Kategori arşivi: Benim düşüncem

Futbol ve Para

Yaşadığım yer bu civarın insanları için gelmezseler ölecekleri bir yer. Şimdi Ramazan’dayız. Gündüz vakti bizim sahil gerçekten ilginç derecede tenha oluyor. Geçen akşam üzeri kızımla gezmeye çıktık. Bizim insan pazarı sahilde sanki amansız  nükleer bir kış yaşanıyor gibiydi.

Burası daha önce yaşadığım yerlerden daha tutucu bir yer mi yoksa genel bir trend olarak mı artık ibadet etme oranı arttı bilemeyeceğim ama herkes oruç tutuyor. Nereden bildiğimi sormayın ama burada esrarkeşler bile gündüz “niyetli” diyebilirim. Bu durumda kaçınılmaz olarak bu yaz günü öğleden sonra oldu mu insanlar balkabağına dönüşüyorlar. O yüzden öğleden sonra güneşin daha bir vicdansızca yaktığı bizim sahil tenhalaşıyor.

Akşam olunca, yani iftardan sonra durum değişmeye başlıyor: İftardan sonraki ilk saat içinde yüksek sesle müzik çalan ya da egzozu patlayan arabalar peydah oluyor. Bunlar sanırım anasının sofrasında oruç açıp yapacak işi olmadığı için kendilerini sokaklara vuran hayırlı evlatlar..

Bu öncü atakları sahil kenarında avare yürüyen tiplerin sayısının artması izliyor. Sonra bir bakıyorsun sahil yolunun deniz tarafındaki kenarına tampon tampona arabalar park edilmiş. Çoğu zaman gece yatmadan önce pencereden baktığımda henüz bu yasa dışı park kalabalığının bitmemiş olduğunu görüyorum.

Sabah işe giderken ise film başa sarıyor: Yol yine iki şerit olmuş ve sahil bomboş.. Sabahın huzurlu serinliği..

Bu akşam bu yaşam döngüsüne Türkiye Birinci Futbol Ligi’nin sona ermesi vurdu. Futbolla ilginiz olmasa bile lig bitti mi takımlardan birinin şampiyon olduğunu biliyorsunuzdur. Karım arka tarafta çocuğu uyutup salona gelince korna çalıp duran arabalar ve avazı çıktığınca bağıran serserileri görüp “bunlar mı şampiyon oldu?” diye hatalı bir soru sordu. Belki pencereden bakarken sallanan bir bayrağı görüp Galatasaray’ı kastetmiş olabilir ama ben o sırada pencereye uzaktım. “Bunlar” zamiri benim için çıkardıkları gürültüden başka bir şey adreslemiyordu.  Evet dedim, “onlar” şampiyon oldular. Hangi takım olduğu ne fark eder ki? Galatasaray yerine Fenerbahçe ya da Beşiktaş şampiyon olsaydı farklı bir sahne mi yaşıyor olacaktık? Aynı tipler yine aynı şekilde böğürüp duracaklardı. Sonuçta “bunlar” şampiyon oluyorlar işte..

“Bunlar”dan hep bahsetmek istedim aslında: Bende öyle bir şans var ki, sevmediğim ot hep burnumun dibinde bitiyor. Ayrıntısına girmeyeceğim ama yaşamımın çeşitli dönemlerinde yaşadığım yerler, sünnet konvoyundan maç kutlaması konvoyuna kadar türlü tip mobil kekonun önünden geçmekten zevk aldığı yerlere denk geldi. Bisikletle giderken düğün konvoyuna denk gelip, kenarda durup geçmelerini beklemek gibi şeyler yaşadım. Güzide kulüplerimizden birinin stadyumuna yakın bir yerdeki evimde gece boyu atılan mermilerden yorgun olanlar bizim yatak odamızı da ziyaret eder mi diye endişe ettim. 90’lardan kalma bir amplifikatörlü araba furyasının içine düştüm.  Her askere gitme dönemini en kral devre olarak ben de bilmek durumunda oldum. ( Rutininde çalışan bir MG3’ün sesini 20m’den duysa altını dolduracak ana kuzuları 20 bin liralık arabaların camlarına çıkıp erkeklik gösterisi yapıyorlar bu memlekette )

Yakın zaman önce Tayyip Erdoğan’ın atını alıp Üsküdar’ı geçtiği gece burada camlardaki insanlara tehdit hareketleri yaparak geçen reisçi gençliğin geçit törenini gördük. Gördüklerim arasında en sinir bozucu olan sanırım ki buydu. Bundan sonra benim için ikinci derecede saçma olan geçit töreni işte bu şampiyonluk kutlaması şeysi.

Futbolun kafa yapma kudreti beni hep şaşırtmıştır. Özellikle fabrika, sanayi sitesi, küçük esnafın yoğun olduğu pasaj, çarşı vb. yerlerde zaman geçirdiyseniz beni anlarsınız: Çocuğunun kaçıncı sınıfa gittiğini bilmeyen tipler hayatları boyunca bir arada göremeyecekleri parayı bir senede kaldıran mesleği top tepicilik olan oğlanların dertleriyle dertlenirler. Memlekette yer yerinden oynar. Bakanların önüne yattığı adamlar altınlar kaçırır, hükumetin açıktan desteklediği işadamları milletin amına koyacağız derler, en temel tüketim maddelerine vicdansızca zamlar yapılır, seni beni bırak, evlatlarımızın geleceğiyle alay edercesine kanunlar çıkarılır, insanların aklıyla açıktan taşak geçilir tek kelime duymazsınız. Ama iş dönüp iki takımın akşam yaptığı siktirboktan bir maça gelir ertesi gün kazık kadar adamlar birbirlerine laf sokma yarışına girer bağıra bağıra kavgalar edilir, gırtlaklar yarılırcasına “doğru” için haykırılır. Bizim sığırlar ofsayt diye kesilen golleri adına hakkı hukuku keşfederler.

Şu şampiyonluk kutlamaları da böyledir. Üç kuruş ucuza gelecek diye arabasına tüpgaz taktırıp tüple dolaşan, iki günlük tatilinde gidip bir tabiat güzelliği, bir müze, bir kültür etkinliği gezmeye para bulamayıp kahvede oturup birbirini seyreden tipler bütün gece heyoooo şampiyon olduk diye dolaşıp dururlar. Bu insanlar orta-alt gelir grubundan, emeğiyle çalışan, en şanslıları fabrikada işçi falan olan insanlar. Türkiye’de günde neredeyse 6 işçi iş kazasında ölüyor. Bu ülkede asgari ücretle alınabilecek benzin, et, uçak bileti miktarı gelişmiş bir ülkede alınabilecek olanların yanında gurur kırıcı bir seviyede. Ama bakıyorum, üç kuruş avantası için babasını satmaktan çekinmeyecek bu millet konu futbol olunca itibardan tasarruf etmiyor.

Ölüm döşeğindeki anacığına engelli raporu alabileceğini öğrenince borç harç ikinci arabayı almasını bilen ama kardeşim ben niye %160 vergi ödüyorum bu amk arabasını alırken diye sormayı akıl edemeyen insanlarla yaşıyoruz. 10 kuruş daha ucuza mazot satıyor diye ne idüğü belirsiz yerlerden mazot almayı akıllılık sayan ama “lan ben n liralık akaryakıta niye 2*n+m lira ödüyorum ki” diye düşünmeyi aklının ucundan geçiremeyen arkadaşlarımız var. Bu futbol taraftarlığı da böyle tiksindirici bir geri zekalılık örneği işte. Hakları, talepleri ve insanlık onuru için bir kere sokağa çıkmamış, sokağa çıkmayı bırak sesini yükseltmemiş bir millet artık nasıl bir aidiyetse, tuttuğu takım için bütün gece bağırıp çağırabiliyor.

Eminim ülkeyi yönetenler de tam seçim öncesinde ekonomi artık iyice rayından çıkmışken şu futbol işine çok seviniyorlardır. Aslında bir de dünya kupasına gidebilsek işleri daha da kıyak olurdu. Günde 6 milyon değil 16 milyon da harcasalar (evet kardeşim, GÜNDE) yine kimsenin umurunda olmazdı. Dolar 4,50 değil 9,50 de olsa millet Arda’yı Burak’ı falan konuşurdu. Politikacılardaki millet aşkını, gittikleri yer yerde o yerin futbol takımının atkısını boyunlara dolamanın geçmeyen modasını anlıyorsunuzdur.

Hayat pahalılığından şikayet eden insanlara “kardeşim binme bir hafta şu arabana, yeme birkaç gün dışarıda yemek, gitme şu soktuğumun avm’sine” diye akıl veriyorum ya, ben de salağın önde gideniyim. Saat kaç oldu, hâla şampiyon galatasaray diye gezen tipler var. Bunlar benzin 2 lirayken de geziyorlardı. 6,40 olunca da geziyorlar. Bu salakların parası yemeyi göze alana helal değil diyebilir misin?

 

Allah dualarınızı kabul etsin.

Adam, arka arkaya yerleştirilmiş, gayet can yakıcı olabilecek iki kasisin ikisinden de gaz kesmeden, o sokakta asla gitmemesi gereken bir hızla geçiyor. Beyaz hafif ticari aracın arkasından bakıp içten temennilerimi gönderirken bir anlık görebildiğim arka kapıya yazılmış “Allah korusun” yazısı.. Allah, büyük harflerle.

Adam şehir içinde, üstelik küçük bir hayvan için tepe denebilecek büyüklükte bir kasisi tam gaz geçiyor ama “yaratılışından beri” henüz ışığının bile bize ulaşacak kadar vakit bulamadığı büyüklükte bir evreni yaratan güçten, 5km ötedeki dükkanını açmaya gitmek için bindiği arabasına özel koruma talep edecek kadar güvenliğine düşkün.

Geçen sabah işe giderken dalgın dalgın yürüyorum. Benim ev-iş güzergahım öyle sabah trafiği olan bir yer de değil. Sabah sakinliğinde deli gibi gelen servis araçları ya da ne yapacağı, ne tarafa direksiyon kıracağı belli olmayan minibüsçüler dışında dikkat etmem gereken bir şey yok. Buna rağmen, 10 dakikalık yürüyüşte tam üç kez dönüş yapacak ya da yola çıkacak aracın, çıkacağı yolda düz gelen aracın geçmesini “beklemek” gibi bir tevazu göstermemesi yüzünden çarpışmanın eşiğine geldiklerine tanık oldum. Bunlar servis araçları ve minibüsler. Yani, bu şekilde olacak olan elim hadiseye artık kaza denir miydi bilemiyorum ama çok net biçimde o dönmeden ben geçeyim diye daha çok gaza basan servisçiyi ve yolun ağzına bile gelmeden öteki şeride geçen minibüsçüyü çok net biçimde gördüm.

Bilgisayarın başına oturunca gördüğüm olayların komikliğini düşündüm. Bomboş yollar, deli gibi giden aptal tipler ve bir iki saniyeden fazla beklemelerine neden olmayacağı halde yol vermemek için ısrar ederek taşıdıkları insanları tehlikeye atmaları.. Dünyanın bunca derdi varken, bir insanın yapacağı, dert edeceği, düşüneceği bir çok şey varken, bunların da olayı bu.  Bunlara gülmeyeceksin de ne yapacaksın?

Üst üste denk gelmem tesadüf mü yoksa bugünün bir özelliği mi var diye de düşündüm. Sonra arkadaşlar gelince öğrendim ki meğer o gün kandilmiş.  Hatta bugün oruç tutarsan deli gibi de sevabı varmış.  Şimdi trafik magandalığıyla mübarek berat kandilinin ne alakası var diye düşünebilirsiniz.  Ben kandil günü insanların birdenbire saygılı bireylere dönüşmelerini; en azından birbirlerinin, küçük ilkokul çocuklarının canlarına kast etmemelerini falan beklemiyorum elbette. Fakat şöyle bir soru da duruyor:  Arkadaş, bu saçma sapan kandil mesajları bana niye geliyor o zaman? Eminim o servis ve minibüs şoförleri de bu mesajları atıp duruyorlar ( Bugün gördüm, sokakta rahvan giden bir minibüsü süren tip, iki kolunu dirseğinin üstünden direksiyona yaslamış telefonuyla oynuyor ).

Bütün kandil mesajlarının özünde özetle “Allah şöyle yapsın” deniyor.  Yani, Allah’ın (genellikle) güzel bir şeyler yapması  isteniyor.  Buradaki temenni bazen “senin duanı kabul etsin” de olabiliyor. Bu da, kendin bildiğini iste, beni de referans göster gibi bir şey zannedersem.  Zaten Allah’ın size yapması istenen güzel şeyler de o kadar soyut ve üstünkörü istekler ki bizimkisi gibi soyut düşünmekten ve konuşmaktan bu kadar uzak bir toplumda bu lafları söylemek kelimenin tam anlamıyla saçmalamak oluyor.

Bu duaların şebeke operatörlerinde yoğunluk yaratacak bir trafikle gidip gelmesi gördüğüm kadarıyla insanların hayatlarında o gün bile bir iyileşmeye neden olmuyor. Çünkü o “Allahtan bir şey istemeye referans olma” kutsal gününde bile, en basitinden sokaktaki trafikte insanlar birbirileri için iyi bir şey istemeyi bırak, bazen yaşam haklarını bile hiçe sayarcasına davranmaya devam ediyorlar.

Önümüz Ramazan.. Sıcak günlere de denk geldi.. Denemesi bedava.. Arabanıza atlayın ve şehir içinde bir tura çıkın bakalım, her zamankinden daha uhrevi bir yolculuk mu olacak? Baktınız olmuyor, kenara çekip Whatsapp’tan birkaç güllü, Arapça yazılı, dualı falan mesaj paylaşın listenizdekilerle.. Sonra devam edin, bakalım bir değişiklik olacak mı?

Varmak istediğim yer, insanlar birbirlerinin iyiliğini Allah’tan istemeye çok hevesliler. Kendileri, birbirlerinin iyiliği için asla bir şey yapmazlar. Hatta bunu bir zayıflık ya da enayilik olarak görürler. Ama Allah şöyle yapsın, Allah böyle yapsın diye Allah’a talimat verir, hatta sizin kendi talimatlarınız için referans olurlar.

Yolda görsem selam vermeyeceğim adam bana hayırlı cumalar diye mesaj atıyor. Hayırlı olunca ne olacak? Pazardaki it çürük patates koymayacak mı torbana? Bugün sana öğle yemeğinde pislik yedirmeyecekler mi? Beni bırak, adım gibi biliyorum, fırsatını bulsa birbirinin ciğerini sökecek adamlar(sözün gerçek anlamını kastediyorum, benzetme falan değil) bir whatsapp grubuna katılmışlar hayırlı bilmemneler, rabbim bilmemne versin, duanızı bilmemnapsın falan diye mart kedileri gibi bir o yandan bir bu yandan temenni zırvalıyorlar.

Hayatında, yaptıklarında, konuşmasında, yürüyüşünde, tipinde estetiğe dair tek bir nokta bulunmayan adam bakıyorum pembeli membeli video paylaşmış. Ulan eşşoğlueşşek, yazı ile yetinseydin bari.. Latin alfabesini geçtim.. Kara çalı dalı gibi bir Arapça “hat” neyine yetmedi.. Çiçekli pembeli video nereden çıktı, nereden gördün de özendin?

Tabi şimdi dini gün ve gecelerin ne suçu var diye dahice bir soru sorabilirsiniz. Bizim hayatımız her türlü boka batmış. Bunun özünde “seküler” bir batış olduğunun ben de farkındayım. Fakat işte böyle sembolik şeyler bizi bunun üstünde düşünmekten ve durumumuzu sorgulamaktan daha da uzaklaştırıyor. İddia ediyorum şu kutsal gün ve gecelerin bizim toplumsal saygı ve barışımıza büyük zararı var. Çünkü bu zamanlarda bir şeyler “temenni” eden adam topu Allah’a atıp görevini yaptığını düşünüyor. Toplum nezdinde görevini yerine getirmenin huzurunu yaşıyor. O adama o huzuru yaşatmak yarın onun daha düşüncesizce başkalarına zarar vermesinden başka bir şeye yaramıyor. Ama hiç kimsede kutsal bir boş lafın, yaşamınızdaki somut bir iyiliğin önüne geçmesinin aslında ahlaksızlık olduğunu söyleyecek cesaret veya zeka olmadığı için bu tıraş büyüyerek devam ediyor.

Yazıya devam

Birden bire, aklıma bu blog geldi. O sırada ne yapıyordum, önemi yok. İnanın aklıma önce, çok eskiden yazdığım şeyler geldi.

Çok eskiden yazdığım şeyler demişken hemen not edeyim: Eskiden şimdikinden çok farklı düşünüyordum.

Bu blogda 8-9 sene önce yazdığım şeylerin çoğunu artık onaylamam. Hatta okurken küfür bile edebilirim. Bu değişimin iyi ya da kötü yönlerini anlatabiliriz. Ben şimdi bundan bahsederken nötr olmayı tercih ediyorum. Zamanın geçmesinin doğal bir sonucu olarak görüyorum düşüncelerimin değişmesini.

Aklıma eski yazılarım geldi diyordum.. Düşünürken bile ağzımdan hassiktir lafının döküldüğü erken dönem liberal denemeler…

Artık eskisi kadar çok yazmıyorum. Belki de bir 8 sene sonra alakasız bir anda aklıma gelecek bir yazı olmayacak bu döneme dair. Belki de bilemeyeceğim o zaman şimdiki düşüncelerimin ne kadar farklı olduklarını.

O tuhaf duyguyu hissetmeyeceğim.

Gündelik olayları, kişileri, yaşadıklarımı hatırlayıp duracağım.

Sanırım neden yazı yazdığımı anladım.

Hatırlamak için yazıyorum. Geriye bakıp şimdiyi ölçebilmek için.

Fotoğrafların yapabildiğinden çok daha fazlasını yapıyor bir iki cümle. Anlıyorum, belki okuyan başkaları anlamasa bile aradaki farkı. O zamanı.. Değişenleri..

Her insan doğrusunu kendi yolundan giderek bulmalıdır bence. Artık eskisinden daha çok çalışıyorum sanırım. Bir şeyler yazmak için durduğumda aklıma yapacaklarım geliyor, oyalanma diyorum. Bu oyalanmak mı, galiba öyle düşündüm son bir iki senedir. Sorumluluklarım arttı. Artık işler beklesin istemiyorum. Bir kızım var. Hayatımda daha önce hiç kimsenin sahip olmaya yaklaşamadığı bir yere sahip bende.. Acaba tüm bunlar beni yazı yazmaktan soğuttu mu?

Fikirler değişiyorlar derken…  Eğer değişmiyor olsalardı da yazmaya bu kadar değer verir miydim? Aynı şeyleri mi yazmış olurdum senelerdir?  Hiç sanmıyorum… Başkası için nasıl olur bilemem ama ben asla aynı şeyleri yazmazdım. Zaten zamanla anladım ki inandığın, savunduğun, bildiğini düşündüğün şeyler bir yere kadar sana aitler. Sende senin olan şey bunların hiçbiri değil. Ve bu yüzden kendini anlatış şeklin her zaman anlatıyor olduğun şeyden daha önemli. Bunun farkına varmak benim için yirmi yıl kadar sürdü.

Ben genelde memleket meselesi diye “aşağıladığım” konular hakkında yazıyorum. Çok mu önemliler, hayır. Sadece, görünüşte kişisel değiller. Sanırım memleket meseleleri üzerinden konuşarak kendimi arıyordum. Burada samimi olmadığım anlamına gelmiyor bu. Ben hiçbir zaman çok fazla ciddiye almadım hiç kimseyi. Beni tanıyan herkes en azından bunu anlamıştır benimle ilgili olarak. O yüzden samimi olmak benim için bir çaba gerektirmiyordu. Sanırım hala da öyle.

İnsanlar kendileriyle ilgili şeyleri güncel meseleler, genel geçer komiklikler ve dünya görüşlerine dair yorumlar eşliğinde birbirlerine sunuyorlar “sosyal medya”da. Ben buna pek ısınamadım. Seneler önce “nerede lan bu ilginç insanlar” diye kendi kendime sormuştum ya, ben hala oradayım. Burada yazdıklarım, paylaştıklarım, gerçek hayatta yapabildiklerimin özensiz ve beceriksiz bir örneklemesinden ibaret. Yazabildiğimden daha az konuşabiliyor değilim. Buradaki gizliliğin ve paylaşım konforunun arkasına saklanıyor değilim.

Aslında yaptığım işlerle ilgili de daha çok şey paylaşmak isterim. Bu ülkenin nereye gittiğini bildiğini iddia etmek veya herkesçe tartışılan figürlerin ne işler yaptıkları üzerine yorumlar yapmak dolaylı olarak kendimizi anlatmak ise doğrudan bir günümüz içinde ne halt ettiğimiz hakkında şeyler paylaşmak bu yolda çok daha verimli bir çaba olacaktır diye düşünüyorum.

Allahın ofis çalışanının, muhasebecisinin, satış temsilcisinin ne iş yaptığı, insanlara pek ilginç gelmeyebilir. Bu, onları başka şeyler anlatmaya itiyor olabilir. Politik, güncel, ahlaki tartışmalar bu açıdan “avatar” oluyor insanlara. Ben bu yola girmeyeceğim. İnsanın kimliğini şekillendiren en önemli kalıp onun mesaisini harcadığı şeydir. Bence herkesin bilmesi gereken ilk şey kendi yaptığı iştir. Bu, doğal olarak konuşma hakkına sahip olacakları ilk şeyin de işleri olduğu anlamına gelir. Hikayesini gün boyu yaptığı işinden yalıtıp anlatmaya çalışan tiplere kuşkuyla yaklaşırım. Ayağı yere basan anlatılar emeğe ve zamana dayananlardır. Düşünürseniz, çelişki açıktır: Eğer zamanının çoğunu uluslar arası ilişkileri anlamaya ayırıyorsan o zaman neden masa başında rutin hesaplarla ömür geçiren bir bankacısın? Eğer iyi bir bankacıysan ve aklını uluslar arası ilişkilere de yönlendirmişsen o zaman neden hiç işine referans vermiyorsun konuşurken? İşiniz her zaman piramidin daha altındaki bir katmandır, bunu unutmayın. Ve eğer ters bir piramit değilseniz, çoğu zaman profesyonelliğiniz üzerine konuşmak zorundasınız.

Lafı uzattım, diyeceğim o ki, dünyanın derdi bir yere kadar. Ben işime bakarım, bundan sonra da işimle ilgili şeyler paylaşırım (genelde). Zaten herkes işini iyi yapmayı dert etse bize konuşacak memleket meselesi de kalmazdı. Kafa dağıtmak için umumun meselelerini not etmeyi hobi olarak görsem de biliyorum ki memleket meselesi bir noktadan sonra tembellerin, akılsızların ve fakirlerin meseleleridir. Hep beraber kurtuluşu aramaktansa onlardan biri olmamayı tercih ettim seneler önce. Sebebini de zaten bu blogda defalarca anlattım.

Ha, ben gördüğüm şeyleri “not etmek” için yazıyorum bir çok şeyi. İçki masasında, iddiasını gereğinden fazla uzatmış bir arkadaşa hazırdan cevap vermek için buraya yazarım desem de yalan olmaz. Beni okuyan herkese, bu yazıların yazılma sebebi öncelikli olarak onların görüşleri olmuyor olsa da değer veriyorum. Yazmak benim için gerçekten dinlendirici ve rahatlatıcı bir şey. Şunu olayı karikatürize etmek için yazıyorum: Milletin yazdıklarını okuyup kızıp gerileceğime kendim yazarım, bildiğim, sevdiğim, anladığım şekilde yazarım rahatlarım diyorum ben.

Bir de işin yazabilme tarafı var tabi. Sosyal medya bize yazma özürlü avukatlar, politikacılar, gazeteciler hatta yazarlar olduğunu gösterdi. Fikriniz ne olursa olsun önce onu kurallara uygun bir yazım ile ifade etmeyi becermeniz gerekiyor. Yoksa söylemeye çalıştığınız o büyük lafların bende bir karşılığı yok.  Twitter’da nice yazı-çizi-fikir adamının Türkçe katliamına tanıklık ediyorum. Anladım ki bu iş biraz zeka, biraz da pratik işi. Bizim insanımızın okumaya vakti yok, yazmaya ise hiç yok zaten. Ben vakit buldukça yazıyorum ve doğal yazma hızında hatasız bir imla için yazma pratiğine sahip olmanın gücüne inanıyorum.

9

Diyanet, 9 yaşında çocuklar evlenebilir demiş.
Sessiz kalıp tartışmanın geçmesini bekleyecek dindarlar var.
Daha dürüst davranıp, evet 9 yaş dinen ergenlik yaşıdır, bundan sonra nikah caizdir diyen dindarlar da var.
Daha öncesinde Diyanet’in aslında çocuk evlilikleriyle mücadele etmiş olmasını örnek veren saflar da var.
Bunların hepsini bir yere kadar anlıyorum.
Ancak..
Bunu yaparak insanları dinden soğutuyorlar diyenleri..
Bir takım sapıklar, sapık düşüncelerine dinimizi alet ediyorlar diyenleri..
Hiç anlamıyorum..

Bu yazıyı okuyabilecek kadar zekası olan herkese çok basit bir şey diyeceğim:
İslamiyet tam olarak budur arkadaşlar..

Güzel dinimiz bu ve daha da beter şeylerle doludur. Ancak bunlardan örnek vermeye çalışanları “inancıma saygısızlık etme” diye susturmayı marifet saydığınız için bunu görmek istemeyen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.

Diyaneti, hocaları, tarikat şeyhlerini, IŞİD’lileri, imam hatipli sapıkları lanetleyip bu koca gerçeği görmezden gelemezsiniz.

Dinimiz, 9 yaşında çocukların evliliklerini kabul eder, Peygamber de bunun bir örneğidir.

9 yaşında bir çocuğun evlenmesinde bir yanlışlık görmüyorsanız, bunu açıkça söyleyin ve benim gibilerin karşısına çıkarken dikkatli olun yeter.

Ama 9 yaşında bir çocuğun evlenmesi fikri midenizi bulandırıyorsa, bunun sapıklık olduğunu düşünüyorsanız, dini tartışmadan, insanları suçlayarak olayın özünden kaçmaya çalışmayın.

İslamiyet çocukluğumuzun bayramları, iftar sofrasının heyecanı ya da babaannemizin güzel kokulu baş örtüsü filan değil.

Gerçeklerle yüzleşin. 9 yaşında bir çocuğun evlenmesinden bahseden sapıktır, benim bunu diyenlerle işim olmaz diyecek cesaretiniz olmadığı müddetçe bu şerefsizler dinlerini size dayatmaya devam edecekler.

Gerçek İslam bu değil diye diye bok çukurunun dibine batacağız.

İhtiyaç Kredisi

Aslında “Ön Onaylı Bireysel İhtiyaç Kredisi” olacak bu zımbırtının tam ismi…

Eğer bu isim üzerinde biraz düşünme ayrıcalığınız olursa, tanımlamada bir tuhaflık görmeniz mümkündür:

Ön onaylı ihtiyaç krediniz hazır

Ben kredinin borç olduğunu düşünüyorum. Borç da ihtiyaç durumunda İSTENİR bildiğim kadarıyla..

Bankalar ise, artık başlangıcını hatırlayamadığım kadar uzunca bir süredir bana borç vermeyi kendileri İSTİYORLAR..

Yukarıdaki görüntüyü internet bankacılığı sayfasından aldım. Artık iş öyle otomatik bir hal almış ki üretilen banner’a bir format stringi içinde bana lutfedilen borç parayı taşıyan değişkenin adı yazılıyor. Aklıma, döviz kurlarınınki gibi sayıları anlık değişen panolar geliyor.

Bankacılığın pek hümanist bir meslek olduğu düşünülmez. Ama insan ilişkileri ve bireysel yaklaşımlar konularında da kurumsal olarak çok çok sorunlu bir sektör olduklarını gözlemliyorum.

Ben bunlar kadar para kazanan ve finansal açıdan kolaylıklar içinde yüzen bir sektörün bir yöneticisi olsam en azından televizyona verdikleri o budalaca reklamlara biraz daha ayar çekerdim, kesin..

Konumuz bunların bol buldukları parayı kendilerine benzeyen reklamcılara yedirmeleri değil.. Mesele kredi vermek için bu kadar istekli olmaları, size borç para vermek için size neredeyse şehvetle yaklaşmaları.

Bana neredeyse her gün mesaj da atıyorlar. Bu mesele değil, telefonun sms inbox’ına pek bakmam zaten. Mailleri ise artık arada inbox’a kaçanlarını sildiğimde kendimi düzenli hissetmeme neden olan bir ev işine dönüşmüş durumda. Ama ayda bir-iki kez arıyorlar da. Bunlar sizi bir kez aramaya başladıklarında telefonu açmazsanız ya da çağrıyı reddederseniz bu arama oturumunu bir çeşit saplantıya dönüştürüyorlar ve tekrar arama sağanağı mesai saatleri dışına taşıyor. Bu oturumu bir sonrakine kadar sonlandırmanın tek yolu çağrıyı yanıtlayıp “iyi günleeğğğrrr” diye söze basmakalıp bir ses tonuyla başlayıp size o gün içinde sanki sizi beş kere daha aramamış gibi arsızca adınızı soran alık bir tiple konuşmak zorunda kalmaktır.

Yıllar önce bu insanlara “emekçiler” gözüyle bakar, onlarla yaptığım bire bir konuşmayı onların temsil ettikleri şirkete ve sisteme duyduğum tiksintiden ayrı tutmaya çalışırdım.

Ama insan yaşlandıkça akıllanıyor ve o safdil merhametin yerini akla zamasızca geliveren deneyimler alıyor.

Erişim gerçekleştiriyorum diyen oğlana “arıyorum desene arkadaşım, otobüsle mi geliyorsun, erişim gerçekleştirmek ne demek” demişliğim var.

Sistem sistem diyen geri zekalıya sistem dediği şeyin her şeyi ele geçirmiş bir yapay zeka mı olduğunu (ki sanırım Black Mirror’ı ağzımız açık seyrettiğimiz zamanlardaydı bu) sormuşluğum var.

Bekarlık zamanlarımda genç hanımların gönüllerini konunun dışına çıkıp alakasız esprilerle almışlığım da var ki bu kendileriyle konuşmak zorunda olan bir hanımı ezik egolarını ayağa kaldırma fırsatı olarak kullanan yurdum erkek bozuntularına bir tepki, hanımlara da küçük bir terapiydi (tabi bu bir milyon yıl kadar önceydi).

Beni en son, bayram öncesi arayan hanım kardeşimiz (böyle yazınca da gerçekten gizli bir saldırganlık hissediliyor ya) yine 50 küsur bin krediden söz etti. Ön onaylı olarak hazır ihtiyaç kredisi. Ben de ihtiyacım olmadığını, yani bu ürünün tanımına uymadığımı söyledim. Daha düşük bir meblağ önerelim dedi. Dedim bu para ile yapacak bir şeyim yok, borç parayı ne yapayım? Kız, yatırım amaçlı olarak kullanırsınız dedi. Burada olay ilginçleşti tabi. Sonuçta bir bankacıdan bedavaya yatırım tavsiyesi alıyorum (onlar arıyor).  Dedim bu şekilde sizden kredi alan var mı? Kız elbette dedi.. Yani sizden BİK alıp sonra dolar alan adam var mı dedi (dolar şu sıralar yüzümüzü yere baktırıyor, malum). Eveeeet dedi.. Önce uzun bir kahkaha attım. İnanılmaz olan kız da güldü. Sanırım söylediklerini inanmadan konuşuyor, o kadar da salak değil diye düşündüm. Biri kredi çektikten sonra asıl yatırımı yapan banka, üzerine yatırım yapılan da krediyi alan vatandaş oluyor diye biliyorum dedim. Kız sustu. Dolara yatırım yapmak kredi geri ödemesinden sonra bile karlı olsa banka bana para vermez o parayı kendisi dolara yatırmaz mıydı dedim. İnanmayacaksınız kız yine evet dedi.

Sonra, bu konuşmaya daha çok zaman ayıramayacağımı söyleyip, iyi bayramlar diledim. Kız da mersis numaralarını okudu ve iletişim tercihlerinizi değiştirebilirsiniz dedi. Bu konu üstüne daha önce kavga etmiş olduğum için sadece biliyorum dedim ve kapattım.

Tabi ne zaman bankamatiğe kartımı soksam ya da internet bankacılığına girsem #FK LIMIT# kadar bir kredim ön onaylı olarak beni bekliyor. Ben de bunu bilmenin huzuruyla, ekonomimizin gücünün farkına varıyor ve biraz para çekip pazara gidiyor ya da kredi kartı borcumu ödüyorum.

Bu arada, FK neyin kısaltması onu da düşünmüyor değilim…

 

 

 

7 Carlsberg

Bugün whatsapp gruplarımdan birine (*) 7 yazarken telefonun sonraki kelime olarak önerdiği şeyin Carlsberg olduğunu gördüm.
Şimdi, niye 7 yazdığımı da hatırlamaya çalıştım. Bu yazıda yer alması gereken bir ayrıntı bu.
Hatırladım.
Sevan Nişanyan’ın cezaevinden firar etmesi üzerine yazıyorduk. Bu adamdan 7 tane daha olsa memleket süper bir yer olurdu gibi bir şey yazmaya çalışıyordum.
Telefon o ara 7 sayısının yanına Carlsberg’i yakıştırınca..
Ben de tesadüf bu ya, henüz boyun kısmına kadar içilmiş, terli bir Carlsberg şişesini kanepenin kolçağına yeni bırakmış durumda olunca..
Cebimizde akıllı telefon diye şeytanımızı taşıdığımızı düşünmeden edemedim.
Wifi üzerinden kendini güncellemeye çalışan bir şeytan bana televizyondaki 15 Temmuz konulu kamu spotundan bile komik geldi.
Ama gerçek bu.
Hayat bir kez yaşanıyor ve onun git gide aptallaşan bir şeye evrildiğini görmek kesinlikle not etmem gereken bir şey.
Bir ara telefonun sonraki önerileri arasından rastgele şeyler seçerek birbirimize yazılar yolluyorduk. Bu insanlar kafalarını telefonlarına gömmüşler ne yapıyorlar diye düşünüyorsanız yanıtlardan biri budur. Karım hamileyken, hastanede onu beklediğim zamanlarda Whatsapp grubunda oynadığım oyunlardan biriydi bu.

Bu konu hakkında daha önce yazdım mı emin değilim. Ben dışarıda telefonla oynamayı seven biri değilim. Çünkü ekrana bakmaktan çabuk sıkılıyorum. Zaten yazları işe bisikletle gittiğim için telefon genelde çantamda oluyor. Gemi yolculuğu yaptığım zamanlarda da genelde bilgisayarımı açıyorum. Gece yatmadan önce okuduğum kitap sabah aklımdan çıkmamışsa onu çantama atar, o gün gemide mutlaka devam ederim. Şanslıyım ki böyle kitaplara denk geliyorum sık sık.

7 Carlsberg evrenden gelen bir mesaj mı yoksa “akıllı” telefonum sadece benim daha önce yaptığım bir muhabbeti mi hatırlıyor düşünmek istemiyorum. Buraya epeydir sadece politik şeyler yazdığımın farkındayım. Ama geçen gün sokakta tartıştığım birine dediğim gibi aslında politika denen şeylerin hiçbiri de politika değil.

Bugün hep gittiğim Tekel Bayiine toptancı mal getirmişti. Bu adamlar çok özel insanlar değillerse peşin parayla çalışmak zorundalar, biliyorsunuz. Bu bana hep komik gelmiştir. Bizimki gibi iş piyasası olan bir ülkede birilerinin birilerine nakit çalışacağız demesi gerçekten ilginç. Ama bu da başka bir hikaye (bunu ne sık söylüyorum farkındayım ama bir gün gerçekten yazmaya başlayacağım ve o zaman bu diğer hikayelerin hepsine gireceğim). O sırada işletmenin sahibi abla gidişattan dert yanarak bana faturayı gösterdi. Ödedikleri KDV’yi görünce istemsizce padişahım çok yaşa dedim. Toptancı, devlet büyüklerimiz hakkında burada yazarsam başıma iş alacağım şeyler söyledi. Ben de burada yazarsam eminim güleceğiniz ama yazmasam daha iyi olacak şeyler söyledim. Bu arada kutu Tuborg’larını poşetin üstünden izleyerek para üstü olarak aldığı banknotları katlayan yaşlı adam “böyle konuşursunuz ama oy zamanı yine gider ona oy verirsiniz” dedi. Ben de, burada 4 kişi olduğumuza göre en az ikimiz yalan söylüyor diye iğrenç bir espri daha yaptım. Sonra da toparlamak için “bir gün bu film biterken yine biralarımızı içerek seyrederiz umarım” dedim. Toptancı onaylayan bir el işareti yaptı. Ben de dükkandan çıktım. Elimdeki mor poşette Carlsberg’ler vardı ama sadece 4 taneydiler.

Bundan sonra 7 sayısı 50cl’lik bira şişeleriyle beraber anılacaklarsa bu kendi yaptığım biralar için olabilir. Bisikletlerimize atlayıp, boş şişeleri geri götürüp geceyi noktalamamıza yetecek son biralarımızı alabildiğimiz günleri akıllı telefonum değil ben hatırlıyorum. Şimdi aynı şey için büfeye arabayla gitmem gerekir. Hele Efes’in şişe kapaklarının altından tam ya da yarım bedava bira çıkan günlerini şimdi hayal meyal hatırlıyorum.

Eğer beni cennetin varlığına ikna etmek istiyorsanız, bira kapaklarının altından bedava biraların çıktığı o günleri bana vadetmelisiniz. O sessiz Yalova bahçelerinin içinde, binbir yaz gecesi kokusu içinde yaptığımız o dertsiz muhabbetleri bana vadetmelisiniz. Ama bunu hayal dahi edemediğinizi görüyorum ve artık cevap vermeye bile tenezzül etmiyorum diye bana laf söylemeyin.


(*)
Whatsapp grupLARım demek benim için nasıl bir eşik aşımı, bilemezsiniz. Ne tuhaf günlerde yaşıyoruz..

15 Temmuz

15 Temmuz’un sene-i devriyesi..
Bir kesim bunu bayram olarak görüyor. Devlet eliyle güçlendirilmiş bir tarikatın müritlerinin devleti ele geçirme çabası, halka karşı silah kullanması, meclis binasını bombalamaları falan nasıl bir bayram olabilir, bilemiyorum. Sonuçta devlet az daha elinde olanları kaybediyordu. Böyle rezil bir durumun kenarından dönülmesi utanılacak bir şeyken bunu kutlamak ve halka “siz başardınız” diye gaz vermek, gerçekten siyasi anlamda oldukça cüretkarca bir özgüven. Ama halkın bir kısmı durumdan memnun gözüküyor.

Diğer bir kesim artık Erdoğan ve sevenleri ne yaparsa yapsın buna peşinen karşı. O yüzden onlar 15 Temmuz adı altında anlatılanlara burun kıvırıyor. Üzerinde düşünmeye bile pek zahmet etmediklerini görüyorum konuştuğum bazı arkadaşların.

Olacak olan şey tam anlamıyla bir darbe miydi, bu bile elbette tartışılır ama bir şey olacaktı. Sonra bu şey olmayınca OHAL ilan edildi ve alakalı alakasız bir sürü kanun kararname adı altında kolayca çıkarılıvermeye başlandı. Bu arada kamudan pek çok insan uzaklaştırıldı. Pek çok insan tutuklandı. Cemaat hakkında az buçuk fikri olan ortalama bir Türk vatandaşı olarak, zaman içinde duyduklarımın da ışığında masum insanlar işlerini kaybettiler diye düşünmekten ziyade, haydan gelen huya gitti gözüyle bakmaya başladım ben bu olaylara.

Sonuçta bir zamanların iki sıkı ortağı kavga ettiler. Onlara müdahale edecek ve kazanan tarafı hukuk çizgisine çekecek üçüncü bir güç yoktu. Demokrasi ya da daha doğrusu sandık falan demeyin. Bu artık hiçbir zaman olmadığı kadar önemsiz bir detaydır.

Hükumet politikalarını genellikle desteklemeyen, cemaatle de bağı olmayan, dünya görüşü olarak hiçbir cemaate sempati beslemesi olasılık dahilinde olmayan ortada biri olarak kendi kendime soruyorum:

Kavgayı kim kazansa benim için daha iyi olurdu?
Fetö ile Erdoğan’ın mücadelesini Fetö kazanmış olsaydı Türkiye şimdikinden daha iyi bir yer olur muydu?

Benim soğukkanlılıkla düşündükten sonra bu soruya verdiğim yanıt net bir hayır oluyor. Erdoğan, her ne kadar politikalarını desteklemesek de başı-sonu belli bir politikacı. Cemaat ise çok daha karmaşık, gizli, tehlikeli bir yapı. Erdoğan iktidarının Türkiye’ye verdiği tahribatın büyük bir kısmı iş bilmezliklerinden kaynaklanıyor. Cemaat ise daha maksatlı, gizli çıkarları olan, vatan düşmanı bir yapı bence.

Erdoğan’ın gücü popülizminden geliyor. Bu, hataya çok açık bir süreç. Cemaat ise bir adanmışlık organizasyonu. Çok daha irrasyonel, derin, garip bir şey.

Düşününce iyi ki bu ikisi çok ileri gitmeden kavga etmişler diyorum. Çünkü özelliklerini yazarken birbirlerini tamamladıklarını görmemek olanaksız.

Kim ne derse desin, Erdoğan delikanlı bir adam. Dostsa dost, düşmansa düşman. Bu, politikalarını desteklemediğiniz zamanlarda bile sizde bir saygı uyandırıyor. Cemaat ise, sıkıştırdığınızda suratınıza karşı sırıtıp “cemaat diye bişey yok, ben bilmiyorum abi” diyecek kaypaklıkta tiplerden oluşuyor.

Yakalanmanın sevabını bilseniz kendiniz ihbar ederdiniz diye gaz veren şerefsizlerin arkalarına bakmadan kaçtıkları bir grup ile, kendisine darbe yapıldığı akşam sokakta sevenlerine hitap edebilen birinin yönettiği diğer grubun mücadelesini daima ikincisi kazanacak. Doğanın kuralları böyle işliyor.

Bu arada, Erdoğan sempatizanlarının, ona oy verenlerin bazı politikaları sorgulamadan kabullenmeleri sonuçta bir bilgi, görgü, eğitim eksikliği iken diğer tarafın müritlerinin alçıdan yapılmış bir eli öpmek için sıraya girmeleri, kullanılmış bir peçeteyi almak için plonjon yapmaları, yalandan ağlayan bir hoca için popçu fanı ergen gibi ayılıp bayılmaları çok daha problemli durumlar.

Erdoğan’ın üst çevresi çıkar için onun etrafında toplanmış yolunu bulma tayfasıyken cemaatçiler bir kısmı ne olduğunun farkında olmayan kafayı bulmuşlar, bir kısmı kendi gündemi olan tipler, bir kısmı ise sinsi hainlerden oluşuyor. İkinci grup birinciden çok daha zor modellenebilir. O yüzden birinciler daha iyidir.

Son mesele de şu: Bu ülkede herkes güce ve iktidara tapar. Yakın zamana kadar en alakasız tiplerin hizmet hareketine destek vermesi halka açık bir gösteriydi. Erdoğan gibi net ve güçlü biri olmasa bu cemaat belası ülkenin başından kolay kolay temizlenmezdi. Çünkü bu adanmışlık, bu kaypaklık, bu ilkesizlik ve bu derin güç ilişkileri sayesinde o iş kısa sürede tavsardı. Erdoğan, sümüklü bir sünepenin müritleri tarafından ağır biçimde kandırılmış olmanın (evet, bence ortaklık bozulmasından ziyade kandırılma durumu var ortada, bunu ayrı bir zamanda yazmalıyım) utanç verici halini taşımayı kaldıramayacak kadar gururlu bir adam. İyi ki de öyle. Yoksa klasik bir politikacı olmuş olsaydı bu iş gelecekte başımıza bir kez daha bela olmak üzere ertelenirdi sadece. Gerçi yine tekrarlanmayacağının garantisi yok. Ama bu da 15 Temmuz’un sene i devriyesinden söz ederken anlatılacak hikaye değil.

Kavgayı Erdoğan kazandıktan sonra, memlekette bir memleketin daha iyi olması kavgası veriliyor. Ama eğer ötekiler kazanmış olsalardı bence bambaşka bir kavga verilecekti. Ve bu çok daha kötü olacaktı.