Kategori arşivi: Genel

LMT01 ile Sıcaklık Probu

LMT01 sıcaklık probu / temperature probe
LMT01 Temperature Probe

LMT01 TI’nin yüksek doğruluklu dijital sıcaklık algılayıcı çipidir. Benim bir sıcaklık ölçüm probu yapma işine soyunduğumda bu malzemeyi seçmiş olmamın ana sebebi, bunun doğruluğunun yüksek olması. İkinci seçim sebebim, bunun dijital çıkışının pulse-count olması. Bu sayede probu ilave bir önlem almaksızın uzatabilirim. Bir üçüncü sebep de, bu sensörün fiziksel yapısı ve malzemesi sayesinde ısıl eylemsizliğinin düşük olması, yani tepki süresinin hızlı olması. Kullanım alanına göre, bu çok önem kazanabilir (ileride anlatacağım). Belki bir seçim sebebi sayılmaz ama TO92 kılıfta geliyor olması da mekanik işleri kolaylaştırıyor.

Pulse count interface, sıcaklık ölçüm sonucunu pulse sayısı olarak çıkış vermek demek. Ayrıca, çipin kendisi de bu arayüzden besleniyor. Pulse çıkışı akım değişimi olarak oluşturuluyor. Bir ölçüm + veri yollama periyodu 104ms sürüyor. Kullanmadığımız zaman çipin enerjisini kesebiliyoruz. Enerjiyi vermeye devam ettiğimiz müddetçe çevrim 104ms’de bir tekrarlanıyor (yani örnekleme frekansı 9,6Hz olarak sabit).

LMT01 bir pulse yollamak için 125uA, boşta durum için 34uA akım çıkışı yapar. Bu akımları gerilime dönüştürmenin en basit yolu bir direnç üzerinden çıkışı toprağa bağlamaktır. Direnç uçlarındaki gerilim sensörün çıkış dalga şekli olacaktır. Bu direnci seçerken LMT01’in uçları arasında 2,15V’luk bir potansiyel farkının korunmasına dikkat etmek gerek. POWER (Vp) ucuna 3V vereceğimizi düşünürsek ölçüm direncimizin uçlarında 125uA çıkış akımı için en fazla 850mV bir gerilim düşümüne hakkımız olduğunu görürüz.

Ben bu mevkide oynatmak için E96 serisinden 6k19 değerinde bir direnç seçtim. Bu direncin uçlarında 125uA pulse’ı yollanırken 774mV gerilim oluşacaktır. Ancak, fark ettiğiniz üzere bu voltaj, bir mikroişlemci girişi tarafından doğrudan lojik olarak okunmaya uygun bir seviye değildir, özellikle de bahsettiğimiz seviyelere bir gürültü marjının da eşlik edeceğini hesaba katarsak..

Gerilim değişimi doğrudan seviye okumaya uygun olmadığında MCU ‘nun comparator modülünü kullanmak uygundur. Ancak isminden de anlaşılacağı gibi, comparator modülünün diğer ucuna da bir referans gerilim bağlamamız gerekecek. Ben bu tarafı da programlanabilir yapmak için şöyle bir yol düşündüm:

LMT01’in çıkışına koyduğumuz direncin aynısından bir tane daha kullanıyoruz ve bunun üstünden de akım çıkışlı DAC ile ayarladığımız bir referans akımı geçiriyoruz. Dirençler aynı değerde oldukları için artık seçeceğimiz eşik değerini son derece güvenilir biçimde akım cinsinden belirleyebiliriz. Sıcaklıkla değişim gibi şeyleri de dert etmek zorunda kalmayız.

Referans akımı 34uA ile 125uA arasında bir yerlerde olmalı. Tam orta noktayı (80uA) seçmek mantıklı gibi gözüküyor.

EFM8SB1’deki DAC 1uA ya da 8uA (Hi current mode) çözünürlükle çalıştırılabiliyor.

EFM8SB1 IDAC module

EFM8SB1’deki akım referansı modülünü Hi-Current mode’da çalıştırıyorum. Bu durumda modül 8uA’lik adımlarla akım çıkışı üretiyor. Modülün akım ayarı 6 bit olarak tanımlanıyor. IREF0DAT = 10 (desimal) yazmakla 80uA çıkış elde ediyorum.

Güç tasarrufu sağlamak için, akım kaynağını yalnızca ölçüm yapacağım zaman açıyorum. Ek olarak, akım kaynağının sürdüğü direncin paralelinde bir kondansatör de olduğu için komparatör çıkışını saymaya başlamadan bir süre önce akım kaynağını açmış olmam gerek.

IREF0CN0 = 0x4A;    // 8*10=80uA akım referansı

Akım kaynağı modülünü 80uA ile çalıştırdığımda iki direncin uçlarındaki gerilim yukarıdaki gibi gözüküyor. Bu seviyenin şimdilik uygun olduğunu düşünüyorum. Şimdilik yazdım çünkü bu denemede LMT01’i 1m uzunluğunda bir kablonun ucuna taktım. Bir de, sensör çıkışındaki dirence paralel 100pF bir kondansatörüm var.

Referans seviyemizi de ayarladığımıza göre artık comparator module’e bakabiliriz:

EFM8SB1 Comparator module

Bizim uygulamada comparator’ün iki girişini de port pinlerine bağlıyorum. Çıkışın asenkron halini de aynı şekilde port pinlerinden birine alıyorum. Interrupt kullanmıyorum. Ama anlayacağınız gibi, eğer pin sayısını azaltma gibi bir gereksinim olsa idi, bu kesmelerden birini kullanarak, sayma işini interrupt handler’a yaptırabilir ve kullanılan modül sayısını azaltabilirdim.

Comparator async. output sinyalini de crossbar üzerinden portlardan birine çıkış veriyorum. Artık burada, komut cycle’ından bağımsız fazlı şekilde LMT01’in count pulse sinyalini görebilirim.

CMP0MD = 0x80;      // fastest response, edge interrupt'lar kullanilmiyor
CMP0MX = 0x44;      // P11 = CMXN, P10 = CMXP
CMP0CN0 = 0x81;		// bunu yapmak comp. modülünü açar ve 5mV negatif hystersiz verir

Comparator modülünü yalnızca sensörü okumak istediğim zaman açıyorum (enerji tasarrufu). 5mV negatif hysteresis (düşen kenar) eklemek, eşik değerini biraz daha yüksek seçsem bile darbe genişliğinin çok azalmamasını sağlıyor (aslında sayma hızım bu mertebelerin çok üstünde olsa da).

5mV’luk düşen kenar hystersis’inin dalga şeklinin duty cycle’ını neredeyse %50’ye getirdiğini görebilirsiniz. Düşen kenardaki overshoot’u benim comparator çıkış pini (CPO) üzerinden ölçüm almam yüzünden görüyorsunuz. CPO pinini T0 girişine 100 ohm gibi bir direnç üzerinden bağlamanın neden iyi olduğunu da açıklıyor (T0 yüksek giriş empedanslı bir sonlandırma ve pull down direnci de bulunmuyor). Elbette burada tüm bu bağlantılar birkaç mm içinde hallolduğu için hiçbir şeyi dert etmeniz gerekmez. Ben genel konuşuyorum, amacımız bu basit sensörü çalıştırmak değil, büyük resmi görün.

Sıcaklık sensöründen gelen pulse’ları lojik seviyeye çevirdikten sonra, şimdi onları saymamız gerekiyor. Karşılaştırıcının çıkışını bir pine alıp onu da işlemcinin sayıcı olarak ayarlayabildiğim bir girişine bağladığımda artık LMT01 pulse’larını kesme falan koşturmadan sayabilirim:

EFM8SB1 T0 Mode0/1

8051 ‘de T0 ve T1 modülleri harici sayaç ya da gated counter olarak ayarlanabiliyor. Bir pini, crossbar’da T0 counter girişine route edip T0’ın CT0 bitini 1 yapmak girişteki pulse’ları saymak için yeterli.

TMOD = 0x25;        // TMR1: mode 2, TMR0: 16 bit counter, TMR0 T0 pin counter mode
TH0 = 0;
TL0 = 0;
TCON_TF0 = 0;
TCON_TR0 = 1;   

Geriye tek bir şey kalıyor: MCU’nun pinlerinden birini, LMT01’i beslemek için çıkış yapmak. Bu pini 0 yaptığımda sensör devre dışı kalmış olacak.

Bu donanım düzenlemelerini yaptıktan sonra pulse count interface ile okuma yapmam için gereken firmware işlemleri şunlar:

1) Sensörü enerjilendir.
2) Akım kaynağını aç.
3) 20ms bekle.
4) Karşılaştırıcıyı aç.
5) Sayıcıyı devreye al.
6) Sayıcının, 180ms boyunca gelen pulse’ları saymasını bekle.
7) 180ms sonunda sayıcıyı kapat. Karşılaştırıcıyı kapat. Akım kaynağını kapat.
8) Gelen pulse sayısı iki ardışık ölçüm sonucunun toplamıdır.

Bir sıcaklık sensöründen sürekli arka arkaya ölçüm almak istemeyiz. Çünkü;
1) Bu zaten gereksizdir çünkü sıcaklık denen fiziksel nitelik genellikle çok hızlı değişen bir şey değildir. (Ortam sıcaklığı gibi şeyler ölçtüğümüzü varsaydığımızda)
2) Enerji bütçemiz kısıtlıdır. 2V – 34uA besleme ile çalışan bir sensör kullanıyorsam düşük güç tüketimi gerektiren bir uygulamam var demektir. Tasarım kriterini bu yönde olabildiğince ileride karşılamaya çalışırım.
3) Dijital bir sensörü sürekli çalıştırırsam onun kendi kendini ısıtmasına neden olurum. Doğruluğu bu mertebede olan bir çipte bu belirgin bir hata yaratacaktır.

Çipi sürekli enerjili tutarsak LMT01 yukarıda göreceğiniz hızla çalışıyor. Bu, olabilecek en yüksek ölçüm hızımızdır. Bir hatta akan suyun sıcaklığını ya da kimyasal bir tepkimenin sıcaklığını ölçmeniz gerekiyorsa 120ms’de bir ölçüm yapabileceğinizi bilmeniz gerek.

Bu sensörün ölçümlerini başka bir sensörle kıyaslayan basit bir uygulama hazırladım. Aşağıdaki trend grafiğinde gördüğünüz 32 *C’lik plato, LMT01’i parmaklarımın arasına alıp birkaç saniye tutmam sonucunda oluşan sıcaklık değişimi.

Bu çalışmayı aşağıdaki sensör board’u ile yaptım:

Kablolu ve kablosuz olarak bir host aygıta sıcaklık ve nem ölçümleri gönderen bir uygulamaya dair bilgileri burada paylaşacağım.

Ayrıca LMT01 kullanan hassas el termometresi tasarımına dair notlarımı da burada paylaşacağım.

Sıkıntı yok

Birkaç gün önce, şu cuma ve kandil mesajlarından illallah dediğim bir zamanda bir yazı yazmıştım. Özetle, hayırlı cumalar, hayırlı bilmemneler diye mesaj atacağınıza o hayırlı günde hayırlı bir şey yapın, en azından trafikte daha sakin olun. En azından o hayırlı gördüğünüz günde birbirinizin canına kast etmeyin, birbirinizin suratına nefretle bakmak yerine selam verin diye düşünmüştüm.

Tabi benimki sonucu bilinen bir temenniydi. Bu adamların daha da hayvan gibi davranmak için aslında o mesajları attıklarını da düşünüyordum. Birbirlerine olan iyilik borçlarını Allah üzerinden bir iki uyduruk temenni ile geçiştirip GERÇEK hayatta birbirlerinin kanını içmeye devam edeceklerini biliyordum.  Yazıyı kolaydan yazmak için bunun örneğini de trafikten vermiştim.

Genel olarak böyle bir ilişki hayatın her alanında var: Bir şeyler sembolleşmişse, kutsallara atıf yapılıyorsa, ritüeller varsa, o şeylerin değer kattığı iddia edilen şeylerin içi boşalmış demektir. İnsanların birbirlerine saygı göstermeleri ile bu kokuşmuş bayram kandil temennileri arasında da kesinlikle bir ilişki var. Bayramların bizi birbirimize yaklaştırması, Ramazan’ın paylaşmak, aile birliğini anlamak vs. anlamına gelmesi falan anca kola ve kredi kartı reklamları için ucuz birer malzemedir, başka da bir şey değil.

İşin aslı ise her gün gözümüzün içine sokulur aslında: Bayram dönüşü trafiğine karıştınız mı hiç? Acelesi olan şaşkalozların yaşamınıza kastetmelerinden kaçınmaya çalışırken bayramın insanları nasıl birleştirdiğini çok iyi deneyimlemişsinizdir.

Eğer her bayram bizi birbirimize yakınlaştırıyorsa, biz yakınlaşa yakınlaşa artık fizyolojik bir füzyona uğramışız, insan demeye dilim varmayacak başka bir canlı türüne evrilmişiz anlaşılan. Sonunda bu artık genetik bir miras gibi “bizden” olanların davranışlarının ayırt edici bir parçasına dönüşmüş. Nereye gidersek gidelim bu mirası da yanımızda götürüyoruz. Alın size bir örnek: Belçika’da otoyol kapatıp göbek atan gurbetçi kardeşlerimizin başına gelenleri duymuşsunuzdur. Bunların davasına bakan hakimin sözleri, insan olan birilerine söylense utanmaları için bir ömür boyu yetecek bir ders olduğu halde bizimkiler “SIKINTI yok, biz Türk’üz, yine olsa yine yaparız” diye cevap vermişler.

Tabi, yirmi kadar kişinin ceza aldığı söyleniyor. Bu kişilerin tamamının böyle konuşabildiğini zannetmiyorum. Ama genel tavrın bu olduğundan şüphemiz yok.

cezaların kesildiği düğün konvoyu

 


Belçika’da geçtiğimiz yıllarda büyük tartışma yaratan ve yargıya intikal eden “Türkiye usulü düğün konvoyu” Hollanda’nın Lahey kentinde de şikayet konusu oldu.
Polis, onlarca araçtan oluşan Türkiye kökenli çiftin düğün konvoyuna, değişik suçlardan binlerce euro trafik cezası kesti.
Hollanda’nın en sakin kentlerinden biri olan Lahey’deki Willem Witsenplein civarında oturanlar, pazar sabahı hiç alışkın olmadıkları klakson sesi ve Türkiye usulü düğün konvoyu ile güne başladılar.
Bir çok kişi 112’yi arayarak, “gürültü, trafik ihlali, pencereden sarkma ve gereksiz yere sol şeridi ihlal etme” gibi şikayetlerde bulundu.
Konvoyun en başındaki gelin arabasının önü, polis ekipleri tarafından Wassenaar kasabası yakınlarında kesildi. En az 15 araçtan oluşan konvoydaki bürün sürücülere, farklı suçlardan ayrı ayrı ayrı ceza kesildi.
Binlerce euro ceza
Yerel medyaya göre, zaten oldukça masraflı olan düğün, konvoydakilere yazılan binlerce euroluk cezalar nedeniyle daha da pahalıya geldi.
Hollanda’da, kırmızı ışıkta geçmenin cezası 230 euro. Öndeki aracı yakından takip etmek 280 euro, gereksiz yere sol şeridi ihlal etmek 140 euro, sağdan sollamak 230 euro, yayalara engel olmak 370, karşıdan helen araca yol vermemek de 270 euro cezaya tabii.
Lahey polisi tarafından yapılan açıklamada, insanların mutlu günlerinde güzel düğün fotoğrafı ve anısı elde etme çabalarını anlayışla karşıladıkları belirtilerek, “Ama bunu yaparken de trafik kurallarına uyulması gerektiğini unutmayın” dendi.

Ülkemizdeki Arapların sokaklarımızı, tatil beldelerimizi, şehirlerimizi, parklarımızı ne hale getirdiklerini gördükten sonra Lahey ahalisinin şu şaşaalı düğün konvoyuna hangi hislerle baktığını haberin naif dilinden sıyrılıp, gerçekten düşünebilmişizdir, umarım..

İnsanları, şu hareketleri bile “sıkıntı yok” diye savunmaya mahkum eden şeyler, üzerinde düşünülmeyi ve kaçak güreşmeden eleştirilmeyi hak eden şeyler.

15 binden büyük asker

Uzaktan sesleri gelmeye başladığında başka bir şeydir diye düşündüm.

Sonra gitgide yaklaştılar ve bunun bir asker uğurlama konvoyu olduğunu gördüm.

Patlayan egzozlar, cama çıkmış gençler, üzerine bayraklar sarılmış arabalar.

Gözlerime inanamadım.

En büyük asker bizim asker diye bağırıyorlardı.

Kulaklarıma da inanamadım.

Bu memlekette bedelli askerlik çıktı. Seçimden öncesinden beri, yok çıkacak yok çıkmayacak, yok yaş sınırı şu olacak yok bu olacak diye alay eder gibi gündem yapılıyordu.

Bugünlerde 4 hafta mı olsun 3 hafta mı olsun yoksa hiç eğitim olmasın mı konusu tartışılıyor.

Benim evin önünden geçen arkadaşlar da en büyük askerin kendileri ve arkadaşları olduklarını haykırıyorlar.

15 bin Lira!

Şu asker uğurlamaları üzerine daha önce de yazmışımdır. Bu işe akıl sır erdiremiyorum. Benim yaşadığım yerde de antik bir inanç ritüeli gibi ısrarla yaşatılıyor bu hıyarlık. İşin çevreye rahatsızlık yönünü, trafiği tehlikeye atma yönünü geçtim. Benzinin bu fiyattan satıldığı bir ülkede sokakta korna çalarak kutlama yapmanın budalalığını da geçtim. Askerlik kavramının senelerdir ısrarla içinin boşaltılıyor olması yönünü zaten geçtim, bu çocuklar bundan anlamazlar. 15 bin Lirayı bastıranın “saçımızı da kestirmeyelim” diye pazarlık ettiği bir ülkede, ne olacağı bile belli olmayan bir hizmete gitmeyi sokakta korna çalıp kenara çekmiş konvoyun geçmesini bekleyen arabaların üstüne araba sürerek kutlamak nasıl açıklanır? Bunu korkudan yapıyorlar muhtemelen. Ama artık bu bile yeterli bir açıklama değil.

Üç günlük askerin komutanının emriyle sokağa “tatbikata” çıkması neticesinde halk tarafından linç edilmesini ya da ömür boyu hapis cezası almasını gördük bu memlekette. Şüpheniz olmasın, en büyük asker diye bağıran çocukların babaları ya da abileri, iki sene önce 15 Temmuz’da çarşıda askere su satmayan esnaftandı. Bizdeki gibi delice bir kafa karışıklığı kimlerin işine yarıyor, düşünelim işte…

Çoğu zaman gülünç geliyor bunlar artık bana.. Sokakta bir şeyleri kutlayanlar hayatın en kötü davrandığı insanlar oluyor genelde. Bu insanların payına hep bir şeylere inanmak, hep anlamadıkları bir şeyler için bağırmak çağırmak, kendilerini feda etmek, çok daha iyi şeyler yaşayabilecekken pislik içinde sürünüp bununla da gurur duymak düşüyor.

İnsanlığın karşısına dikilmiş birer canavardır bu çocukları birileri vatan borcunu 15 bin liraya kapatırken sokakta en büyük asker bizimkisi diye gururla bağırtan hayali kahramanlar!


Yazıya ek:

Bu turfanda “en büyük” olacak askerlerin aslında yaş olarak bedelliden yararlanacak abilerinden küçük olduklarını ve bedelli kapsamına girmediklerini elbette biliyorum. Aslında yazıya açık öğretim ile ilgili de bir şeyler ekleyecektim en başta ama buna gerek görmedim. Zaten artık her ilçede bir fakülte ya da yüksek okul yok mu ki? Eğitim öğretimle ilgili bir şeyler yazarken artık gerçekten bir ne yapıyorum ben hissine kapılıyorum. Bunu geçelim. Bir insan 20 yaşında askere gitmek istemezse yapması gerekenler çok zor şeyler değil.

Bu tür işlere polislerin de baktığını (bakması gerektiğini) düşünen Kuzey Avrupalı arkadaşlara da ertesi günden bir not düşeyim: Yazıyı yazdıktan sonraki akşam da yolda vahşi bir konvoy vardı. Aynı en büyük askerler mi bilemiyorum, sonuçta bir yörüngede dönen elektronlar gibi değil mi bir tertibin askerleri? Ve bu kez karşı yönden gelmeye çalışan bir polis aracı, kural dışı parklar dolayısıyla iki aracın aynı anda geçemeyeceği durumda olan caddenin bir kenarına sığınıp konvoyun geçmesini bekledi. Bahsettiğim araba, üzerinde 15cm boyunda harflerle trafik polisi yazan bir Renault Fluence, hatta tepesinde nazlı nazlı bir kırmızı bir de mavi yanan yassı ve şık bir de sireni var.

Eninde sonunda bitecek!

Siyasal İslamcılar bu ülkede hiçbir zaman rahatça her şeyi yapabilecekleri bir çoğunluğa ulaşamayacaklar. Sonuna geldiğimiz şu 16 yılın macerasının aksini gösterdiğini düşünmeyin. En başında bir koalisyon, sonrasında devasa bir PR çalışması ve son döneminde de bir çıkar ortaklığı ve toplu yalakalık delirmesinden başka bir şey değil bu nispi “kalabalık”.

Kendi çevremden biliyorum. Bizim millet din iman konularına kafasını fazla yormaz, aklına yatmayan şeylere de hemen ses etmez ama bu milletin büyük çoğunluğuna Arabın entarisini giydiremezsin.  Çocukların %60’ını imam hatipe zorla kayıt ettirsen bile bu değişmez.

Artık bu işlere kafa yormayanlar bile siyasal islamcıların yere göğe sığmayan bir kibirden başka akılda kalacak bir yönleri, eşini dostunu zengin etmekten başka da idealleri olmayan ot kafalı adamlar olduklarını görüyor.

Ve sonunda seçim zamanı geldi. En iyi bildikleri şey en başından beri PR yapmak olan, kamuoyu yönlendirmek için her şeyi mübah gören, devlet yönetmeyi kitlelerin algısıyla oynamaktan öte bir şey olarak görmeyen adamların elinde kaçıncı seçimimize gidiyoruz.  Akaryakıt firmalarının, acil durumlar için tutmaları gereken stok zorunluluğunu bile yarıya indirmişler. Her şey, düzen bir gün daha patlamadan gitsin diye. Her şey PR, her şey göstermelik, her şey kahvedeki adam bir sefer daha aldansın diye. Başarabilirler mi? Bana sorarsanız başarma ihtimalleri yüksek. Ama daha öncekiler gibi kesin de değil.

Seçim ne olur bilemem. Büyük konuşanlara da bakmayın, kimse bilemez. Bir kere, oy verme sonrasında olacakların adilce olacağını kimse garanti edemez.  Bu adamlar iktidarda kalmak için her şeyi yapacaklardır. Bu artık bir iktidar hırsı değil, sırtlarındaki hukuksuzlukların, yolsuzlukların, hesabını veremeyecekleri işlerin korkusudur. İktidar bir noktadan sonra daha zengin olmak için değil, varolabilmek için gerekiyor bunlara!

Ben, arkadaşlarla bu konuyu konuşurken, her seferinde umarım gidişleri kansız olur diyorum. 15 Temmuz’da yapabileceklerini gördükten sonra insanların canlarının ve mallarının bu adamlar için basit bir oyuncaktan başka bir şey olmadığının farkındayım. Erdoğan başkanlığı kazanırsa Türkiye çok gerilimli bir döneme girecek. Erdoğan aslında geçenki başkanlık referandumunda kaybetmişti. Ama hayır diyenler o zaman çoğunlukta olduklarının çok da farkında değillerdi. Bu kez her iki taraf da üstünlüğün artık Erdoğan’dan hoşlanmayanların tarafında olduğunu anladı diye düşünüyorum. Erdoğan buna rağmen “kazan”ırsa diğer tarafın içine düşeceği ümitsizlik kesinlikle gerilime neden olacak. Meclis dağılımından söz bile etmeye gerek yok. Burada devletin kurumlarının devlet bilincinde olup olmadığı testine tutulacak ülkemiz. Son birkaç senede gördüklerimizden sonra devlet aygıtının bu testi geçeceğini hiç kimse iddia edemez. Beğenmediğimiz 90’ların çok çok gerisindeyiz.

Erdoğan başkanlığı kaybederse (ki açıkçası bu bence daha zayıf olan seçenek) bir günde ülkenin düzlüğe çıkamayacağı aşikar. Şimdi ya da sonra, bu adamların giderken arkalarında bırakacakları kurumsal ve ekonomik yıkım gelecek olanın kaderini de peşinen belirlemiş olur muhtemelen. Erdoğan’ı devirmek payesinin bedeli ileride büyük bir ekonomik krizle beraber anılmak olabilir. Ama en azından rant ekonomisine bir dur denmesi, devletin hesap vermeden yaptığı muazzam harcamaların önlenmesi psikolojik olarak da olsa ülkeye iyi gelecektir. Erdoğan devrilip giderse ertesi gün tavrı, durumu ne olur diye merak ettiklerim listesi bir hayli kabarık. Bence çok şaşırırız, insanlığın düşebileceği dip halleri görmeye devam ederiz. Ben, özellikle yargı ve eğitimin kolay kolay düzeleceğini zannetmiyorum. Ama bozulmanın eğimi azalır sanırım.

Yarın, sonucu hiç belli olmayan, ilginç bir seçim olacak. Kişisel olarak, ne ekonomi, ne çevre ne de hak hukuk… Bir tek, şu iktidar yalakalarının halini görmek için seçimi Erdoğan kaybetsin istiyorum.  Memleket ne hale gelmiş adamın derdi ne diye kızmayın bana. Son 16 senede dinlediğimiz palavralar, yalakalık uğruna yapılan onursuzluklar buradan Mars’a yol oldu! Gündemi günlük takip eden biri olarak böyle bir sezon finalini hak ettim, hepimiz hak ettik!

Sonuç her ne olursa olsun, müthiş bir deneyim yaşayacağız. Bu tür uç deneyimler insana toplum psikolojisini ve toplumun sınıf yapısını ayrıca siyaset denen şeyin algılanış şeklini anlamak için müthiş fırsatlar veriyor. Benim uzmanlık ve uğraşı alanım yarı iletkenler ve yazılım. Ama toplum içinde yaşayan hiç kimse sosyolojiden izole değil. Her şey bir yana, topluma yalan söyleyen ve bunu canı ile oynayarak yapan adamların hikayelerini anlamak bizim kendi ekonomik hayatımızda çok işe yarayabilir (şaka yapıyorum). Bizden öncekilerin azımsanmayacak bir kısmının Menderes ve Özal dönemlerindeki panayırı trene bakar gibi seyretmiş olmalarının bedelini siyasal islam’ın iktidarı ile ödedik. Biz çocuklarımıza, ciddi kitaplarla çelişmeyecek deneyimler, dönem hikayeleri anlatabilelim diye gündemi takip ediyorum, okuyorum, notlar alıyorum. Bu ülke iyi bir yere gelecek. Atatürk’ün başlattığı olağanüstü devrimi sürdürerek gelecek. Belki böyle bir dönem yaşanması iyi bile olmuş diyeceğiz ileride. Eninde sonunda bitecek. Umarım o bitişin başlangıcı yarın olur!

Millet Kıraathaneleri

Bizim ülkede politikacılar vizyonları ve zekalarıyla hatırlanacak insanlar olmuyorlar, genellikle. Ama şimdiki kadar akılsızlarını da pek görmemiştik desem yeridir. Cümleye böyle girince sadece son birkaç aydan en az beş tane örnek yazabilirim. Ama özellikle politikacı vizyonsuzluğuna örnek olacak bir şeyi not etmek için bu yazıya başladım: Millet kıraathaneleri.

Erdoğan seçmenlere seçim vaadi olarak kahvehane açacağını anlatıyor. Orada ücretsiz çay, kahve ve kek (evet, bu özellikle çok vurgulanıyor; kek) olacağını anlatıyor.

Bizim kahvehanelerin adı kahvehanedir ama çoğunda doğru dürüst Türk kahvesi bile içemezsiniz. Adı kahvehane değil de kafe olan yerlerin bir çoğunda en dandiğinden bir filtre kahve bile içme şansınız da yoktur. Bizim memlekette yüzbinlerce kahvehane vardır ama buralarda kahve namına içebileceğiniz şey hiçbir halta benzemeyen bir neskafedir.

Erdoğan’ın özellikle “kek” vurgusu yapmasının, zengin olmasının legal sebebi olarak gösterdiği Ülker bayiliği olabileceğini düşünmüştüm bir an. Sonra, bu millet kıraathanesi konseptinin babası kadın aşağılaması ve cinsel sapkınlıklarla dolu fetvalar veren bir din alimi olan bir belediye başkanının da içinde olduğu bir organizasyon şirketinin tescilli malı olduğunu görünce işin daha büyük olduğunu anladım. Erdoğan seçim vaadi falan vermiyor. Seçim formalitesi aradan çıktıktan sonra yapacağı yeni bir “hizmet”in yolunu yapıyor sadece.

Hepimiz delirmeden önce, işsizliğin sembollerinden birinin kahvehaneler olduğunu konuştuğumuzu hatırlıyorum. Hayal meyal, Çetin Altan’ın yüzbinlerce “erkek erkeğe” kahvehanesini gelişmemişliğimizin bir ölçüsü olarak arada andığını hatırlıyorum.

Politikacılar eskiden de çok akıllıca laflar etmezlerdi ama en azından yeni iş alanları açmak için bir şeyler yapacaklarını, insanların kahvehanelerde boş boş oturmasına karşı çalışmaları olduğunu falan anlatırlardı. Hayal meyal hatırlıyorum. Arada fabrika açma lafı dönerdi. Devlet nasıl fabrika açacak ki diye düşünürdüm üniversitedeyken. Solcu arkadaşlarıma bakınca devletin fabrika açmamasının açmasından daha kârlı bir tercih olacağını düşündüğümü de hatırlıyorum. Zaten kimse de ayrıntısına girmezdi bu işlerin. Bunlar şimdi başka bir dünyada, başka bir zamanda yapılmış muhabbetler gibi geliyor bana.

Yol, köprü, kanal, havaalanı, rezidans, irili ufaklı inşaatlar ve elbette AVM açmaktan başka bir yatırım mantığı olmayan adamların 16 senenin sonunda büyük proje olarak kahvehaneler açma fikri üretebilmeleri aslında çok mantıklı. Bu, 16 senelik bir vizyonsuzluğun geldiği noktadan başka bir şey değil. AVM’lerde araplar ve parayı nereden kazandığı belli olmayan uzaylı gibi tipler dolaşırken, işi, gücü, mesleği, cebinde parası olmayan, din ve Osmanlı masallarıyla kafası patatese dönmüş bir kitle için de bir takım inşaatlar yapılmalıydı. Millet kıraathaneleri, sıranın artık bu sınıfa geldiğinin göstergesi. Bu proje kitleler tarafından alkışlanmayı 3. havaalanından da çılgın garantiler ve imtiyazlarla yaptırılan köprülerden de çok daha fazla hak ediyor bu yüzden.

Umut başka bir şey değil…

Beş sene önce, Gezi direnişi başladığında şöyle bir yazı yazmışım.

Gezi’nin beşinci yıl dönümünde, olayların başladığı zamanki ortamı düşünüyorum. Hafızamız gerçekten ne kadar da yanıltıcı. Oysa, Erdoğan’dan o zamanlar nefret etmeye başladığımı çok iyi hatırlıyorum ve beş yıl hiç de az bir süre değil. Yazıyı okurken bir iki ayrıntı gözüme çarptı ve “vay be ta o zamanlar böyle düşünmeye başlamışım” diye düşündüm ve gerçekten üzüldüm.

Şimdi bakınca ülkeyi tek başına yönetmeye çalışan adamın işleri berbat edişinin insanı üzen, öfkelendiren, tiksindiren, bezdiren hikayesi ne kadar da sıradan geliyor. O gençler dağıldılar. Zaten günler geçtikçe iş tavsamış, hareket belli bir iki grubun eline geçmişti.

Sonra, şimdi hiç ama hiç katılmadığım yazılar da yazdım Gezi ile ilgili. Özellikle Kemalizm ve bireyselcilik-kollektivizm ayrımı konusundaki düşüncelerime artık hiç katılmıyorum. Yüzbinlerce insanın koyun gibi bir şeyhin peşine takılıp onun gösterdiği her yere soru bile sormadan gittiği bir ülkede bir Batı Avrupa bireyselciliğini ölçü almak ve demokrasinin bu koşullarda iyiyi getireceğine inanmak tam anlamıyla talihsiz bir cehalet örneği benim açımdan.

Bir de, ülkenin toptan bir çürümeye girmesi bir yana biz de yaşlandık biraz daha.. Sanırım yaşlanmanın şöyle de bir ters etkisi oldu:
Gençken olacakları sana verecekleri zararı hesaplamadan düşünüyorsun. İşleri inadına yokuşa sürebiliyor, sıkıldığın bir şeyden gitmesi sana zarar verecek olsa bile sırf denemek için hemen vazgeçebiliyorsun. İnsan gençken kafasındaki basit bir düşünce uğruna çok beklenmedik tavırlar alabiliyor. Benim açımdan, liberalizm böyle bir dünya görüşüne sahip olmama neden olmuştu.  Doğru olduğuna inandığın şeyin geçerliliğini görmek için yeri geldiğinde çıkarlarından hemen vazgeçebiliyorsun. Yaşlandıkça bu durum normale dönüyor.  Roller değişiyor. Senin için endişelenlerin yerine geçiyorsun. Artık sen çocuklar için endişeleniyorsun. Onların hayatlarıyla oynayanları gördüğünde artık idealist düşüncelerinin nereye varacağını test edeceğin bir laboratuvar olmuyor bu ülke. Senin çocukluğundaki güzelliği ve emniyeti bulamayacak çocuklar için kahroluyorsun.

Geride kalan 5 yılda hem çok şey gördük, gücü ele geçirenler, bir insan bunu yapmaz dediğimiz pek çok şeyi yaptılar. Güce tapanlar da bu kadarına eyvallah denmez dediğimiz her tür rezilliğe gönüllü atladılar. Geride birkaç aptal adam ve onların soytarılarından başka pek kimse kalmadı. Devletini seven ve daima onun yanında olan, her söylenene inanan kitleyi bir sefer daha kandırmak adına bir tarih yazıldı bu 5 senede! Ve bu aynı zamanda, gidişata isyan eden insanların ne kadar değerli olduklarını da gösterdi.

İşin ciddiyetini anlayınca, her şey bir yana, ottan boktan eleştirilerimin lüzumsuzluğunu anladım..

Ben Mustafa Kemal Atatürk denen adamın ne kadar büyük bir insan olduğunu anladım.

O adamın bu ülke için ne kadar mucizevi bir şans olduğunu ama bu şansı berbat etmek üzere olduğumuzu anladım..

Gezide atılan bir-iki slogana katılmamış olmam ya da işlerin idaresinin daha “profesyonel” tiplerin eline geçmiş olması bugün elimizde kalan ülkeye bakınca gülünüp geçilecek birer ayrıntı gibi kalıyor.

Bu ülkenin itiraz edebilecek zekaya, onura ve cesarete sahip insanlarının sayısı galiba azaldı. Ama hala her şeyi değiştirebilecek kadar çok kişiyiz. Eğer bir umut varsa, bir umut olacaksa, umut bundan başka bir şey değil.

 

Yazıya devam

Birden bire, aklıma bu blog geldi. O sırada ne yapıyordum, önemi yok. İnanın aklıma önce, çok eskiden yazdığım şeyler geldi.

Çok eskiden yazdığım şeyler demişken hemen not edeyim: Eskiden şimdikinden çok farklı düşünüyordum.

Bu blogda 8-9 sene önce yazdığım şeylerin çoğunu artık onaylamam. Hatta okurken küfür bile edebilirim. Bu değişimin iyi ya da kötü yönlerini anlatabiliriz. Ben şimdi bundan bahsederken nötr olmayı tercih ediyorum. Zamanın geçmesinin doğal bir sonucu olarak görüyorum düşüncelerimin değişmesini.

Aklıma eski yazılarım geldi diyordum.. Düşünürken bile ağzımdan hassiktir lafının döküldüğü erken dönem liberal denemeler…

Artık eskisi kadar çok yazmıyorum. Belki de bir 8 sene sonra alakasız bir anda aklıma gelecek bir yazı olmayacak bu döneme dair. Belki de bilemeyeceğim o zaman şimdiki düşüncelerimin ne kadar farklı olduklarını.

O tuhaf duyguyu hissetmeyeceğim.

Gündelik olayları, kişileri, yaşadıklarımı hatırlayıp duracağım.

Sanırım neden yazı yazdığımı anladım.

Hatırlamak için yazıyorum. Geriye bakıp şimdiyi ölçebilmek için.

Fotoğrafların yapabildiğinden çok daha fazlasını yapıyor bir iki cümle. Anlıyorum, belki okuyan başkaları anlamasa bile aradaki farkı. O zamanı.. Değişenleri..

Her insan doğrusunu kendi yolundan giderek bulmalıdır bence. Artık eskisinden daha çok çalışıyorum sanırım. Bir şeyler yazmak için durduğumda aklıma yapacaklarım geliyor, oyalanma diyorum. Bu oyalanmak mı, galiba öyle düşündüm son bir iki senedir. Sorumluluklarım arttı. Artık işler beklesin istemiyorum. Bir kızım var. Hayatımda daha önce hiç kimsenin sahip olmaya yaklaşamadığı bir yere sahip bende.. Acaba tüm bunlar beni yazı yazmaktan soğuttu mu?

Fikirler değişiyorlar derken…  Eğer değişmiyor olsalardı da yazmaya bu kadar değer verir miydim? Aynı şeyleri mi yazmış olurdum senelerdir?  Hiç sanmıyorum… Başkası için nasıl olur bilemem ama ben asla aynı şeyleri yazmazdım. Zaten zamanla anladım ki inandığın, savunduğun, bildiğini düşündüğün şeyler bir yere kadar sana aitler. Sende senin olan şey bunların hiçbiri değil. Ve bu yüzden kendini anlatış şeklin her zaman anlatıyor olduğun şeyden daha önemli. Bunun farkına varmak benim için yirmi yıl kadar sürdü.

Ben genelde memleket meselesi diye “aşağıladığım” konular hakkında yazıyorum. Çok mu önemliler, hayır. Sadece, görünüşte kişisel değiller. Sanırım memleket meseleleri üzerinden konuşarak kendimi arıyordum. Burada samimi olmadığım anlamına gelmiyor bu. Ben hiçbir zaman çok fazla ciddiye almadım hiç kimseyi. Beni tanıyan herkes en azından bunu anlamıştır benimle ilgili olarak. O yüzden samimi olmak benim için bir çaba gerektirmiyordu. Sanırım hala da öyle.

İnsanlar kendileriyle ilgili şeyleri güncel meseleler, genel geçer komiklikler ve dünya görüşlerine dair yorumlar eşliğinde birbirlerine sunuyorlar “sosyal medya”da. Ben buna pek ısınamadım. Seneler önce “nerede lan bu ilginç insanlar” diye kendi kendime sormuştum ya, ben hala oradayım. Burada yazdıklarım, paylaştıklarım, gerçek hayatta yapabildiklerimin özensiz ve beceriksiz bir örneklemesinden ibaret. Yazabildiğimden daha az konuşabiliyor değilim. Buradaki gizliliğin ve paylaşım konforunun arkasına saklanıyor değilim.

Aslında yaptığım işlerle ilgili de daha çok şey paylaşmak isterim. Bu ülkenin nereye gittiğini bildiğini iddia etmek veya herkesçe tartışılan figürlerin ne işler yaptıkları üzerine yorumlar yapmak dolaylı olarak kendimizi anlatmak ise doğrudan bir günümüz içinde ne halt ettiğimiz hakkında şeyler paylaşmak bu yolda çok daha verimli bir çaba olacaktır diye düşünüyorum.

Allahın ofis çalışanının, muhasebecisinin, satış temsilcisinin ne iş yaptığı, insanlara pek ilginç gelmeyebilir. Bu, onları başka şeyler anlatmaya itiyor olabilir. Politik, güncel, ahlaki tartışmalar bu açıdan “avatar” oluyor insanlara. Ben bu yola girmeyeceğim. İnsanın kimliğini şekillendiren en önemli kalıp onun mesaisini harcadığı şeydir. Bence herkesin bilmesi gereken ilk şey kendi yaptığı iştir. Bu, doğal olarak konuşma hakkına sahip olacakları ilk şeyin de işleri olduğu anlamına gelir. Hikayesini gün boyu yaptığı işinden yalıtıp anlatmaya çalışan tiplere kuşkuyla yaklaşırım. Ayağı yere basan anlatılar emeğe ve zamana dayananlardır. Düşünürseniz, çelişki açıktır: Eğer zamanının çoğunu uluslar arası ilişkileri anlamaya ayırıyorsan o zaman neden masa başında rutin hesaplarla ömür geçiren bir bankacısın? Eğer iyi bir bankacıysan ve aklını uluslar arası ilişkilere de yönlendirmişsen o zaman neden hiç işine referans vermiyorsun konuşurken? İşiniz her zaman piramidin daha altındaki bir katmandır, bunu unutmayın. Ve eğer ters bir piramit değilseniz, çoğu zaman profesyonelliğiniz üzerine konuşmak zorundasınız.

Lafı uzattım, diyeceğim o ki, dünyanın derdi bir yere kadar. Ben işime bakarım, bundan sonra da işimle ilgili şeyler paylaşırım (genelde). Zaten herkes işini iyi yapmayı dert etse bize konuşacak memleket meselesi de kalmazdı. Kafa dağıtmak için umumun meselelerini not etmeyi hobi olarak görsem de biliyorum ki memleket meselesi bir noktadan sonra tembellerin, akılsızların ve fakirlerin meseleleridir. Hep beraber kurtuluşu aramaktansa onlardan biri olmamayı tercih ettim seneler önce. Sebebini de zaten bu blogda defalarca anlattım.

Ha, ben gördüğüm şeyleri “not etmek” için yazıyorum bir çok şeyi. İçki masasında, iddiasını gereğinden fazla uzatmış bir arkadaşa hazırdan cevap vermek için buraya yazarım desem de yalan olmaz. Beni okuyan herkese, bu yazıların yazılma sebebi öncelikli olarak onların görüşleri olmuyor olsa da değer veriyorum. Yazmak benim için gerçekten dinlendirici ve rahatlatıcı bir şey. Şunu olayı karikatürize etmek için yazıyorum: Milletin yazdıklarını okuyup kızıp gerileceğime kendim yazarım, bildiğim, sevdiğim, anladığım şekilde yazarım rahatlarım diyorum ben.

Bir de işin yazabilme tarafı var tabi. Sosyal medya bize yazma özürlü avukatlar, politikacılar, gazeteciler hatta yazarlar olduğunu gösterdi. Fikriniz ne olursa olsun önce onu kurallara uygun bir yazım ile ifade etmeyi becermeniz gerekiyor. Yoksa söylemeye çalıştığınız o büyük lafların bende bir karşılığı yok.  Twitter’da nice yazı-çizi-fikir adamının Türkçe katliamına tanıklık ediyorum. Anladım ki bu iş biraz zeka, biraz da pratik işi. Bizim insanımızın okumaya vakti yok, yazmaya ise hiç yok zaten. Ben vakit buldukça yazıyorum ve doğal yazma hızında hatasız bir imla için yazma pratiğine sahip olmanın gücüne inanıyorum.