeri gelmişken. Eğer koşullanmalarını bırakıp bir anlığına mantıklı düşünerek bir Doğu Akdeniz haritasına bakma şansları varsa en büyük kozumuzun oralardaki ABD varlığı olduğunu anlama olasılıkları var…

Bir Su30’un bir F16 ile yan yana park etmiş şekilde çekilmiş bir fotoğrafına bakarken bir sürü şey düşündüm. Ruslar bu uçakları dünyanın pek çok ülkesine satıyor. Aslında Rusya, Amerika’nın NATO tekelini saymazsanız en büyük silah ihracatçısıdır. Bizim durumumuz bir bakıma Norveç’le somon, Almanya ile otomobil, Amerika ile uzay teknolojileri kavgasına girmek gibi.. Bizdeki yorumcular Putin’in Rusya Federasyonu’nu dağılan Sovyetler Birliği gibi göstermek için illüzyon yaptığını anlatmayı çok seviyorlar. Gerçek olan ise şu ki, askeri bütçesi yanına yaklaşılmaz boyutta olan ABD’nin ürettiği şeylere alternatifleri hâlâ ve kesintisiz olarak üretebilen tek ülke Rusya’dır. Bu da onları en azından bu açıdan hâlâ Sovyetler yapmaya yeter..

Bir başka grafiğe, konuşlandırılan S400’lerin aktif radar kapsama alanına bakarken de bir sürü şey düşünüyorum. Güneyde İsrail’in tamamı, kuzeyde Ankara kapsama alanı içinde.. Suriye’nin neredeyse tamamı kapsama alanı içinde..Uçak düşürme olayı ile Rusya’nın bizi (aslında Amerika’yı) yemlediğini düşünmek hiç de komploculuk gibi gelmiyor. Ah uçağımı düşürdüler oysa ki teröristlerle savaşıyordum diye yaygara koparıp, Suriye hava sahasını domine etmek için kendine legalite yaratıyorsun. Oyun kurucu olmak böyle çıkışlar yapmayı gerektiriyor elbette. Bu bir liderlik meselesi olduğu kadar kaba kuvvet meselesi aynı zamanda. Nitekim bu bilgilerin üstüne, ABD’nin (ve buna bağlı olarak bizim) “ihtilaflı” bölgelerdeki uçuşlarımızın bıçak gibi kesildiğini öğrenince düşüncem pekişiyor.

Bence Cumhurbaşkanı da kimin ateşle oynadığını, kiminse ateşin kendisi olabileceğini bal gibi biliyor. Ama siyaset… İnsan yapabileceği şeyi yapıyor sonuçta… Rusya ve İsrail bizim bu bölgede daima iyi geçinmemiz gereken iki ülkedir. Ben ülkemizin yönetiminde söz sahibi olsam koşullanmam kesinlikle Rusya ve İsrail ile dostluk kurmak, onlara tavizler vermek yönünde olurdu.

Yerli Oto – 2

Bu mevzu patlak verdiğinde aklıma gelen ilk şey, bunun bir propoganda aracı olması değildi.. Sonuçta elinde imkan olan birileri, bizde eksikliği olan bir şeyi gidermeye aday olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Bana mantıklı gelen, önce o çabanın gerçekliğini sorgulamak değil, eksikliği olan şey hakkında düşünmekti. Sahi ya, neden bizim milli bir araba markamız yok diye düşündüm. Onunla da ilgili bir yazı yazdım. Hayatın olağan akışının gücüne inanırım. Çünkü, büyük olayların aslında basit, ortada öylece duran, gündelik gerçekler yüzünden o şekilde cereyan ettiklerini düşünürüm.

Dünyanın gidişine “başlangıç seviyesinde” kafa yoran insanlar için, komplo teorileri, büyük hikayeler, epik bir kötüler-iyiler savaşı daha çekici geliyor elbette. Ama hakikat dediğimiz şey genellikle, düşündüğünüz her şeyi anlamsızlaştıracak kadar basittir. Ama o basitliğe çok fazla veriyi işleyerek, çok fazla bilgiyi harmanlayarak ama bu bilgilerin esiri olmadan ulaşabilirsiniz. Belki de bu yüzden, basma kalıp bir dünya görüşüne göre hayatı yorumlayan insanlar genelde hayat deneyimlerinden beklenmeyecek ölçüde komik şeylere inanıp, bunları savunup sizi şaşırtırlar.

Yerli oto tartışmalarına da bu gözle baktım. Eğer bizim, geriye bakınca epey uzun denebilecek sanayileşme maceramızda kendimize ait bir markamız bile olamadıysa, bunun zamana ve çok basit sebeplere yayılmış, yaşayan, ruhu olan bir nedeni olması gerekir. Birilerinin çıkıp bu eksikliğin kompleksini sömürmesi bence hikayenin magazin kısmı oluyor..

Geride kalan birkaç gündeki tartışmaları izlerken, öte yandan, kimsenin bu asıl sebebi merak etmediğini de üzülerek gördüm. Tamam.. İktidarını korumak için çıkıp size yalan söyleyen birileri var. Bak, ahali, bizim daha milli bir arabamız bile yok ama beni desteklerseniz olacak diyerek aslında boşa para harcıyorlar, yalan söylüyorlar diyebiliriz. Tamam da, meselemiz bu mu? Bu adam bizim milli bir arabamız yok derken yalan söylemiyor. Peki neden yok da bu adamlar bunu sömürebiliyorlar? Ve madem bu vaat edilmesi puan kazandıracak bir şey, neden şimdiye dek kendiliğinden olmadı da bunun yalanından rant devşirmek “beceriksiz” adamlara nasip olabildi?

“Burada araba üretmek kârlı bir iş olsa idi, değil devletin babayiğit araması, devlet yasaklasa bile o iş yapılırdı” önermesi biraz fazla iddialı evet… Ama memleketin dört bir yanında yapılaşma, madencilik lisansı, HES, yol vb. projeler için en iyimser tabiriyle “kuşkulu” lisansları elleriyle dağıtan devlet; kârlı olan bu yapılaşma rantı değil, otomobil üretmek olsa, popülizm adına onun için de elinden geleni yapardı. Bunu belli bir stratejiyi izlemek için değil, meydanlara çıktıklarında bağırabilmek için yaparlardı ama yaparlardı. Ne kadar vizyonsuz, dar kafalı, kısa vadeci olsalar da bizim politikacılar genel olarak “üretim”, “sanayileşme”, milli markalar gibi konuları önemsiyor gibi gözükmenin halk nezdinde değeri olduğunun farkındadırlar. Ford’a dönemin Cumhurbaşkanı 1 TL’ye arazi vermişti. Sonra Ford kamu hizmet araçlarını 1’er TL’ye satmamıştır eminim. Hyundai fabrika kuracak diye atılan taklaları bizzat görmüş biriyim.

Uzun lafın kısası şu ki, biz otomobil üretemiyorsak bu birilerine “rağmen” olmadı. Bu, daha basit bir sebep yüzünden olmuyor; biz bunu yapamıyoruz.. Siz, uçak üretecekken devlet engelledi diye yapamamış girişimcileri; benzini unutulmuş Devrim arabalarını falan fazla kafanıza takmayın. Elinize hobi ya da bir proje için bir parça alıp onu yaptırmak için sanayi sitelerinde gezerseniz, tek başına bu yola çıkan insanlara engel olanın aslında kötü siyasetçiler ya da dış güçler olmadığını kendi gözlerinizle görürsünüz.

Peki hal bu iken iktidarının 13. yılında hükumet birdenbire nasıl bunu yapabileceğine kanaat getirdi, geride kalan 60 yıllık sanayileşme hikayemizde, neyi değiştirdi de yerli araba yapalım artık diyecek cesareti kendinde buldu bu belki başka bir yazının konusu olabilir. Ama emin olun, o yazıyı yazdıktan birkaç gün sonra da, bir sürü ciddi tipin oluşturduğu o gündemi izledikten sonra buraya döner, ağlama duvarıma şimdi hayatın akışını düşünüp bunları yorumlamakla ne kadar abes bir iş yaptığıma benzer şeyler yazarım… Çünkü biz bunu bile tartışmayacağız..

Elde olan ne peki: Bir süredir yerli oto geyiği yapılıyor. %100 milli lafları söylendi. Araçların Tübitak MAM’da yapıldığı anlatıldı durdu. Ortada hiçbir şey yoktu. Test sürüşüne başlayacağız diye söyledikleri tarihten en az 4 ay sonra gerçekten Gebze’de ortaya 3 tane araba çıkardılar. Sonra bu arabanın Saab 9-3 olduğu ortaya çıktı. Sonra yine birileri çıktı ve bize sıfırdan bu işe başlamanın zaten mantıksız olduğunu, bu işe kalkışmış herkesin hazır bir platform (ki bu platform lafına da ayrıca hastayım) ile başladığını falan anlattılar. Sonra Saab’ın CEO’su konuştu. Evet, bu arabayı biz geliştiriyoruz dedi. Sonra da arabaların aslında İsveç’te yapıldıkları anlaşıldı çünkü TIR’a yüklenip memlekete getirilmesinin görüntüleri ortaya çıktı… Hatta sevkiyatın Haziran seçiminden önceye yetiştirilmeye çalışıldığı ama olmadığı, sonra yeniden bir sözleşme yapıldığı, ilk kalemde de bu iş için 40 milyon Euro verildiği ortaya çıktı.

Bana sorarsanız, tüm bunlar bir seçim propogandasıydı. İktidarın sosyal medyadaki paralı köpeklerinin “dört bir yandan üzerlerine saldırıldığı dönemde bile yerli araba yapmak için gösterilen inattır Türkiye” gibi gaza getirici şeyler paylaştıklarını da gördük. Aslında tüm bu tantananın böyle boş laflar edilmesi için yapıldığını düşünmek ayrıca azap veriyor insana…

Madem biz bir şeyin “ardında yatan sebepleri” problemden soyutlayarak düşünecek zekaya sahip değiliz, ben burada en basitinden, Türkiye’nin en güçlü holdinglerinin fabrikalarında gördüğüm saçmalıkları anlatayım. Neleri yapamadığımızı örnekleriyle konuşalım. İşin ciddiyetini anlamak açısından, ne kadar basit ekipmanlar ve mühendislik hizmetler açısından bile dışa bağımlı olduğumuzu görürsünüz. Sonra araba denen şeyi yapmakla ne kastedildiğini zaten tartışmamız bile gerekmez.

HAYDAAAA GÜNCELLEMESİ:
Bu arada, arabanın Saab 9-3 olduğu ortaya çıktıktan sonra, bizim Bakan’ın ısrarla telaffuz ettiği Saab firması, aslında böyle bir ortaklıkta yer almadıklarını açıkladı. Bu eski arabanın haklarının başka bir firmada olduğu, bu firmanın bildiğimiz Saab’la bir bağlantısı olmadığı, hatta Saab adının kullanılmasının bile henüz o firmayla görüşülen bir mevzu olduğu açıklandı. Firma sözcüsü, “Türk Bakan niye ısrarla bizim adımızı söylüyor anlamıyoruz” demiş…

Digiturk Kumandası

Digiturk adının bende hep kötü çağrışımları olacak. Sebeplerini anlattım. Elbette, bu ülkede kendi halinde bir tüketiciye bu duyguları yaşatan tek şirket onlar değiller. Sonuçta sattıkları şey TV yayını olduğu için zaten çok fazla da konuşmaya gerek yok üzerlerinde.

Bence, abonelikten çıkmak isteyen bir müşterilerine gösterdikleri ciddiyetsiz, hatta saldırganca yaklaşım, hükumetle sorunlar yaşayan bir medya grubunu kelimenin tam anlamıyla “yalakalık” olsun diye platformlarından çıkarmalarından daha temel, daha tanımlayıcı bir meseleydi, o yüzden şu yayından kaldırma mevzusuna öyle yaklaştım..

Digiturk’ten sonra, kablolu televizyon yayınlarından da kaldırdılar o kanalları.  İşin, beğenmediğini sansürlemekten başka bir mantıklı açıklaması yok elbette.  Benim abonelik sonlandırma maceram önemsiz gözüküyor bu yapılanların yanında.

Ama dün bir resim gördüm. Cumhurbaşkanı Genelkurmay Başkanı ile görüşüyor ve masada Digiturk kumandası var.

Size bir şey söyleyeyim mi, bu çok çok çok şey anlatan bir fotoğraf. Cemaati savunacak biri değilim, hem yöntemleri hem de değerleri benim için çok tuhaf, yabancı ve geçersiz şeyler… Ama Cumhurbaşkanı beni, bu ülkenin bir vatandaşı olarak ilgilendiriyor. Herkesin tartıştığı, pek çok kişinin eleştirdiği, yasakçıklık olarak algıladığı bir olayı yapan kuruluşa böyle açıkça, hatta işin doğrusu çocukça bir jestle destek vermek bence o makama yakışmıyor.

Bu mesele sadece bir “yakışık” almama durumu ile de sınırlı değil. Bu, bizim devletin tepesindeki adamın kendisi hakkında da çok fazla bilgi veriyor.

İki önceki Cumhurbaşkanı A.N. Sezer’in, zamanında bürokratçasını sergilediği o politik yontulmamışlığın avam versiyonunu sergiliyor Erdoğan. Sezer’in Ramazan’da ısrarla su içmesi ile Erdoğan’ın Digiturk kumandası…

Her ikisi de ne kadar budalaca jestler, ne kadar küçük hesaplar.. Ürkütücü derecede sığ bir dünya görüşünü yansıtan saçmalıklar…

Bu ülkede diktatörlük olduğu söyleniyor, ne diyorsunuz diye soran Finli gazeteciye “diktatör olsam bu soruyu soramazdın” diye cevap veriyor. Yandaş basında bu “tokat gibi cevap” tabi… Bu kadarı yeterli onlar için tabi..

Ha bu arada, iki gündür bunu soran gazetecinin peşindeler. En son adamın PKK’lılarla poz verdiğini keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorlardı.

Bizimki böyle gönüllü bir diktatörlük işte arkadaşlar.. Efeyi efe yapan yardakçılarıymış ya…

Peki siz en son ne zaman Tayyip Erdoğan’ı yandaş olmayan birilerinin karşısında, ikili bir konuşmaya girmiş biçimde gördünüz? Ne zaman kendi fikrinden olduğu şüpheli birilerini dinlerken, onlara bir şey anlatırken gördünüz?

Gözlemci bir Türkiye vatandaşı olarak yazıyorum: Bir çok olayda, yetkinliği ve zekası tartışılır danışmanlarının önüne koyduğu şeyleri “bu ne lan” diye tepki gösteremeden, politik bir zekayla işleyemeden, olduğu gibi, pat diye kamuoyuna söyleyen ve sonra kaçınılmaz olarak rezil olan, ama bu rezaletten bahsedenleri ötekileştirip bunu anlayacak kapasitesi olmayanların sesi olmakla övünen biri Erdoğan.

Memleketin başkentinde 99 kişinin öldüğü bir terör saldırısı olmuş. Memleketin güneyinde ve doğusunda işler gerçekten çok kötüye gidiyor. Sen memleketin Genelkurmay Başkanı ile bir masaya oturmuş toplantı yapıyorsun. Masada Digiturk kumandası var. 5-6 tane kanalın kraldan çok kralcılık yapıp yayınını çat diye durduran (ki biri çocuk kanalıymış) bir platforma “açıkça” desteğini gösteriyorsun.

Bu kanallar umurumda bile değil. Ama kafasında bunlar olan, böyle mesajlar verme peşinde olan bir Cumhurbaşkanı bu ülkeyi ne kadar iyi yönetebilir, kuşkuluyum. Yönetir yönetir diyen, kuşku duymayan arkadaşlara haritaya bakmalarını öneririm. Bu düzeyde mücadeleler peşinde olan biri bu Ortadoğu kuyusunda bizi nereye taşıyabilir, izliyorsunuz bir süredir zaten…

 

Bilgisayar oyunu ile hain avı

Ben burada denk geldikçe yazıyorum. Türkiye’nin gelişmesinin önündeki önemli engellerden biri de basın-yayının kalitesi. Daha doğrusu, gazeteci geçinenlerin insan kalitesi.. Bazen gündemin getirdikleri öyle tablolar ortaya çıkarıyor ki, oturup paragraflarca yazsan şu olayın anlattığını anlatmayı beceremezsin sanırım:

İHA, geçen günkü Beytüşşebap çatışmalarına dair bir görüntü yayınlıyor. Yandaş medya da bu görüntülerin üzerine kelimenin tam anlamıyla balıklama atlıyor tabi..
Gerçekte olan ise maalesef bu görüntülerin, bir bilgisayar oyununa ait olması. Bu oyuna meraklı arkadaşın biri oyunu kaydedip YouTube’a yüklemiş. Sonra kendi videosunu gazetelerde “PKK’lıların öldürülme görüntüleri” diye görünce, vaziyetten hoşlanmayıp videoyu kaldırmış hatta.
Videoda olan ise, belli belirsiz gözüken yaya hedeflerin kırmızı bir nişangah ile hedeflenip sıra ile vurulması.. Zaten ciddiye alıp haberi açan, sebat edip videoyu izleyen birinin ilk tepkisi “bu ne lan” olacaktır.

Böyle uyduruk bir şeyin bile üstüne haber diye atlanmasını sadece aptallıkla açıklamak belki yeterli olur. Ama üstünde biraz daha düşününce, akla başka şeyler de geliyor:

Muhafazakar insanların ülkenin askeri gücüne büyük önem verdiklerini düşünüyorum. Aslında bu, başlı başına üzerinde düşünülmeye değer bir mevzu: Buradan girip çok ilginç yerleden çıkılabiliyor.

Kimse masal anlatmasın, muhafazakarlık ister dindarlığı ister milliyetçiliği ön plana tutanı olsun, nihayetinde bizim gibi olmayanı fethetmek, onu da kendimize benzetmek, en azından bizim değerlerimizi “bilmesini”, “saygı duymasını”, “benimsemesini” sağlamak hedefini tutuyor.

En başta senin kendinden görmediğin, farklı değerleri paylaştığını söylediğin (din, ırk, dil, vs..) insanları kendine hayran bırakmak için ise ya yumuşak gücün yerinde olacak, ya da bizde daha sık akla gelen haliyle “sert gücün”.

Başka bir yazıya konu sebeplerle bu hizaya sokma işi muhafazakar idarelerde “soft power” ile, kültürle, dille, sanatla, müzikle, sinemayla, mutfakla, trendleri belirlemekle, ekonomik güç ile olamıyor. Ama yine de çaresizce “güç”, muhafazakar insanlar için olmazsa olmaz bir şey. O zaman da geriye, 10 kişinin karşısına çıkıp kendisini 3 cümle ile tanıtacak cesareti olmayan adamların magandalık yapıp sokakta bağırıp çağırmalarına benzer bir mecburiyetle kaba kuvvet kalıyor..

Ama özellikle ülkeler, hatta bireyler için de geçerli olan acı bir gerçek daha var: Soft power’ının güçlü olmasına mani olan etkenler aslında aynı zamanda hard power’ını da kısıtlayan etkenlerdir..

Kendini bilen herkes, kendi yumruğunu balyoz sanmaması gerektiğini zaten deneyimleyerek öğrenmiştir. Ülkenin ekonomisinden, teknolojisinden az da olsa haberi olan herkes de bu ülkenin dışarıya muhtaç, devasa bir silah ithalatçısı olduğunu bal gibi bilir. Silah satın almak lüks otomobil satın almak gibi değildir. Aslında satın alınan şeyi işlevsizleştirir. Umuyorum ki, çoğu kişi bunu da bal gibi biliyor.

Ama yine de bilgisayar oyunundan alınmış sahneleri “hainler işte böyle imha edildi” diye yayınlayacak durumda olan insanlar var. Ve bu mecburiyetin onların dünya görüşleriyle de bir ilişkisi var. Askeri açıdan güçlü olmak zorunda hissedilmesi aslında bir çaresizliğin ifadesi. Bu dünyaya dair söylediğin şeylerin, savunduğun fikirlerin, inandıklarının, aslında seni bile tatmin etmediğinin göstergesi. Gücünü haklı olmaktan almanın eşsiz nüfuz ediciliğinden mahrum olunca, değerlerini ancak kaba kuvvet ile yaşatabileceğinin yanılgısı. Ama o kaba kuvvete bile sahip olamamanın; hatta bunun yakınında bile olamamanın zavallılığı…

Daha ne diyeyim… Hayallerde yaşayıp gidiyoruz işte…

Kollektif barbarlık

Bu gözler, içinde küçük bebek olan bir bebek arabasını bisiklet yolunda üzerime üzerime sürüp “sen çekileceksin ulan” der gibi bakan babalar gördü. İteklediği bebek arabasını, yolda ne var diye bakmadan çat diye kaldırımdan yola indirip arabamın tamponuna dayayan anneler gördü.
Öte yandan, artık trafikte yaşadıklarımı anlatmayı bıraktım. Yazmaya niyetlensem hangi birini yazacağım. Herkesin başına vay be dedirtecek şeyler geliyor zaten.

Bu memleketle ilgili en gönül rahatlığıyla yapılabilecek genellemelerden birisi, insanının yolda yürürken karşıdan gelene yol vermeyi, sıkışık bir yerde onun kişisel alanına saygı gösterecek şekilde çekilmeyi kesinlikle bir aşağılanma olarak görmesidir.. Bu bizim alamet-i farikalarımızdan birisidir.

Böyle şeyleri genellemekten özellikle kaçınılmasını anlamıyorum. Bisiklet yoluna çıkan ve “sen çekil ulan” tribine giren genç babayı kişisel bir durum olarak görebilirsiniz (bisiklet yolunda bisiklet çarptığı için ölen adam görmüşlüğüm var bu arada). Ben reyon arasında market arabasını diğer yöne çevirmeye çalışırken köşeden bitiveren, bir saniye beklese zaten dönüp gideceğimi gördüğü halde ısrarla üzerime gelip dibime yapışan, sanki o orada dururken ben gitmişim de arabayı önünde çevirmeye kalkmışım gibi bana çarpıyorsun tribiyle arabamı tutmaya çalışan adam benim küçük kişisel gündelik sorunum. Bunları anlattığımda, “ben de benzer insanlarla karşılaşıyorum ama bizim insanımız şöyle misafirperver, böyle yardımsever, biz aslında sıcak kanlı insanlarız” diye umumun pisliğini bildik palavralarla yok göstermek için umutsuzca kıvranan tiplerde görüyorum genelde bu genellemeden kaçınma halini.

Beş vakit namaz kılan, iki lafından biri Allah olan komşum var. Gecenin 3’ünde yatak odamın üstünde temizlik yapıyor. Hareketlerinden, uyarıldığı zaman verdiği tepkiden anladığım kadarıyla başkalarına rahatsızlık vermek umurunda bile değil. Kadın Allah’ı kafalamış. Olayını garantiye almış. Beraber yaşadığı insanlara rahatsızlık verip vermemeyi düşünecek değil ya!

İstanbul’un bayramdan dönüş trafiği diye bir şey var, biliyorsunuz.. Televizyon canlı yayın yapıyor bir yol kenarında. Orada yolu gösterdikleri topu topu 5-10 saniyelik sürede bile neredeyse durgun olan trafikte gereksiz şerit değiştirmeye çalışan, yanındakini sıkıştıran, araya girmeye çalışan tipleri görüyorsun. Bu artık köpeğin havlaması, kedinin miyavlaması, kuşun cik cik yapması gibi bir şey olmuş bizde…

Deli gibi yağmur yağıyor.. Bizim alt yapı harikası yollarımız sular altında.. Şehir içinde ilerliyorum. Kasiste özellikle yavaşlıyorum, kenarda yayalar da var, su sıçramasın istiyorum. Arkamda bir pick-up, kasisi beni sollama fırsatı olarak görüyor, var gücüyle gaza abanıyor. İt oğlu itin kaldırdığı sular benim arabanın üstünden aşıp yayaların üstüne yağıyor. Pick up 50-60m ileride duruyor. Tam yanına gelince frene basıp duruyorum. Bir bakıyorum, yaşlıca bir adamcağız kullanan.. Kenardan yaşlı, başı örtülü kadınları alıyor. Nasıl bir ahlak anlayışı bu! 50m geride insanları ıslatıyorsun, ileriden “kendikilerini” alıyorsun. Bu kadar mı ilişki kuramayacak kadar aptalsın iki durumla??

Bunlara bakarak, ülkem hakkında çok basit bir çıkarım yapıyorum: Sen kendine, beraber yaşadığına, aynı yolu paylaştığına saygı göstermezsen, ne seçtiğin politikacı sana saygı gösterecek, ne diğer devletler, ne süper güçler… Bu başıboşluk, düzensizlik, kuralsızlık hoşumuza gitse de bizler tek başımıza elbette birer hiçiz. Önce toplumsal düzenle, ki bu oturup kalkma, konuşma, sokakta yürüme adabıyla başlar, “biz” bir kalite tutturacağız, sonra ürettiklerimizle, kültürümüzle o kalitenin karşılığı bir saygıyı dünyadan talep edeceğiz (ki bence kendiliğinden gelecek). Şu anda özellikle muhafazkar söylemler sayesinde görmeye başladığımız şu büyük ülke rüyalarımızdan acı gerçeklere uyandığımızda ülke olarak gururumuz, hamasetle bile gizlenemeyecek şekilde, feci kırılıyor çünkü..

Benim örneklerime takılı kalmadan, sadece düşünün: Kendi içinde, herkesin birbirini kandırmaya, ezmeye, kişisel haklarını ihlal ederek kendisine haksız bir pay çıkarmaya çalıştığı bir barbarlar sürüsünün, ülkeler ölçeğinde diğer ülkelerle baş edebilmesi, onlardan saygı görebilmesi mümkün mü? 100 kişisinin bir arada bir yolda yürüyemediği, 1000 sürücüsünün her birinin kendisini diğerlerinden daha özel hissettiği bir topluluk, düzenini tıkır tıkır kurmuş başka bir topluluğa karşı kendi toplu haklarını savunabilir mi?

Kamu idaresinde “istifa” diye bir kavramın olmadığı bir yerde yöneticiler vergi mükelleflerine ve o makama saygı duyuyorlar mıdır?
Basın-yayın kime yakın olduğuna göre (ki bu ideolojik bir yakınlık değil maalesef) haber seçiyorsa okura saygı duyuyor mudur?
Bir spor müsabakası sonrası konuşulan şeyler kavgadan, suçlamadan komplodan ibaretse, mücadeleye ve yeteneğe saygı duyuluyor mudur?
Çaktırmadan bozuk sebzeleri poşete atan, siz hemen görmeyin diye de ağzını sıkıca bağlayan pazarcı size saygı duyuyor mudur?
Hiçbir örnek vermeden soruyorum: Bu memleketteki siyaset esnafı, size saygı duyuyor mudur? Birazcık bile olsa?
Peki ya söylediği her şeyin aksi çıkan ama yine de akla gelebilecek her konuda ahkam kesen TV uzmanları? Size saygıları var mı?
Cuma namazında hutbesini dinlediğiniz müftü? Kafanızda güncel şeylere dair onca soru varken çıkıp hiçbir hassasiyet ya da sorumluluk duymadan eline verileni okurken ibadet eden müminlere saygı duyuyor mu? Önünde kıyama geçtiği yaradana saygı duyuyor mu?

Cevap her meşrep için, her bakış açısı için düz bir hayırdır… Ve yaptığı işe, taşıdığını iddia ettiği değerlerine, aynı yolu paylaştığı hemşehrisine, aynı binada oturan komşusuna saygı duymayan insanlar yığınına da dünya saygı duymuyor işte. Ve hiç de haksızlık olmuyor bu..

Bu yazıyı, sayısı hala tam belli olmayan sayıda hacı Kabe’de ezilince düşündüklerimden derledim. Biz de buna neden olan şeyin bir parçasıyız. Araplarla dalga geçmenin, Ortadoğu’yu aşağılamanın sırası gelmeden, kendimizi bir düşündüm…

Sahici arabesk

Adetim olmayan bir şekilde başlıyor, yazıya konu haberi tamamen alıntılıyorum:
Ferdi Tayfur ifadesinde, sanık Çetin Ö.’nün doktor olduğunu öğrenince sorgulamadan “evet” dediğini belirterek “Villaları satın almak için yanıma geldi ve ‘Çok sedef hastam var, bu hastalara deniz iyi gelir’ diyerek denize yakın olan villalarımı almak istedi. Hastalık konusunda hassasım, anlayış gösterdim. Senet karşılığı anlaştık. Ama paramı bir türlü alamadım. Doktor yalan söylemez, sahtekarlık yapmaz. Ancak dolandırıcıymış. Ben sanatçıyım. Sanatçı inanır, inandığı için sanatçı olur. Hani görüyoruz ya haberlerde, ‘Yeşilçam yıldızı şimdi ne halde, sokaklarda yatıyor’ diye, işte bunların hepsi dolandırıcılar yüzünden. Çünkü bizler kolay inanırız. Çünkü sanatçıyız. Yeşilçam yıldızlarının çoğu böyle dolandırılmıştır. Dolap Osman diyorduk biz, bu devirde çok Dolap Osman var. Dikkatli olun” dedi.

Ve kum torbasının karşısına geçip egzersize başlıyorum:
Sanatçı, bence, içinden çıktığı toplumun aynasıdır. Semt pazarında bile on çeşit sahtekarlığın yapıldığı bir memlekette sanatçı “inanan” adam oluyorsa, değil şatafat içinde yaşayacak, onar onar villa alacak, hayatta kalacak parayı bulamaması, mahvolması gerekirdi.

O zenginliği, hem de evrensel bir müzik kriteriyle “müzik türü” bile sayılması kuşkulu bir “şey”i icra ederek yapmışsan bence bu ülke standartlarında “uyanık” hatta sanat anlamında bir dolandırıcısın sen de. Millete yıllarca yaptığın şeyi müzik diye pazarlamışsın. Yıllarca anlamsız, sorgulanmayan, çözülmesi için çaba sarf edilmeyen budalaca bir eziklik üzerinden duygu sömürüsü yapmışsın.. Bu hayatın nasıl çalıştığını ve kendisinin ne olduğunu anlamamış alt tabaka mensuplarına sanatsal bir ağlama hizmeti vermişsin. Bunlar, en hafif tabiriyle popülist kasaba politikacılarının şarkıcı versiyonunun yapacağı şeyler olarak nitelendirilebilirler.. Sen bunları yaparken insanları kandırmış olmuyorsun…
Adamın biri, muhtemelen senin hak ederek kazanmadığını düşündüğü paranı senden çarpınca kandırılmış oluyorsun…
Bu kez sen garibanları kandırmamışsın, çakalın biri seni kandırmış… Buralarda işler böyledir. Güçlü olduğun sürece zalimsindir, biri sana senin senden güçsüzlere yaptığını yaptığı an mağdur olur, köpek gibi ağlamaya başlayıverirsin. Zaten senin sanatının kaynağı arabesk kültürü de özetle bu değil midir?

Bence bu kez sahici arabesk yapmışsın arkadaş… Rol yapmamışsın…