Kategori arşivi: Genel

MacBook

Burada hepsine yer veremeyeceğim bir çok deneyime dayanarak hakkında söyleyebileceğim, kullanıcılarının, çoğunlukla 50 dolarlık bir tablet ile yapabilecekleri işler için kullandıkları fiyatı yüksek bilgisayardır.
Öte yandan bu makinelerin ev ve ofis dışında, cafe hatta barlarda kullanılma oranları diğer markalara göre oldukça yüksektir diye de düşünüyorum.
Bir arkadaşım, hizmet verdiği bir firmanın mühendisleriyle teknik bir toplantı yapmaya gidiyor. Arkadaşım üzerinde basit bir firmware koşan board’lar satacak. Firmadaki elemanlar da bunların parametrik ayarlarını yapıp sahadaki nihai kullanım koşullarını belirleyecekler.
Yazılım sorumlusu toplantıya MacBook ile geliyor.
Arkadaşım bunu görünce eyvah diyor.
Ve doğru tahmin ettiniz.
Yazılımcı hiçbir şey bilmiyor..

Bir şirket içi eğitimde yanıma stratejik planlama mı ne öyle bir departmandan bir eleman gelmişti. Herkesin kendi bilgisayarıyla katıldığı bir eğitimdi. Eleman benim feleğin çemberinden geçmiş Asus’umu görünce ilk gün durmadan Mac süper ya, ben Windows kullanamıyorum falan deyip durmuştu. İşle ilgili kullandığı tek programın excel olduğunu gördükten sonra ona ilişmemiştim.

Suriye olayının bana öğrettikleri

Bildiklerimizi şöyle bir sıralayalım:

Biz NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahibiz. Buradaki büyüklük personel sayısı ve tank, zırhlı araç, savaş uçağı gibi temel araçların sayısına göre ve bence bunlar çok önemli parametreler. Bizimki gibi bir orduyla savaşa girecek ülkenin gerçekten çok şeyi göze almış olması gerek.

NATO’nun sadık bir müttefikiyiz. Görevlendirmeler yapılan her yere gittik. Görev güçlerinin komutasını bile sıklıkla yönettik. Zaten NATO’ya girişimiz de bir savaşa asker göndermemiz sonrası olmuştu.

Öte yandan yaşadığımız hiçbir askeri ihtilafa, çatışma olasılığına NATO taraf olmadı. Hatta destek bile vermedi. Hatta bize ambargo uygulandı. Hatta NATO, “çıkacak bir tarafta bizi Rusya’ya karşı desteklemeyeceğini” deklare bile etti.. Bu çatışmaların çoğunun NATO’nun kuruluş nedenine dayanmayan şeyler olduklarını söylerseniz ben de size madem bizim meselelerin çoğu nato şemsiyesinde değil, o zaman neden tamamen o örgüte angajeyiz derim.

Ordu için ciddi bir bütçe ayırıyoruz. Bunun Ege Denizi’ndeki ihtilaflı durum ve Güneydoğumuzdaki silahlı ayrılıkçı direniş ile ilgisi olduğu kadar ordunun cumhuriyet dönemi boyunca siyasi ve sosyal dünyamızda çok büyük bir yer kaplamasıyla da ilgisi var.

Ordumuzun yapılanması, lojistik ve silah stoku NATO standartlarıyla şekillendirilmiş. Biz genelde silah “ithalatçısı” bir ülke konumundayız.(*) Bazen bir üçüncü dünya ülkesi refleksiyle yerli savunma sanayi geliştirme hayaline kapıldığımız oluyor. Böyle zamanlarda yukarıdan aşağı doğru yazarsak: 1) Siyasi olarak, 2) Askeri olarak, 3) Bürokratik olarak, 4) Mühendislik olarak 5) Zorunlu olarak  NATO standartlarına geri döndürülüyoruz.

Güneydoğumuzdaki ayrılıkçı savaşta “rutin dışına” çıkmak dahil, 30 seneden fazla süre boyunca yapabileceğimiz tüm askeri çözümleri denedik. Sonuçta 2016 yılında oralarda hâlâ devletin giremediği mahalleler, ilçeler var.

910km sınırımız olan komşumuzda iç savaş çıktı. Biz bu savaşta, gelecekte çıkarımıza hizmet edebilecek tarafları destekledik. Rusya ve İran da başka tarafları desteklediler. Bu iki ülkenin de Suriye ile sınır komşuluğu yok. Ama özellikle Rusya işin içine girdikten sonra denge büyük bir hızla onların destekledikleri tarafa kaydı. Bu iki ülke son derece başarılı oldular..Biz kaybettik.

Sınır güvenliğinden hava sahası kontrolüne kadar, aklınıza gelebilecek hiçbir konuda bırakın “belirleyici bir güç” olmayı, ordumuzun tek başına yeterli bile olmadığını gördük. Sadece son 3 yıla ait örnekler bile bir sürü: Malatya Kürecik’e radar istasyonu, Almanya’dan gelen Tornado keşif jetleri, Rusya güney komşumuz olunca apar topar kaldırılan Patriot sistemleri, Akdeniz’de düşen uçağımızı Amerikan donanmasının bulması vs…

Bunlar, yokluk ya da ambargo dönemlerinde yaşadığımız sıkıntılar değil. Aksine, tarihimizin en zengin, en gelişmiş, en “bağımsız” döneminde yaşadığımız deneyimler…

Rusya’nın savaş uçağını düşürdük. Sonrasında Rusya sert bir tepki verdi ve sonra biz yan çizsek bile tansiyonu düşürmeye yanaşmadı. Bunun sonucunda şu anda uçaklarımız sınır üzerinde uçamıyorlar bile. Suriye’de olanları izlemek zorundayız. Rusya’nın operasyon yapmadığı bölgelere bizim taraftan top atışları yapabiliyoruz. Bunun oyunu değiştirmesini umuyoruz. Aklı başında herkes, Suriye’de Rusya ile çatışırsak bunun bizim için felaket olacağını söylüyor.

Ülkemizi yönetenler, eğer gözlerine kestirebilmiş olsalardı çoktan Suriye’ye girmiş olurduk. Bunun aksini düşünen çok fazla kişi olduğunu sanmıyorum. Öte yandan, şu anda Amerikan desteği olmaksızın pek kıpırdayamadığımızı da görmemiz gerek. Şark usulü pazarlık tarzıyla İncirlik’i kapatırız falan diyor olsak da gerçeklikte Suudi Arabistan jetlerine, uluslar arası üssümüzün kapılarını açmış olmamız çok şey anlatıyor.

Sürekli kırmızı çizgiler deklare eden, sonra da onların aşılmasını “kimse sabrımızı test etmesin” diye kendi kendimize efelenerek izleyen bir dış politika geleneğimiz oluştu son birkaç senede… Başkentimizde yapılan büyük bir bombalı terör saldırısı sonrası Cumhurbaşkanımız Türkiye’nin teröristleri kendi yuvalarında vuracaklarını söylüyor. Angajman kurallarımızı “misliyle karşılık vermek” ten tehdidi yerinde bertaraf etmeye yükseltebileceğimizi iddia ediyor. Ama bunun bizi Rusların kucağına düşürmeden nasıl yapılacağı kısmını es geçiyor…

Yukarıda üstün körü değindiğim, pek çoğunun da ayrıntısına girmediğim bu tespitler bana özetle şunu söylüyor:

Birincisi; zaten son 300 yıldır buradaki bağımsız varlığımızı güçlü devletlerin çıkar dengesine borçluyuz. Bunun dışına bir kere Birinci Dünya Savaşı’nda çıktık ve ülkemiz dağıldı.  Şimdi İttihat Terakki’nin politikalarına trajikomik biçimde benzeyen yeni-Osmanlıcı, siyasal İslamcı bir iktidar ile benzeri bir maceranın içindeyiz. Sonuç ise 300 yıllık gerçeği gözümüzün içine sokuyor: Kendi gücümüzle değil, güçlülerin güç dengesi sayesinde buradayız.

İkincisi; güçlüler kulübüne girmeden, onların düzenini, politikalarını, “iki yüzlülüklerini” eleştirip, “mazlum halkların yanındayız” gibi söylemler üretmek iç politikada bir argüman olsa da dışarıda sadece puan kaybettiriyor. Değiştirecek gücün yoksa susup tarafını seçmen gereken bir düzen bu..

Üçüncüsü; böyle eşik altı bir durumdayken silahlanmaya büyük bütçeler ayırmış olmamız kesinlikle geleceği ıskalamış olmamız demek oluyor. Bunu biraz yukarıda anlattıklarıma dayanarak biraz da savunma sanayisi hakkında ucundan kenarından fikir edinmiş bir mühendis olarak yazıyorum. Haritada Türkiye’nin konumuna bakıp düşünün.. Bu coğrafyada ne olmasını bekliyorsunuz ki?? Bu coğrafyada başınıza gelebilecek şeylere kaba güçle verecek bir yanıtınız olmayacaksa niye tüm dünyanızı kaba güç üzerine kurdunuz? Yıllardır, olan her askeri sorunda “çatışmaya girmemiz felaket” olur cümlesini duyuyorum. Bu her zaman da haklı bir cümle oluyor. Askerimizi çevremizdeki herhangi bir ihtilafı çözmek için sahaya sürmemiz “felaketimiz” olacaksa niçin sanki bunu yapabilecekmişiz gibi büyük bir orduya sahibiz, bu işlere para harcayıp durmuşuz? Niye tüm birikimimizi bir NATO ordusu oluşturmak için harcamışız?

Dördüncüsü; yapısal sebeplerle, bizim ne diplomasimizde ne de askeri gücümüzde “sürpriz” potansiyeli diye bir şey yok. Aksine, İran, Rusya ve İsrail gibi ülkeler bu anlamda müthiş bir potansiyele sahipler. Mesela ABD, Körfez’de İran ile çatışmaktan tamamen askeri sebeplerle kaçınabilir. Çünkü İran’da daima bir bilinmezlik vardır. Daima bir sürpriz faktörü ortadadır.  Biz ise NATO üyesi olmamız, son derece sadık bir ithalatçı olmamız, çok sınırlı organizasyon becerimiz, diplomasimizde katı retoriklerimiz, inanç bağlılıklarımız olması sebebiyle fazlasıyla öngörülebilir bir ülkeyiz. Öngörülebilir olmamız, diğer oyuncuların bize karşı pozisyon almalarını kolaylaştırıyor.

Beşincisi, değil Rusya gibi bir büyük güçle, çok daha basit meselelerde bile uluslar arası destek almaksızın (askeri veya siyasi) güce dayalı bir operasyon yapmamız olasılık dahilinde değil. Bunun bizim gücümüzle alakası olduğu kadar, küresel güç dengeleriyle de alakası var. Şunu düşünmeden edemiyorum: Madem kafamıza göre kullanamayacağız, o zaman neden böylesi bir ordumuz var? Orduyu çok daha basit, işlevsel kılıp buradan tasarruf edeceğimiz muazzam bütçeyle sanayiyi sübvanse edebilir, dünyaya meydan okuyan tarım politikaları yürütebilirdik. 30 sene sonra şimdikinden çok daha caydırıcı bir ülke olmuş olurduk. Kafamız eserse silahlanmak, hem de caydırıcılığı ve “sürpriz” faktörü yüksek biçimde silahlanmak o zaman çok daha mümkün bir tercih olurdu.

NATO’nun ikinci büyük gücü olmanın şu yaşadığımız Suriye olayında bize getirisi nedir? NATO’nun altıncı büyük gücü olsaydık da bundan daha kötü bir durumda olmazdık ki?


(*) Kendi topumuzu tüfeğimizi falan yapıyoruz diye, çoğunluğu halkla ilişkiler çalışması olan haberlerden örnekler vermeyi seven arkadaşlar için dip not:  Türkiye dünyanın 6. büyük silah ithalatçısıdır. Yeryüzünde, devletler arasında ticareti yapılan her yüz dolarlık silahın 3,4 dolarını Türkiye tek başına almaktadır. Merak eden araştırmacı arkadaşlar sayılara kolayca ulaşabilirler. Onları bekleyen bir diğer sürpriz bu listede bizim üzerimizdeki 5 ülkenin hiçbirinin NATO üyesi olmaması olacaktır.  Burada tartıştığım şey bu kadar büyük bir para harcanmasının bize marjinal hiçbir faydası olmadığı gerçeği… Bu arada bu silahları kimler satıyor diye merak edecek olanların sadece tahminde bulunması yeterli. Satıcılar listesinde sürpriz yok.. (Lord of War’ı izlemediyseniz izleyin)

Lüks araçlar

Yaşı benden küçük olan arkadaşlarıma arada lafı açıldıkça bunu tekrarlarım: Trafikte lüks araçlardan olabildiğince uzak durun.

Lüks araç kullanıcılarının önemli bir kısmı kurallara daha az uyan, kendisini kurallara uymak zorunda hissetmeyen, sizin can ve mal güvenliğinizi önemsemeyen, hatta önemsemiyor gibi gözükmenin kendi mevcudiyetlerinin bir gereği olduğuna inanıyormuş gibi davranan tiplerdir. Elbette ki önermelerim geneli kapsamaz. Zaten toplum hakkında konuşurken bunu belirtmeme gerek bile olmadığını bilecek insanlarla konuşuyorum.

Şehrin göbeğinde, en olmayacak yerde sürat yaparken katliam yapıveren tiplere bakın. Emniyet şeridinden giderken arıza yapmış araca ya da kar kürüme ekiplerine çarpıp ölümlere neden olan tiplere bakın. Benzer bir profil göreceksiniz.

Trafikte sürücü, yaya ya da yolcu olarak zaman geçirirken, başka yerde pek bulamayacağınız (eğer bir gişe görevlisi falan değilseniz) bir data hızına sahip oluyorsunuz. Ben bu yüzden trafikle ilgili şeylerden çok söz ederim. Çünkü hayatımın başka anlarında bu kadar çok ve hiçbir seçim kriterine göre filtrelenmemiş insanla etkileşime geçme olanağım yok.

Bunun benzerini Yalova-İstanbul arasında çalışan feribotlarda da yaşamıştım. O zamanlardan beri gözlemleyegeldiğim bir şeydir bu zengin ve yırtıcı insanlar profili.

Eğer o tür adamların gittikleri türde cafelere takılmıyorsanız, onların gitme olasılıkları olan türde otellerde konaklamıyorsanız, hasbel kader bir yerli komedi filmini izlemek için sinemaya gittiğinizde bunlardan birine denk gelmiyorsanız bu tür tiplerle karşılaşma olasılığınızın en yüksek olduğu yer trafiktir.

Yurt dışında yaşasam, ilk cevabını arayacağım şeylerden biri de budur: Orada da zenginler bizdekiler gibi ben kuralların ve her şeyin üstündeyim tavırlarına sahip midirler acaba? En azından kamusal alanlarda? Orada da lüks araçlar trafiğin en maganda sürücülerini mi taşıyorlardır?

Görebildiğim kadarıyla elde ettiğim bir gözlemim var: Yollar, kaldırımlar berbatlaştıkça, trafikte kuralların yerini kim kime dum duma kanunları aldıkça, park edecek yer bulunmaz hale geldikçe bu türde lüks araçlar pıtırak gibi artıyor. Yani dağılımda keskin ve dar tepeler oluyor.

Yollarda bir nizam intizam oldukça, trafik kuralları işler oldukça da genel olarak arabaların ve sürücülerin kalitesi artıyor. Dağılım fonksiyonu üniformlaşıyor.

Bunun sebebi, o yüzlerce bin liralık arabanın parasını kazanma şeklinde yatıyor aslında. Türkiye’de belli bir gelir düzeyinin üstündeki insanların o parayı nasıl kazandıkları bazen çok mide bulandırıcı bir hikaye olabilir. Bu hikaye özünde toplumsal kuralların işe yaramazlığı sayesinde kazanılmış bir zenginliği anlatır. Geneli, hatta çoğunluğu bile yansıtmaz bu betimleme. Ama “görünürlüğü” yüksek bir kitleyi işaret eder. Burada Metin Münir’in bir sözüne ekleme yapmam gerek: “Para hep konuşur”. Ve kolay kazanılmış para daha da çok konuşur, hiç susmaz, bağırır, size hakaret eder, üzerinize üzerinize gelir, köpek gibi havlar durur… Çünkü bu sayede kazanılmıştır o para: Hak edilmemiş bir şey için kirli bir mücadele verilerek. O mücadele her yerde bilinçsizce devam eder. Bu dünyanın bir dinginlik hali yoktur…

Orta halli, normal insanlar için bu ucuz zenginliğin göze sokulan hali de trafikte her şeyin sahibi gibi dolaşan lüks araçlardır işte.

Yerli dizilerde şu kirli sakallı, takım elbiseli, asık suratlı, ne iş yaptığı belli olmayan, intermediate Türkçe konuşan sipsi tipler var ya…

Birilerinin “ütopyasından” canlandırılmış bu tipler gerçek hayatta en azından trafikte aramızda dolaşmaktadırlar…

Uzak durmamızı öneririm..

LIGO

Benim gibi kuramsal fizikten anlamadığı halde ona dair şeyler okumaktan keyif alan biri için hemen araştırılması, anlaşılması için yeni kitaplar sipariş edilmesi gereken müthiş bir şey gerçek oldu: Adamlar kütleçekim dalgalarını ölçmeyi başardılar. Bu kelimenin tam anlamıyla “inanılmaz” bir şey.

Yüz sene öncesinde yaşıyor olsaydım, sanırım atom altı parçacıkların keşfi ve  kuantum fiziği ile ilgili kıyıda köşede kalmış haberler de bende bu heyecanı yaratırdı.

Parçacık-dalga ikililiği hâlâ tam olarak anlamaktan uzak olduğum bir şey ve şimdi bir de kütleçekiminin kendi doğal tuhaflığına, tüm evreni dolaşan, evren dokusunu (onlar fabric diyorlar) deforme ederek ilerleyen dalgaların gözlemlenmesi de eklendi.

Bunu 100 sene önce öngören Albert Einstein imiş. Ama büyük fizikçi aynı zamanda bunların ölçülmesinin olanaksız olduğunu da söylemiş. Zaten bu gözlemi müthiş kılan da bu: Einstein düzeyinde bir teorik fizikçi için bile hayal etmesi çok zor bir deney düzeneğini başarıyla çalıştırabildiler. Kütleçekimi dalgalarını gözlemlediler..

Teknolojinin kuramsal fizik karşısında o kadar da çaresiz olmadığını gösterir bu. Kütleçekimi dalgalarının kendilerinden bile daha önemlidir, benim gibi sıradan bir insan için…

Yaşam süremizce tanıklık ettiğimiz en önemli şeyler bana sorarsanız bunlar işte. Ama bizde bunlar brokoli şeye iyi geliyor, öyle bir yere ev yaptı ki gibi bir gündemin içinde yer almaya mahkum. Çünkü bizim çok çok ciddi gündemimiz o dünyanın göt deliği Ortadoğu’nun zarafetten, onurdan ve akıldan yoksun, lanet olasıca ucuz siyasetinden oluşuyor. Gerçek hayatta bire bir karşımızda olsalar suratına tükürmeyeceğimiz aktörlerin iktidar için tepişmesidir bizim gündemimiz.

Kütleçekim dalgaları, bir zamanlar elektromagnetik dalgaların ya da daha öncesinde termodinamiğin anlaşılması sayesinde yeni ufukların açılmasına benzer değişimler yaratabilir. Etkili oldukları ölçek düşünülünce, bu etkiyi hemen yaratmayabilirler de. Ama onları gözlemlemek için yapılan çabalar mutlaka somut bir şeyleri değiştirecektir.

Dünya hep böyle değişmiştir. Biz “çok daha önemli” şeyleri konuşurken, birbirimizi gırtlaklarken; ancak 3. sayfadan sonrasına layık gördüğümüz, çoğunlukla anlamadığımız, ilgilenenlere somut dünya meselelerinden kopuk pamuk çocuklar muamelesi yaptığımız şeylerin, onların peşinde koşanlara bağışladığı gizemler sayesinde değişmiştir. Biz hep bu değişimi ıskalamışızdır. Sonra bunun sebeplerini aramış, ararken de yine yeni “çok önemli” şeyler icat etmiş, bunları konuşurken yine o günkü müthiş şeyleri kaçırmışızdır.

Görünen o ki benim yaşam sürem boyunca da bu döngü böyle devam edecek.

Bir süredir, kendi kafa rahatlığım için, bu kıyaslamayı görmezden gelmeyi tercih ediyorum. Yani, ben kendi gündemimi kendim seçmeye çalışıyorum. 1. Dünya Savaşı sonrasında parçalanan bir doğu imparatorluğunda yaşıyor olsaydım beni heyecanlandıracak olan şey ulusumun bağımsızlığı değil, kuantum fiziği olurdu.

Şimdi de benzer şeyler geçerli. Ama, yine de duramıyorum bu kıyası yapmadan. Çünkü kendisini “aydın” gören bir çok insan her gün yılışık bir tavırla, onların entelektüel sefilliğini görmezden gelmeye çalışsam da, sığ dünya görüşlerini üzerimize boca etmeyi sürdürüyorlar.

Aptal ile daha aptalın savaşına taraf olmamızı istiyorlar… Üstelik bunu kibirle söylüyorlar… Fizikten anlamayan adam aptaldır, hayatı asla tam anlayamaz. Bunu fark edemeyecek olması dramların en büyüklerinden biridir…

Kütleçekim dalgalarını lazer ışınları ile gözlemlemekse….

Müthiş….

 

 

Güven ve ekonomi

Geçenlerde güven başlıklı bir yazı yazmıştım.
Orada, uluslar arası bir çalışmada bizim ülkenin en sonda olmasının bana hissettirdiklerini anlatmaya çalışmıştım.
Bence en önemlisi de “değerlerimiz” ile güvensizliğimiz arasındaki ilişki üzerine düşünmekti.
Bu güven meselesinin aslında bizim en net göstergemiz olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Bu iş,  topluma dair genellemeler yapma hobisi ve “bu memleket adam olmaz” edebiyatı olarak düşünülmemeli sadece..

Bu doğrudan zenginliğimizi, refahımızı, gücümüzü belirleyen ana değişkenlerden birisi.. Çünkü güven, ekonominin en temel girdisi.

Sanayi sitelerinde epey zaman geçirdim. Makine imalatı yapan küçük atölyelerde işlerin nasıl yürüdüğünü tek cümle ile özetleyebilirim: İşler genelde bu atölyelerin sahiplerinin birbirilerinin yaptıklarını kopyalamaya çalışması şeklinde ilerliyor. Bir fabrikayı gezip, üretim teknolojisini kopyalamak 18. yüzyıl İngiltere’sinde dokuma tezgahı teknolojisi çalmaya benziyor, biliyorum. Ama inanın biz bu çağı yaşıyoruz. (1)

İş düşük teknoloji ve bilgiye dayanınca kopyalama nispeten basit bir iş. Bu adamlar sadece etrafa bakınarak ya da akıllı telefonlarıyla bir iki kare çekerek bir şeylerin kopyasını yapabiliyorlar. Bu yüzden kopyalama denen şey onların dünyasında oldukça belirleyici. Bu adamlar yeni iş alanlarına yönelmek, yeni sahalar açmak ya da olmayan bir şeyi yapmaya çalışmak gibi bir vizyona sahip değiller. O yüzden faaliyetleri çoğunlukla birbiriyle “kesişiyor”.  Efelene efelene konuşmalarına, biraz para görünce lüks arabalara binmelerine aldırmayın. Bu adamlar aslında hiçbir halt bilmediklerini, işlerini hasbel kader yaptıklarını sizden benden daha iyi biliyorlar. Kendi potansiyelinin çaresizce farkında olma bu adamlarda rekabetten korkma gibi bir sonuç doğuruyor. Bu biz Türklerin en ama en temel özelliğidir: Çok efeleniriz ama gerçek rekabetten hep kaçarız. Ve bu yüzden bu adamlar arasında derin bir güvensizlik var. Birbirinin ne iş yaptığını, nasıl yaptığını bilmeyen, doğru dürüst konuşmayan, yardımlaşmayan makineci esnafı var. (2)

Bunları niçin anlatıyorum: Çünkü güvenin neden oluşmadığını çok iyi anlatıyor bu örnek. Sen yaptığın işe güvenmiyorsun, çünkü kendine güvenmiyorsun, enerjini kendini geliştirmeye harcamamışsın, muhtemelen kendin de hırsızsın, öyle geçinenlerin bulunduğu bir çevrede yaşıyorsun… Doğal olarak da kimseye güvenmiyorsun. Kimseye güvenmeyince kendi kendine uğraşıp duruyorsun. Gücünü başkalarınınkiyle birleştirip, ortaklıklar kurup daha büyük pazarlara açılamıyorsun, büyük rakiplerle baş edemiyorsun.

Bu işin bir de yatırımcı ayağı var elbette. Hiç kimsenin bir üreticiden özgün bir şeyler beklediği, agresif yenilikler peşinde koştuğu falan da yok zaten. Ben meslek hayatına ilk girdiğimde olan şeyleri kopyalamak genel eğilimdi. Artık genel eğilim Çin’den çer çöp ithal edip onu birilerine kakalamaya çalışmak seviyesine gerilemiş.  Geçenlerde Karaköy esnafı bir abimiz, “cebine 10 bin dolar koyan adam Çin’e gidiyor, ithalatçı oluyor” gibisinden yakınmıştı bana.

Ortaya bir şeyler koymak için emek sarf eden birileri olmayınca, görünürdeki “refah” tan pay kapmanın yolu da “çakallıktan” geçiyor. Serbest piyasada çakallık, birbirinden bir şeyler kopyalamak, “devletlû” lere yanaşıp kamu kesesinden zenginleşmek demek zaten…

İnsanlar birbirlerine güvenmedikleri için güçlerini birleştiremiyorlar. Ortaya bir insanın yapamayacağı büyüklükte projeler çıkamıyor. Böyle olunca da rekabetin ana unsuru daha iyiyi üretmek değil kahpelik oluyor. Bu da güvensizliği körüklüyor.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu doğu toplumları “kadınsı” toplumlar. Erkeksi toplumlar değil. Bizim ölçülerimiz saf güç, beceri, zeka ve cesarete dayanan bir rekabet değil. Gösteriş, aldatmaca, entrika, duygu sömürüsü ve kişisel zaaflara dayanan rekabetler… Bu haliyle bir şampiyonlar ligi maçı izler gibi değil, bir evlilik programı ya da yerli dizi izler gibiyiz bu ülkenin ekonomik faaliyetlerine bakarken. Sanki herkes, her an yaptığı işi bırakıp bir anda sebebi belirsiz bir ajitasyona başlayacakmış gibi kötü kötü rol kesiyor.  Ama bir toplumu oluşturan bireyler en nihayetinde birbirlerine topluma verdikleri değer ölçüsünde bağlı oldukları için bu da derin bir güvensizliği doğuruyor.

Beni bu konuda bu kadar üst perdeden ahkam kesecek kadar kendimden emin kılan şey ise kesinlikle bu toplumdaki dilenciler. Doktorun doktor, polisin polis, tamircinin tamirci olup olmadığından bile emin olamadığınız bir toplumda avucunu size açmış Allah’ın rızası için ona bir şeyler vermenizi isteyen insanlar var ve bu oldukça güçlü bir ekonomi oluşturmuş durumda.  En temel meslek gruplarında bile tanımlama sorunlarımız varken, kapımıza gelen birinin bizim üç kuruş yardımımıza muhtaç olduğuna ve ona bu yardımı yaparsak Allah’ın rızasını kazanacağımıza inanabiliyoruz. Bu çılgınca çark bu şekilde dönebiliyor. İsterseniz dilenci örneğime piyasadaki onlarca çeşit dolandırıcılık faaliyetini de ekleyin. Bence bizim en temel evrensel ahlak kurallarından yoksun dünyamızda, normalde en kuşku duyulması gereken tipler işlerini en rahat yapabilenlere dönüşüyor.  Bir şirket bir başkasına güvenmezken, bir üretici partneri olabilecek bir başkasına potansiyel hırsız gözüyle bakarken, gerçek dolandırıcılar bulabilecekleri en güzel memlekette gül gibi geçinip gidiyorlar. Biz de, “güven” denen şeyin neye bağlı olduğunu bile anlamayacak yarı otistik bireylerle dolu bir toplumda debelenip duruyoruz.


(1) Benim alanıma giren otomasyon ve elektrik konusunda ise kopyalama artık işin sahibini dolandırma boyutlarına varmış bir şey. (İşin sahibi genellikle tornacı kökenli bir iş adamı oluyor ve otomasyondan pek anlamıyor, işi yapanlar da malzeme ticaretinden para kazanmaya çalışan şark kurnazları olunca bu ilişkinin kaderi belirlenmiş oluyor).

(2) Geçen gün, Aselsan’da yöneticilik yapmış bir abimiz, çalışanlarına şemaları falan çaycılar bile görmesin diye talimatlar verdiklerini anlattı. Bizim meslek adına da bir ahkam keseyim: Bir çaycının ya da herhangi birinin kağıda basılı halini birkaç saniye görmesi ile yeniden üretilebilecek şeylerle uğraşıyorsanız muhtemelen ömrünüzü boşa harcıyorsunuzdur.

İçki bütün kötülüklerin anası ise…

İçkinin tüm kötülüklerin anası olduğu söylenegelir.
İnsanoğlunun yaptığı tüm kötülükler deyince böyle tek bir cümleye, tek bir önermeye sığmayacak kadar büyük, dehşet bir şeyden söz ediyoruz, çılgın bir literatür hakkında konuşuyoruz, dikkatli sallamak lazım.

Biri çıkıp işte tüm bu kötülüklerin anası aha budur dediğinde o şey üstünde bir düşünmeye değer..
Bu, içkiymiş..
Tamam.. Diyelim ki doğru..

Seneler evvelinden beri “ulan bunun anası içki ise babası kim o zaman” diye düşünür dururum.
Yeşilay derneğinin bir çalışmasına baktım. Aile içi şiddet, cinayetler, cinsel saldırılar.. Bunların azımsanmayacak bir kısmı alkollü insanlar tarafından işleniyor.
Trafik kazaları zaten ayrı bir fasıl.  Ne zaman bir şey yazarken konu trafiğe gelse dalıp gidiyorum zaten.

Lafı dolandırmayacağım. İçki kötülüklerin anasıdır. Ama bu işveli ve doğurgan kadını hamile bırakan insanların aptallığının ta kendisidir.

En basit meselede bile suçlu olabileceği ihtimalini kabul edemeyen, kibarlığı, tevazuyu, anlayış göstermeyi zayıflık olarak gören, kendisini “olduğundan daha güçlü” ve saldırgan göstermeye çalışmanın hayatta başarılı olmanın yolu olduğunu sanan, terk edilmeyi, umursanmamayı, gözden çıkarılmayı insan öldürmek için en güçlü yeter koşul gören, hiç kimseye güvenmeyen, herkese hain hain bakan, selam vermeyen, almayan, tanımadığı birine nasıl hitap edeceğini bile belirleyemeyen bireylerin azımsanmayacak bir yekun tuttuğu bir toplumda yaşıyorken…

Kötülük denen çocuğun anası hakkında atıp tutmak…

Afedersiniz ama biraz ukalalık gibi geliyor bana…


İçkinin iyi bir şey olduğunu savunuyor değilim. Aksine, çok kötü bir şey olduğunu düşünüyorum. Hatta, belli bir miktara kadar alınan şarap, bira gibi şeylerin sağlığa faydası olduğunu anlatan araştırmaların aslında ne kadar büyük bir hata yaptıklarını başka bir yazıda anlatmayı da düşünüyorum.

Öte yandan “içki bütün kötülüklerin anasıdır” gibi bir genelleme ile toplumdaki kötülüklerin çözümünü hedef alınmasının saçmalığını da görmezden gelemem.. İçki birey sağlığını tehdit eden, kontrol altında tutulması gereken bir şey ama kötülüklerin pek çoğunun sebebi falan değil. Sosyal ve ekonomik yozlaşmamıza dair pek çok hikayenin baş aktörü parmağına içki değse o parmağı kesecek tipler.. Ama içkiden uzak durulması bir toplumu daha huzurlu ya da adaletli kılmıyor. Hatta iş inada binerse, ülkeler bazında ters bir korelasyon bile öne sürülebilir.  Bir şeyi şeytanlaştırıp tüm kötülüklerin sebebini o ilan etmek tam bir Ortadoğulu huyu ve bu gerçekten insanın sinirini bozuyor.

Beyaz Portakal

Adamın ana haber bülteni sunucusu olarak çalıştığı kanal, İstanbul’da vuku bulmuş, dünyanın tüm basın yayın kuruluşlarının “flaş haber” diye verdiği bir terör saldırısının olduğu gün, tencere-tava-kozmetik reklamı arası “yerli dizi” yayını yapıyor.
Hala var mı bilmiyorum, bir “halay” kanalı vardı ya, onların biraz daha mainstream’e kaymış olanı bu kanal…

Arada iskelede denk geliyorum. Geri zekalı işi “haber bülteni” parodisine. Bağıra bağıra konuşan bir dış ses, elinde mikrofon, hesapta muhabirlik yapan bir zavallı. Zaytung’un bile artık dalga geçmeyi bıraktığı ucuz haber dili klişeleri…
Bunların tepesinde de bu Portakal sunucu var.

Dikkatimi hiç çekmedi ama bu arkadaş “muhalif” imiş. Eleştirel üslubu sertmiş. Falan filan. Bizi ilgilendiren bir durum değil elbette. Hayatında deniz görmemiş kekoların Van Gölü’ne deniz demesi gibi bir durum bu adamın “muhalif” olması sanırım. Adam da yolunu bulmuş bu şekilde işte.. İşi ilginçleştiren, bir ara yandaş tayfanın buna karşı toplu saldırıya geçmesi oldu.

Evde oturan safdil kadınlara yönelik programlar ve diziler yayınlayıp mis gibi geçinen bir kanala uyan bir “anchorman” niçin gündelik siyasi tartışmalarda tuttuğu (varsayılan) taraf yüzünden kavgaya karışır ki?

Adamın kendisi yüzünden değil, elbette…

Ünlü komedyen “Beyaz” diye de bir adam var. Bir ara türkü falan söylemişti bu. TV’de talk Show yapıyormuş. Geçen bunun programına bir kadın bağlanıp Güneydoğu’daki şehir terörü hakkında ileri geri konuşmuş ve teröristlere laf söylemeden devleti eleştirmiş. Çocuklar ölmesin demiş. Beyaz da bir şey demeden kadının konuşmasını dinlemiş.

Yandaş tayfa bu kez de Beyaz’a saldırdı. İşin komiği, ben de polis çocuğuyum diye TV’ye çıkıp günah çıkaran ünlü komedyen aslında gerçekten o kadının “propoganda” yapmasına göz falan da yummadı bence.

Bu bildiğin saflık.. Ne diyeceğini bilememek. Beyaz biraz gündeme dair bilgi sahibi, uyanık, gecenin o saatinde tamamen ayık, hazır cevap bir adam olsa, o konuşmacının ona verdiği mükemmel pası, devlet millet vatan bayrak geyiği yaparak gole çevirir, ertesi sabah ona hakaret edecek olan adamların sonsuz övgülerini ve takdirini kazanırdı.

Adam bildiğin silikliğinin, hızlı düşünememenin (hatta yavaş bile düşünememenin), çapsızlığının kurbanı olmuş. Senin bu konularda görüşün ne diye sorsalar güzellik yarışmasına katılmış kız ayarında cevap verebilecek biri, canlı yayında spontane gelişen böyle bir olaya tepki verememiş. Yoksa Show dünyasının içinden gelen, yaşı da çok küçük olmayan biri olarak, eleman bilmez miydi sizce ertesi gün hır çıkaracak tayfaya gaz vermesini?

Adam bulmuş misler gibi memleketi, açmış dükkanı, ekmeğini yiyor. Arada böyle kazalar olabilir. Ama bu tür adamlar için etliye-sütlüye karışmamak bir tercih değil bir zorunluluk. Bu adamın düştüğü komik durum, canlı yayında küfür eden bir katılımcı karşısında düştüğü durumdan farklı değil. İşin asıl vahim tarafı bunu ciddiye alıp, bu adamdan bile “yandaşlık” bekleyecek kadar düşmüş olan iktidar kanadında…

Haberciler, yorumcular, basın yayında gözüken, sesi çok çıkan denyolar sürüsü… Onlara bir bakın…

Haber dediğiniz şey her şeye dair olabilir. Bir gazetecinin, ya da basın yayında yorum yapan birinin, her şeyden önce iyi bir temel eğitimi ve çok güçlü bir genel kültürü olması gerekir. Size haber iletmesini beklediğiniz kişi herhangi biri değildir. Pek çok şey hakkında ilk yorumu yapacak düzeyde bilgi sahibi olması zorunludur. Bunu yapamıyorsa, lisede öğretilen düzeyde temel bilgilerden habersizse, daha doğru düzgün cümle kurmasını beceremiyorsa, bu adam nereye bakacağını bile bilemiyor demektir. Yorum yapmayı bırakın, duyduklarını, gördüklerini aktarmayı bile beceremeyecek demektir. Bu durumda bu adam işlevsizdir.

Bizdeki çoğu gazeteci, yazar-çizer, maalesef bu sınıfa girer. Bu haldeyken ekmeklerini kazanabilmeleri için, ülkemizin feci şekilde kutuplaşmış siyasi ortamında kendilerine bir saf seçip, o görüşün savunucusu olmaları gerekir. Yani, bir kampın neferi olmak çoğu örnekte bir gazeteci için tercih değil, zorunluluktur. İnsanların gazete-haber okumaktan anladığı da bir nevi duymak istediklerini duyma seansı olduğu için bu sistem çalışır.

Ha, çoğu zaman kendi memleketinizde olan bir olayı bile yabancı kaynaklardan öğrenirsiniz. 910km sınırınız olan bir ülkedeki iç savaşa dair tüm ayrıntılar, haritalar, saha çalışmaları, yabancı, hatta şu günlerde düşman olduğumuz ülkelerin ajanslarından yapılan alıntılarla öğrenilir. Bizimkilere düşen, kendi kamplarındaki müritlerine amigoluk yaptırmaktır.

İktidarın yalakası olup hayatını kurtaranlar ile ona muhalif olmayı seçip o tarafın müşterisine hitap edenler arasında bir nitelik farkı yoktur. Eleştiriyi aşağılanma sayan “muhafazakar” iktidar, çoğu zaman kendisine muhalif kesimden birilerini sıkıştırmaya çalışıyor. Bu durum, ciddiye alınıp sıkıştırılan kişi için rolünü konsolide etme fırsatıdır. Bu şekilde yazdıklarının/söylediklerinin nominal olarak hiçbir değeri olmayan basit tipler birer kahramana dönüşürler. Müritler, mağdur olan gazeteci üzerinden karşı tarafa bir savaş açmışlarken, mağduriyet yaşayan arkadaş da çok değerli görüşlerine tahammül edilemediği için susturulmaya çalışılan bir “gazeteci” aslan parçası oluverir. İşin kötüsü, bugünlerde bunu sık sık yapan iktidar, bu şekilde, doğru dürüst tek bir fikri savunmayı becerememiş sefil tipleri aydın camiamıza birer kahraman olarak kazandırmıştır.

İktidarın, yerli diziler ve kadın programları yayınlayan boktan bir kanaldaki ucuz bir adamın ağzında gevelediği birkaç saçma sapan lafı bile ciddiye alıp kendi adamları üzerinden ona saldırması aslında bir diğer yandan onun çaresizliğini de gösteriyor: Demek ki arkadaş sana gönüllü taraftar olmuş bir dünya “gazeteci”, “aydın” ve hatta troller varken bile hala bu bir iki buçuk adamın lafından işkillenebiliyorsun.

Sen ki, en azından düne kadar Osmanlıcılık oynayan, milli duruş diyen, dünya çapında hayalleri olan bir dava idin. Fikir (ya da ona benzer bir şey) beyan etmesinden rahatsız olduğun adamların seviyesi, kurduğun hayallerle çelişiyor.

Bu memlekette sesi en az çıkan sen değilsin. Senin saymakla bitmeyen bir taraftar kitlen, kendi medyan, kendi aydınların falan yok mu?

Demek ki ihale, kamu reklamı, göze girme vs. üzerinden kurulu bir taraftar edinme süreci ile sana gelen adamların performansı sana güven vermiyor. Bunların çoğunun gerçek taraftarın olmadığını, yarın arpaları kesilirse gideceklerini, ya da bu ucuz tiplerin taraftarlıklarının, kutsal davanı falan boş ver, varlığını korumada sana o kadar da katkı yapmadığının farkındasın.

Demek ki, rant dağıtarak kurulan camia pek nitelikli bir şey olmuyor. İnsanları ikna etmek, yola çıkarken gerçekten bir fikre, bir ideale sahip olmak, ve yolda yürürken de onunla çelişmemek gerekiyor.

15 senede kendi imparatorluğunu kurmuşsun. İstediğin haberi yaptırıyorsun, istemediğin “gazeteci” yi susturuyorsun ama hâlâ uğraştığın adamlar Beyaz ve Portakal seviyesindeyse bence bırak bu işleri.


Yazıya ekleme:

Binden çok akademisyen bir bildiri imzalamış. PKK-Devlet çatışmasına tarafsız yaklaşmanın bile pratikte PKK tarafında olmak olduğuna inanıyorum. Bence üslup ve ana fikir olarak yanlış, bir yandan da gereksiz bir eylem olmuş. Hükumet kanadı bunlara top yekun savaş açınca ne oldu peki arkadaşlar?? Bu, yazım standardı açısından bile bir halta benzemeyen bildiri sayesinde bizim akademisyenler nasıl da “kahraman” oldular, gördünüz mü? Portakal, Beyaz falan derken anlatmaya çalıştığım şey 1100 küsur “bilim insanı” üzerinden doğrulandı.