Kategori arşivi: Benim düşüncem

Arabın Yalellisi

Bizim ufaklığın yatak odasının penceresi ile minare arasında 30-40m kadar bir mesafe ya var ya yok. Yavrum bazen dandik bir hoparlörden gelen bir bağırış yüzünden uykusundan uyanıyor.

Aslında biz, Umay’dan önce de burada okunan ezanı oldukça rahatsız edici bulmaktaydık. Komşular bu hocanın daha önce şikayet edildiğini söylediklerinde karım ve ben hiç şaşırmamıştık. Onlardan ayrıldığım bir nokta var ki ben hemen hemen tüm ezanları rahatsız edici buluyorum. Büyük bir çoğunluğunun gerçekten çok kötü sesi olan, kafasından makam uydurmaya çalışan ve ciddi arabesk etkisinde kalmış Arapça şive yapmaya çalışan adamlar tarafından çok kötü ses kalitesine sahip düzeneklerden çığırılması yüzünden olabilir bu. Ya da belki de ben hoparlörden bağıran adamlara karşı önyargılıyımdır, bilemiyorum.

Bazen bilgisayar başında çalışırken bir ezan sesi geliyor kulağıma. Tam o sırada şunu nasıl yapayım diye düşünüyor oluyorum. Ne yazık ki o ses hiçbir zaman uzaktan gelmiyor. Adam makam yapmak için kulakları çınlatıyor. Aslında ne demek istediğimi anlatmaya çalışmak yerine buraya hemen bir ses dosyası ekleyebilirim. Çünkü daha önce, böyle bir anda telefona sarılıp bu ezanı kaydettim. Bunu burada yayınlamak insanları bir inancın ibadetine çağırma ritüelini yersizce eleştirmek anlamına gelebilir. Gerçi dinlediğinizde, bunu iş edinip, sitesine kaydını yüklemiş adamın yaptığını yersiz bulmadan önce, sesin sahibinin o inanca zarar verdiğini düşüneceğinizden eminim. Ama yine de yüklemiyorum.

Bizim hoca özelinde konuşmayalım. Belki de ben, yaşadığı yerlerde müezzinlik işini seçenlerin özellikle kulak ve ses konusunda pek yetenekli olmayan insanlar olmaları talihsizliğini yaşayan bir istisnayımdır. “Ben camiye gitmiyorum ama ….’da okunan ezanı duyunca gözlerim yaşarıyor” diyen insanlardan da bir dünya var çevremde. Ay evet, güzel sesli insanlar ezan okumalı, hatta bunun eğitimi olmalı falan diyen estetik kaygısı yüksek insanlardan da çok var. Geçen bunlardan birine şöyle sordum:

Tarkan ya da Bülent Ersoy (konuştuğum kişi Türkiye’nin en güzel sesli insanı o dedi çünkü) Suudi Arabistan’a gitse ve hoparlörlerden günde 5 defa Türkçe bir şeyler bağırsa ( bağırdığı şeyin anlamı yok, Çarşı tarafından hazırlanmış bir marş olabilir mesela, nasıl olsa ahali ne dediğini anlamayacak) Araplar buna ne kadar tahammül ederlerdi?

Eğer makamında bir ezanın estetik bir şey olduğunu düşünüyorsanız, lütfen bir kere daha düşünün. Mesele her gün 5 kere yüksek kulelere yerleştirilmiş hoparlörlerden yapılan Arapça bağırışların bir makamı olup olmadığı (ki bu da artık ne demekse) ya da bağıran adamların sesinin güzelliği mi? Günde 3 kere salonunuzda, iki kere de yatak odanızda, elde taşınan seyyar bir megafonla harfleri uzata uzata bağırsam, sesimin güzelliğine ya da harfleri uzatma sıralamamın dizilişine mi yorum yaparsınız?

Gecenin bir yarısı, mahalle apaçileri yüksek sesle müzik çalan arabalarıyla kapısı açık balkonunuzun altından geçerlerken, çocuğunuz uyanmasın diye kısık sesle izlediğiniz bir filmin en önemli yerinde, 30 saniye boyunca hiçbir şey duymazken, çalan sikko şarkının pop mu, rap mi yoksa arabesk mi olması bir şeyi fark ettirir mi? Mesele apaçileri eğitip klasik müzik  ya da progressive rock çalmalarını sağlamak mı?

Ama senin örneklerin yanlış, burada yapılan bağırış kutsal bir şey, bir ibadet çağrısı diyebilirsiniz. Bu, Arapça olduğu gerçeğini, çoğumuzun onu anlamadığı gerçeğini ve gerçekten çok kulak tırmalayıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.  Aslında işin içinde din, daha doğrusu korkulacak bir “güç” olmasa, insanların büyük çoğunluğunun şu Arapça bağırışları beğenmeyi bırak, buna tahammül bile göstereceklerinden şüpheliyim. Ama işin içine din girince insanlar fikirsiz ve yorumsuz birer robota dönüşüyorlar.

Sahi, bir zamanlar ezan Türkçe imiş, öyle değil mi? Bizim millet o bu olaya çok içerlemiş. Neredeyse kıçlarındaki donları bile gitmek üzereyken insanların azımsanmayacak bir kısmının hâla merkez sağ partileri yüceltip, mesela CHP’yi sebep bile göstermeden lanetli saymasının sebeplerinden bir tanesi değil midir bu? Sadece kendi ailemden anlatılanları bile düşünmem yeterli oluyor. Bu millet geri bırakılmayı, sömürülmeyi, bu ülke daha iyi bir yer olsun diye kendini ortaya atan evlatlarının harcanmasını sessizce seyredebiliyor. Ama Arapça okunan bir bağırış Türkçe yapıldı diye nesilden nesile aktarılan bir öfke oluşturmuş maşallah. Anneannemin Türkçe ezanı dinlerken gözyaşları sakallarına süzülen hoca hikayesini çok iyi hatırlıyorum. Annemin dedesinin çocuklara gizliden Kuran öğretmesi (ki kendisi medrese mezunu bir hocaymış) ve jandarma köye gelince mushafların saklanması bizim ailenin kendi tarzında devrim hikayeleriydi. (Bu arada baba tarafım her zaman daha seküler insanlar olagelmişler, onların daha başka hikayeleri var, sanırım şanslı olduğum nokta buymuş)

Bizimkilerin elin Arabının lisanına böyle kara sevda ile bağlı olmaları şimdi bana çok anlamsız geliyor. Kimbilir, belki benim torunumun çocukları da proje notlarıma ve kitaplarıma falan bakar ve büyük dede de tam İngiliz Amerikan aşığıymış, yuh be der. Tabi bunu diyebilmeleri için zamanında Atatürk’ün yaptığı gibi bir sıçrama (etkileri bizimkilere ne yazık ki geç sirayet etmiş olsa da) dönemi yaşamamız lazım. Ve arada şöyle de bir fark hep olacak: Arabın diline ve kültürüne kara sevda ile bağlı olmak hiçbir zaman okuduğunu anlayabilir seviyede bir arapça bilgisi getirmemiş. Arap kültürüne dair gerçekçi bilgilere sahip olmamızı sağlamamış. Günde 5 kere sokaklar Arapça çınlıyor ama bu tekerlemeye benzer sözlerin ne anlama geldiklerini bilenlerin sayısı çok değildir.

Uzun lafın kısası, ezan Arapça ve biz Arap değiliz. Hatta Arapları pek sevdiğimiz de söylenemez. Geçen bir arkadaş bir video yollamış, Avrupa’da sokakta çekilmiş: Adamlar ciddi ciddi şahane caz çalıyorlar sokakta. Bu bahsettiğimiz, böyle bir şey de değil. Aranızda ezan sesi duydu mu çantasını yere bırakıp durup dinleyen varsa ondan özür dilerim ama ben bu tür bir haz almıyorum bundan. Sokak çalgısı demişken, bizim yere göğe koyamadığımız  ritüelimiz Ramazan boyunca gecenin bir yarısı sokaklarda davul çalmak.

Bizdeki ortalama Müslümanlar Arapların aslında Müslüman olmadıklarını söylerler ya. O zaman, neden o gerçek olmayan Müslümanların dillerinde bağırmamız gerekiyor sokaklarda bir düşünmek lazım. Hayatım en güzel Müslümanlık Türkiye’de yaşanıyor tıraşıyla geçti benim. Malezya anlatan İslamcıya da denk geliyorduk zamanında ama açık ara en iyi islam yorumunun hep bizde olduğuna inandık. E öyleyse neden en azından günde 5 kere yapılan ibadet çağrısının kendi dilimizde olması fikri bile bu kadar kötü karşılanmış ki zamanında?

Hem biz anlamadığı şeyden işkillenen insanlarız. Size yemin ederim, doksanların ortalarında, büyükbabamın bana “bu ne bağırıyor böyle anamıza mı sövüyor” diye el yapımı amplifikatörümden çınlayan İngilizce sözlü bir şarkıya heyheylenmesini dün gibi hatırlıyorum. (Sonra bu muhabbet Cem Yılmaz’ın bir filminde de geçti, çok sıradan bir espriydi) Laf Arapça/İngilizce kıyasına gelmeyecek elbette. Ama “anama mı sövüyor” tavrının kendi içinde bir mantığı var. Bu mantığın Arabın Yalellisine de işlemesi gerekir. Ben arada bir fark göremiyorum.

Bir keresinde köyden birinin kamyonetiyle yağhaneye zeytin götürüyoruz. Küçük kabinde sıkış sıkış yolculuk ederken bir de adamın teybe koyduğu Kur’an tilavetini dinliyoruz. (Düşünün, ne ortamlar var) Artık dayanamayıp bu ne ya demiştim. Tabi Kur’an bu falan tepkileri. İyi de ben bir şey anlamıyorum, bari Türkçe’si olsa demiştim. Yine tövbe falan tepkileri. Üniversite yıllarım. Düz mantıkla zekanın kesiştiği zamanlar. İyi de Allah Türkçe anlamaz mı, Türkçe olmaz mı onun lafları demişliğim var  o kamyonetin kabininde. Bir de ortamda Arapça bilmeyen tek ben olsam ezikliğini yaşayayım. Diğerlerinin Türkçe’sini bile anlayacakları kuşkulu.Konumuzla alakası olmasa da hikayenin devamını merak edecek arkadaşlar için yazayım. Aslanlar gibi laflarımı söyledim, kimse de ters hareketi ileri taşımadı. Sonra Martin Luther diye bir orta Avrupalı papazın da özetle böyle bir çıkış yaptığı için Reform denen şeyin başladığını ve Almanya ile Afganistan farkını yaratan sürecin başladığını öğrendim.

Dini konuları eleştirmenin her zaman bunu yapan kişiye kaybettirdiğini biliyorum aslında. Zaten bu yüzden, benim gibi düşünen ve bunu benden daha iyi anlatacak kapasitede olan bir sürü tanıdığınız size bunları anlatmak yerine sadece olayları görmezden gelmeyi tercih ediyor, emin olun. Sizinle tamamen aynı fikirde bile olsa, karşınızdaki kişi dini bir konuda bir eleştiri yaptığınızda size katılıp fikrinizi desteklemez, genellikle. Belki de bu başka bir yazının konusu ama İslam Dini varoluşa dair sorularınızı cevaplamaktan ve hayatınızı düzenlemekten çok size oldukça kaba bir Arap kültürü dayatıyor. Eğer Allahın azabından kaçınıp cennetini yaşamak için her şeyi yapmaya hazır hale gelmiş biri değilseniz eninde sonunda bir Arap kültürü dayatması içinde olduğunuzu anlar ve bundan rahatsız olursunuz. İstediğiniz kadar ırkçılık deyin, içine düştüğünüz kültür Araplarınki olacak. Ne demek istediğimi şu sıralar etrafınızda bolca görebileceğiniz Arap kardeşlerimize bakarak kendiniz anlayabilirsiniz.

Eğer Arap değilseniz, kendinizi bir sebepten Araplara yakın hissetmiyorsanız, Arap kültürüne bir aidiyet ya da sempati beslemiyorsanız günde 5 kez Arapça bağırışlar duymak zorunda olmak tuhaf bir şeydir.

Eğer Arapsanız, kendinizi Araplara yakın hissediyorsanız, Arap kültürüne dini sebeplerle ya da başka bir sebeple bir sempati besliyorsanız Allah aşkına şu saçma sapan bağırışların hayranı olduğunuz kültürü nasıl aşağıladığını ve kötü şöhretinizi insanların bilinç altına kazıdığını görün..

Umut başka bir şey değil…

Beş sene önce, Gezi direnişi başladığında şöyle bir yazı yazmışım.

Gezi’nin beşinci yıl dönümünde, olayların başladığı zamanki ortamı düşünüyorum. Hafızamız gerçekten ne kadar da yanıltıcı. Oysa, Erdoğan’dan o zamanlar nefret etmeye başladığımı çok iyi hatırlıyorum ve beş yıl hiç de az bir süre değil. Yazıyı okurken bir iki ayrıntı gözüme çarptı ve “vay be ta o zamanlar böyle düşünmeye başlamışım” diye düşündüm ve gerçekten üzüldüm.

Şimdi bakınca ülkeyi tek başına yönetmeye çalışan adamın işleri berbat edişinin insanı üzen, öfkelendiren, tiksindiren, bezdiren hikayesi ne kadar da sıradan geliyor. O gençler dağıldılar. Zaten günler geçtikçe iş tavsamış, hareket belli bir iki grubun eline geçmişti.

Sonra, şimdi hiç ama hiç katılmadığım yazılar da yazdım Gezi ile ilgili. Özellikle Kemalizm ve bireyselcilik-kollektivizm ayrımı konusundaki düşüncelerime artık hiç katılmıyorum. Yüzbinlerce insanın koyun gibi bir şeyhin peşine takılıp onun gösterdiği her yere soru bile sormadan gittiği bir ülkede bir Batı Avrupa bireyselciliğini ölçü almak ve demokrasinin bu koşullarda iyiyi getireceğine inanmak tam anlamıyla talihsiz bir cehalet örneği benim açımdan.

Bir de, ülkenin toptan bir çürümeye girmesi bir yana biz de yaşlandık biraz daha.. Sanırım yaşlanmanın şöyle de bir ters etkisi oldu:
Gençken olacakları sana verecekleri zararı hesaplamadan düşünüyorsun. İşleri inadına yokuşa sürebiliyor, sıkıldığın bir şeyden gitmesi sana zarar verecek olsa bile sırf denemek için hemen vazgeçebiliyorsun. İnsan gençken kafasındaki basit bir düşünce uğruna çok beklenmedik tavırlar alabiliyor. Benim açımdan, liberalizm böyle bir dünya görüşüne sahip olmama neden olmuştu.  Doğru olduğuna inandığın şeyin geçerliliğini görmek için yeri geldiğinde çıkarlarından hemen vazgeçebiliyorsun. Yaşlandıkça bu durum normale dönüyor.  Roller değişiyor. Senin için endişelenlerin yerine geçiyorsun. Artık sen çocuklar için endişeleniyorsun. Onların hayatlarıyla oynayanları gördüğünde artık idealist düşüncelerinin nereye varacağını test edeceğin bir laboratuvar olmuyor bu ülke. Senin çocukluğundaki güzelliği ve emniyeti bulamayacak çocuklar için kahroluyorsun.

Geride kalan 5 yılda hem çok şey gördük, gücü ele geçirenler, bir insan bunu yapmaz dediğimiz pek çok şeyi yaptılar. Güce tapanlar da bu kadarına eyvallah denmez dediğimiz her tür rezilliğe gönüllü atladılar. Geride birkaç aptal adam ve onların soytarılarından başka pek kimse kalmadı. Devletini seven ve daima onun yanında olan, her söylenene inanan kitleyi bir sefer daha kandırmak adına bir tarih yazıldı bu 5 senede! Ve bu aynı zamanda, gidişata isyan eden insanların ne kadar değerli olduklarını da gösterdi.

İşin ciddiyetini anlayınca, her şey bir yana, ottan boktan eleştirilerimin lüzumsuzluğunu anladım..

Ben Mustafa Kemal Atatürk denen adamın ne kadar büyük bir insan olduğunu anladım.

O adamın bu ülke için ne kadar mucizevi bir şans olduğunu ama bu şansı berbat etmek üzere olduğumuzu anladım..

Gezide atılan bir-iki slogana katılmamış olmam ya da işlerin idaresinin daha “profesyonel” tiplerin eline geçmiş olması bugün elimizde kalan ülkeye bakınca gülünüp geçilecek birer ayrıntı gibi kalıyor.

Bu ülkenin itiraz edebilecek zekaya, onura ve cesarete sahip insanlarının sayısı galiba azaldı. Ama hala her şeyi değiştirebilecek kadar çok kişiyiz. Eğer bir umut varsa, bir umut olacaksa, umut bundan başka bir şey değil.

 

Futbol ve Para

Yaşadığım yer bu civarın insanları için gelmezseler ölecekleri bir yer. Şimdi Ramazan’dayız. Gündüz vakti bizim sahil gerçekten ilginç derecede tenha oluyor. Geçen akşam üzeri kızımla gezmeye çıktık. Bizim insan pazarı sahilde sanki amansız  nükleer bir kış yaşanıyor gibiydi.

Burası daha önce yaşadığım yerlerden daha tutucu bir yer mi yoksa genel bir trend olarak mı artık ibadet etme oranı arttı bilemeyeceğim ama herkes oruç tutuyor. Nereden bildiğimi sormayın ama burada esrarkeşler bile gündüz “niyetli” diyebilirim. Bu durumda kaçınılmaz olarak bu yaz günü öğleden sonra oldu mu insanlar balkabağına dönüşüyorlar. O yüzden öğleden sonra güneşin daha bir vicdansızca yaktığı bizim sahil tenhalaşıyor.

Akşam olunca, yani iftardan sonra durum değişmeye başlıyor: İftardan sonraki ilk saat içinde yüksek sesle müzik çalan ya da egzozu patlayan arabalar peydah oluyor. Bunlar sanırım anasının sofrasında oruç açıp yapacak işi olmadığı için kendilerini sokaklara vuran hayırlı evlatlar..

Bu öncü atakları sahil kenarında avare yürüyen tiplerin sayısının artması izliyor. Sonra bir bakıyorsun sahil yolunun deniz tarafındaki kenarına tampon tampona arabalar park edilmiş. Çoğu zaman gece yatmadan önce pencereden baktığımda henüz bu yasa dışı park kalabalığının bitmemiş olduğunu görüyorum.

Sabah işe giderken ise film başa sarıyor: Yol yine iki şerit olmuş ve sahil bomboş.. Sabahın huzurlu serinliği..

Bu akşam bu yaşam döngüsüne Türkiye Birinci Futbol Ligi’nin sona ermesi vurdu. Futbolla ilginiz olmasa bile lig bitti mi takımlardan birinin şampiyon olduğunu biliyorsunuzdur. Karım arka tarafta çocuğu uyutup salona gelince korna çalıp duran arabalar ve avazı çıktığınca bağıran serserileri görüp “bunlar mı şampiyon oldu?” diye hatalı bir soru sordu. Belki pencereden bakarken sallanan bir bayrağı görüp Galatasaray’ı kastetmiş olabilir ama ben o sırada pencereye uzaktım. “Bunlar” zamiri benim için çıkardıkları gürültüden başka bir şey adreslemiyordu.  Evet dedim, “onlar” şampiyon oldular. Hangi takım olduğu ne fark eder ki? Galatasaray yerine Fenerbahçe ya da Beşiktaş şampiyon olsaydı farklı bir sahne mi yaşıyor olacaktık? Aynı tipler yine aynı şekilde böğürüp duracaklardı. Sonuçta “bunlar” şampiyon oluyorlar işte..

“Bunlar”dan hep bahsetmek istedim aslında: Bende öyle bir şans var ki, sevmediğim ot hep burnumun dibinde bitiyor. Ayrıntısına girmeyeceğim ama yaşamımın çeşitli dönemlerinde yaşadığım yerler, sünnet konvoyundan maç kutlaması konvoyuna kadar türlü tip mobil kekonun önünden geçmekten zevk aldığı yerlere denk geldi. Bisikletle giderken düğün konvoyuna denk gelip, kenarda durup geçmelerini beklemek gibi şeyler yaşadım. Güzide kulüplerimizden birinin stadyumuna yakın bir yerdeki evimde gece boyu atılan mermilerden yorgun olanlar bizim yatak odamızı da ziyaret eder mi diye endişe ettim. 90’lardan kalma bir amplifikatörlü araba furyasının içine düştüm.  Her askere gitme dönemini en kral devre olarak ben de bilmek durumunda oldum. ( Rutininde çalışan bir MG3’ün sesini 20m’den duysa altını dolduracak ana kuzuları 20 bin liralık arabaların camlarına çıkıp erkeklik gösterisi yapıyorlar bu memlekette )

Yakın zaman önce Tayyip Erdoğan’ın atını alıp Üsküdar’ı geçtiği gece burada camlardaki insanlara tehdit hareketleri yaparak geçen reisçi gençliğin geçit törenini gördük. Gördüklerim arasında en sinir bozucu olan sanırım ki buydu. Bundan sonra benim için ikinci derecede saçma olan geçit töreni işte bu şampiyonluk kutlaması şeysi.

Futbolun kafa yapma kudreti beni hep şaşırtmıştır. Özellikle fabrika, sanayi sitesi, küçük esnafın yoğun olduğu pasaj, çarşı vb. yerlerde zaman geçirdiyseniz beni anlarsınız: Çocuğunun kaçıncı sınıfa gittiğini bilmeyen tipler hayatları boyunca bir arada göremeyecekleri parayı bir senede kaldıran mesleği top tepicilik olan oğlanların dertleriyle dertlenirler. Memlekette yer yerinden oynar. Bakanların önüne yattığı adamlar altınlar kaçırır, hükumetin açıktan desteklediği işadamları milletin amına koyacağız derler, en temel tüketim maddelerine vicdansızca zamlar yapılır, seni beni bırak, evlatlarımızın geleceğiyle alay edercesine kanunlar çıkarılır, insanların aklıyla açıktan taşak geçilir tek kelime duymazsınız. Ama iş dönüp iki takımın akşam yaptığı siktirboktan bir maça gelir ertesi gün kazık kadar adamlar birbirlerine laf sokma yarışına girer bağıra bağıra kavgalar edilir, gırtlaklar yarılırcasına “doğru” için haykırılır. Bizim sığırlar ofsayt diye kesilen golleri adına hakkı hukuku keşfederler.

Şu şampiyonluk kutlamaları da böyledir. Üç kuruş ucuza gelecek diye arabasına tüpgaz taktırıp tüple dolaşan, iki günlük tatilinde gidip bir tabiat güzelliği, bir müze, bir kültür etkinliği gezmeye para bulamayıp kahvede oturup birbirini seyreden tipler bütün gece heyoooo şampiyon olduk diye dolaşıp dururlar. Bu insanlar orta-alt gelir grubundan, emeğiyle çalışan, en şanslıları fabrikada işçi falan olan insanlar. Türkiye’de günde neredeyse 6 işçi iş kazasında ölüyor. Bu ülkede asgari ücretle alınabilecek benzin, et, uçak bileti miktarı gelişmiş bir ülkede alınabilecek olanların yanında gurur kırıcı bir seviyede. Ama bakıyorum, üç kuruş avantası için babasını satmaktan çekinmeyecek bu millet konu futbol olunca itibardan tasarruf etmiyor.

Ölüm döşeğindeki anacığına engelli raporu alabileceğini öğrenince borç harç ikinci arabayı almasını bilen ama kardeşim ben niye %160 vergi ödüyorum bu amk arabasını alırken diye sormayı akıl edemeyen insanlarla yaşıyoruz. 10 kuruş daha ucuza mazot satıyor diye ne idüğü belirsiz yerlerden mazot almayı akıllılık sayan ama “lan ben n liralık akaryakıta niye 2*n+m lira ödüyorum ki” diye düşünmeyi aklının ucundan geçiremeyen arkadaşlarımız var. Bu futbol taraftarlığı da böyle tiksindirici bir geri zekalılık örneği işte. Hakları, talepleri ve insanlık onuru için bir kere sokağa çıkmamış, sokağa çıkmayı bırak sesini yükseltmemiş bir millet artık nasıl bir aidiyetse, tuttuğu takım için bütün gece bağırıp çağırabiliyor.

Eminim ülkeyi yönetenler de tam seçim öncesinde ekonomi artık iyice rayından çıkmışken şu futbol işine çok seviniyorlardır. Aslında bir de dünya kupasına gidebilsek işleri daha da kıyak olurdu. Günde 6 milyon değil 16 milyon da harcasalar (evet kardeşim, GÜNDE) yine kimsenin umurunda olmazdı. Dolar 4,50 değil 9,50 de olsa millet Arda’yı Burak’ı falan konuşurdu. Politikacılardaki millet aşkını, gittikleri yer yerde o yerin futbol takımının atkısını boyunlara dolamanın geçmeyen modasını anlıyorsunuzdur.

Hayat pahalılığından şikayet eden insanlara “kardeşim binme bir hafta şu arabana, yeme birkaç gün dışarıda yemek, gitme şu soktuğumun avm’sine” diye akıl veriyorum ya, ben de salağın önde gideniyim. Saat kaç oldu, hâla şampiyon galatasaray diye gezen tipler var. Bunlar benzin 2 lirayken de geziyorlardı. 6,40 olunca da geziyorlar. Bu salakların parası yemeyi göze alana helal değil diyebilir misin?

 

Allah dualarınızı kabul etsin.

Adam, arka arkaya yerleştirilmiş, gayet can yakıcı olabilecek iki kasisin ikisinden de gaz kesmeden, o sokakta asla gitmemesi gereken bir hızla geçiyor. Beyaz hafif ticari aracın arkasından bakıp içten temennilerimi gönderirken bir anlık görebildiğim arka kapıya yazılmış “Allah korusun” yazısı.. Allah, büyük harflerle.

Adam şehir içinde, üstelik küçük bir hayvan için tepe denebilecek büyüklükte bir kasisi tam gaz geçiyor ama “yaratılışından beri” henüz ışığının bile bize ulaşacak kadar vakit bulamadığı büyüklükte bir evreni yaratan güçten, 5km ötedeki dükkanını açmaya gitmek için bindiği arabasına özel koruma talep edecek kadar güvenliğine düşkün.

Geçen sabah işe giderken dalgın dalgın yürüyorum. Benim ev-iş güzergahım öyle sabah trafiği olan bir yer de değil. Sabah sakinliğinde deli gibi gelen servis araçları ya da ne yapacağı, ne tarafa direksiyon kıracağı belli olmayan minibüsçüler dışında dikkat etmem gereken bir şey yok. Buna rağmen, 10 dakikalık yürüyüşte tam üç kez dönüş yapacak ya da yola çıkacak aracın, çıkacağı yolda düz gelen aracın geçmesini “beklemek” gibi bir tevazu göstermemesi yüzünden çarpışmanın eşiğine geldiklerine tanık oldum. Bunlar servis araçları ve minibüsler. Yani, bu şekilde olacak olan elim hadiseye artık kaza denir miydi bilemiyorum ama çok net biçimde o dönmeden ben geçeyim diye daha çok gaza basan servisçiyi ve yolun ağzına bile gelmeden öteki şeride geçen minibüsçüyü çok net biçimde gördüm.

Bilgisayarın başına oturunca gördüğüm olayların komikliğini düşündüm. Bomboş yollar, deli gibi giden aptal tipler ve bir iki saniyeden fazla beklemelerine neden olmayacağı halde yol vermemek için ısrar ederek taşıdıkları insanları tehlikeye atmaları.. Dünyanın bunca derdi varken, bir insanın yapacağı, dert edeceği, düşüneceği bir çok şey varken, bunların da olayı bu.  Bunlara gülmeyeceksin de ne yapacaksın?

Üst üste denk gelmem tesadüf mü yoksa bugünün bir özelliği mi var diye de düşündüm. Sonra arkadaşlar gelince öğrendim ki meğer o gün kandilmiş.  Hatta bugün oruç tutarsan deli gibi de sevabı varmış.  Şimdi trafik magandalığıyla mübarek berat kandilinin ne alakası var diye düşünebilirsiniz.  Ben kandil günü insanların birdenbire saygılı bireylere dönüşmelerini; en azından birbirlerinin, küçük ilkokul çocuklarının canlarına kast etmemelerini falan beklemiyorum elbette. Fakat şöyle bir soru da duruyor:  Arkadaş, bu saçma sapan kandil mesajları bana niye geliyor o zaman? Eminim o servis ve minibüs şoförleri de bu mesajları atıp duruyorlar ( Bugün gördüm, sokakta rahvan giden bir minibüsü süren tip, iki kolunu dirseğinin üstünden direksiyona yaslamış telefonuyla oynuyor ).

Bütün kandil mesajlarının özünde özetle “Allah şöyle yapsın” deniyor.  Yani, Allah’ın (genellikle) güzel bir şeyler yapması  isteniyor.  Buradaki temenni bazen “senin duanı kabul etsin” de olabiliyor. Bu da, kendin bildiğini iste, beni de referans göster gibi bir şey zannedersem.  Zaten Allah’ın size yapması istenen güzel şeyler de o kadar soyut ve üstünkörü istekler ki bizimkisi gibi soyut düşünmekten ve konuşmaktan bu kadar uzak bir toplumda bu lafları söylemek kelimenin tam anlamıyla saçmalamak oluyor.

Bu duaların şebeke operatörlerinde yoğunluk yaratacak bir trafikle gidip gelmesi gördüğüm kadarıyla insanların hayatlarında o gün bile bir iyileşmeye neden olmuyor. Çünkü o “Allahtan bir şey istemeye referans olma” kutsal gününde bile, en basitinden sokaktaki trafikte insanlar birbirileri için iyi bir şey istemeyi bırak, bazen yaşam haklarını bile hiçe sayarcasına davranmaya devam ediyorlar.

Önümüz Ramazan.. Sıcak günlere de denk geldi.. Denemesi bedava.. Arabanıza atlayın ve şehir içinde bir tura çıkın bakalım, her zamankinden daha uhrevi bir yolculuk mu olacak? Baktınız olmuyor, kenara çekip Whatsapp’tan birkaç güllü, Arapça yazılı, dualı falan mesaj paylaşın listenizdekilerle.. Sonra devam edin, bakalım bir değişiklik olacak mı?

Varmak istediğim yer, insanlar birbirlerinin iyiliğini Allah’tan istemeye çok hevesliler. Kendileri, birbirlerinin iyiliği için asla bir şey yapmazlar. Hatta bunu bir zayıflık ya da enayilik olarak görürler. Ama Allah şöyle yapsın, Allah böyle yapsın diye Allah’a talimat verir, hatta sizin kendi talimatlarınız için referans olurlar.

Yolda görsem selam vermeyeceğim adam bana hayırlı cumalar diye mesaj atıyor. Hayırlı olunca ne olacak? Pazardaki it çürük patates koymayacak mı torbana? Bugün sana öğle yemeğinde pislik yedirmeyecekler mi? Beni bırak, adım gibi biliyorum, fırsatını bulsa birbirinin ciğerini sökecek adamlar(sözün gerçek anlamını kastediyorum, benzetme falan değil) bir whatsapp grubuna katılmışlar hayırlı bilmemneler, rabbim bilmemne versin, duanızı bilmemnapsın falan diye mart kedileri gibi bir o yandan bir bu yandan temenni zırvalıyorlar.

Hayatında, yaptıklarında, konuşmasında, yürüyüşünde, tipinde estetiğe dair tek bir nokta bulunmayan adam bakıyorum pembeli membeli video paylaşmış. Ulan eşşoğlueşşek, yazı ile yetinseydin bari.. Latin alfabesini geçtim.. Kara çalı dalı gibi bir Arapça “hat” neyine yetmedi.. Çiçekli pembeli video nereden çıktı, nereden gördün de özendin?

Tabi şimdi dini gün ve gecelerin ne suçu var diye dahice bir soru sorabilirsiniz. Bizim hayatımız her türlü boka batmış. Bunun özünde “seküler” bir batış olduğunun ben de farkındayım. Fakat işte böyle sembolik şeyler bizi bunun üstünde düşünmekten ve durumumuzu sorgulamaktan daha da uzaklaştırıyor. İddia ediyorum şu kutsal gün ve gecelerin bizim toplumsal saygı ve barışımıza büyük zararı var. Çünkü bu zamanlarda bir şeyler “temenni” eden adam topu Allah’a atıp görevini yaptığını düşünüyor. Toplum nezdinde görevini yerine getirmenin huzurunu yaşıyor. O adama o huzuru yaşatmak yarın onun daha düşüncesizce başkalarına zarar vermesinden başka bir şeye yaramıyor. Ama hiç kimsede kutsal bir boş lafın, yaşamınızdaki somut bir iyiliğin önüne geçmesinin aslında ahlaksızlık olduğunu söyleyecek cesaret veya zeka olmadığı için bu tıraş büyüyerek devam ediyor.

Yazıya devam

Birden bire, aklıma bu blog geldi. O sırada ne yapıyordum, önemi yok. İnanın aklıma önce, çok eskiden yazdığım şeyler geldi.

Çok eskiden yazdığım şeyler demişken hemen not edeyim: Eskiden şimdikinden çok farklı düşünüyordum.

Bu blogda 8-9 sene önce yazdığım şeylerin çoğunu artık onaylamam. Hatta okurken küfür bile edebilirim. Bu değişimin iyi ya da kötü yönlerini anlatabiliriz. Ben şimdi bundan bahsederken nötr olmayı tercih ediyorum. Zamanın geçmesinin doğal bir sonucu olarak görüyorum düşüncelerimin değişmesini.

Aklıma eski yazılarım geldi diyordum.. Düşünürken bile ağzımdan hassiktir lafının döküldüğü erken dönem liberal denemeler…

Artık eskisi kadar çok yazmıyorum. Belki de bir 8 sene sonra alakasız bir anda aklıma gelecek bir yazı olmayacak bu döneme dair. Belki de bilemeyeceğim o zaman şimdiki düşüncelerimin ne kadar farklı olduklarını.

O tuhaf duyguyu hissetmeyeceğim.

Gündelik olayları, kişileri, yaşadıklarımı hatırlayıp duracağım.

Sanırım neden yazı yazdığımı anladım.

Hatırlamak için yazıyorum. Geriye bakıp şimdiyi ölçebilmek için.

Fotoğrafların yapabildiğinden çok daha fazlasını yapıyor bir iki cümle. Anlıyorum, belki okuyan başkaları anlamasa bile aradaki farkı. O zamanı.. Değişenleri..

Her insan doğrusunu kendi yolundan giderek bulmalıdır bence. Artık eskisinden daha çok çalışıyorum sanırım. Bir şeyler yazmak için durduğumda aklıma yapacaklarım geliyor, oyalanma diyorum. Bu oyalanmak mı, galiba öyle düşündüm son bir iki senedir. Sorumluluklarım arttı. Artık işler beklesin istemiyorum. Bir kızım var. Hayatımda daha önce hiç kimsenin sahip olmaya yaklaşamadığı bir yere sahip bende.. Acaba tüm bunlar beni yazı yazmaktan soğuttu mu?

Fikirler değişiyorlar derken…  Eğer değişmiyor olsalardı da yazmaya bu kadar değer verir miydim? Aynı şeyleri mi yazmış olurdum senelerdir?  Hiç sanmıyorum… Başkası için nasıl olur bilemem ama ben asla aynı şeyleri yazmazdım. Zaten zamanla anladım ki inandığın, savunduğun, bildiğini düşündüğün şeyler bir yere kadar sana aitler. Sende senin olan şey bunların hiçbiri değil. Ve bu yüzden kendini anlatış şeklin her zaman anlatıyor olduğun şeyden daha önemli. Bunun farkına varmak benim için yirmi yıl kadar sürdü.

Ben genelde memleket meselesi diye “aşağıladığım” konular hakkında yazıyorum. Çok mu önemliler, hayır. Sadece, görünüşte kişisel değiller. Sanırım memleket meseleleri üzerinden konuşarak kendimi arıyordum. Burada samimi olmadığım anlamına gelmiyor bu. Ben hiçbir zaman çok fazla ciddiye almadım hiç kimseyi. Beni tanıyan herkes en azından bunu anlamıştır benimle ilgili olarak. O yüzden samimi olmak benim için bir çaba gerektirmiyordu. Sanırım hala da öyle.

İnsanlar kendileriyle ilgili şeyleri güncel meseleler, genel geçer komiklikler ve dünya görüşlerine dair yorumlar eşliğinde birbirlerine sunuyorlar “sosyal medya”da. Ben buna pek ısınamadım. Seneler önce “nerede lan bu ilginç insanlar” diye kendi kendime sormuştum ya, ben hala oradayım. Burada yazdıklarım, paylaştıklarım, gerçek hayatta yapabildiklerimin özensiz ve beceriksiz bir örneklemesinden ibaret. Yazabildiğimden daha az konuşabiliyor değilim. Buradaki gizliliğin ve paylaşım konforunun arkasına saklanıyor değilim.

Aslında yaptığım işlerle ilgili de daha çok şey paylaşmak isterim. Bu ülkenin nereye gittiğini bildiğini iddia etmek veya herkesçe tartışılan figürlerin ne işler yaptıkları üzerine yorumlar yapmak dolaylı olarak kendimizi anlatmak ise doğrudan bir günümüz içinde ne halt ettiğimiz hakkında şeyler paylaşmak bu yolda çok daha verimli bir çaba olacaktır diye düşünüyorum.

Allahın ofis çalışanının, muhasebecisinin, satış temsilcisinin ne iş yaptığı, insanlara pek ilginç gelmeyebilir. Bu, onları başka şeyler anlatmaya itiyor olabilir. Politik, güncel, ahlaki tartışmalar bu açıdan “avatar” oluyor insanlara. Ben bu yola girmeyeceğim. İnsanın kimliğini şekillendiren en önemli kalıp onun mesaisini harcadığı şeydir. Bence herkesin bilmesi gereken ilk şey kendi yaptığı iştir. Bu, doğal olarak konuşma hakkına sahip olacakları ilk şeyin de işleri olduğu anlamına gelir. Hikayesini gün boyu yaptığı işinden yalıtıp anlatmaya çalışan tiplere kuşkuyla yaklaşırım. Ayağı yere basan anlatılar emeğe ve zamana dayananlardır. Düşünürseniz, çelişki açıktır: Eğer zamanının çoğunu uluslar arası ilişkileri anlamaya ayırıyorsan o zaman neden masa başında rutin hesaplarla ömür geçiren bir bankacısın? Eğer iyi bir bankacıysan ve aklını uluslar arası ilişkilere de yönlendirmişsen o zaman neden hiç işine referans vermiyorsun konuşurken? İşiniz her zaman piramidin daha altındaki bir katmandır, bunu unutmayın. Ve eğer ters bir piramit değilseniz, çoğu zaman profesyonelliğiniz üzerine konuşmak zorundasınız.

Lafı uzattım, diyeceğim o ki, dünyanın derdi bir yere kadar. Ben işime bakarım, bundan sonra da işimle ilgili şeyler paylaşırım (genelde). Zaten herkes işini iyi yapmayı dert etse bize konuşacak memleket meselesi de kalmazdı. Kafa dağıtmak için umumun meselelerini not etmeyi hobi olarak görsem de biliyorum ki memleket meselesi bir noktadan sonra tembellerin, akılsızların ve fakirlerin meseleleridir. Hep beraber kurtuluşu aramaktansa onlardan biri olmamayı tercih ettim seneler önce. Sebebini de zaten bu blogda defalarca anlattım.

Ha, ben gördüğüm şeyleri “not etmek” için yazıyorum bir çok şeyi. İçki masasında, iddiasını gereğinden fazla uzatmış bir arkadaşa hazırdan cevap vermek için buraya yazarım desem de yalan olmaz. Beni okuyan herkese, bu yazıların yazılma sebebi öncelikli olarak onların görüşleri olmuyor olsa da değer veriyorum. Yazmak benim için gerçekten dinlendirici ve rahatlatıcı bir şey. Şunu olayı karikatürize etmek için yazıyorum: Milletin yazdıklarını okuyup kızıp gerileceğime kendim yazarım, bildiğim, sevdiğim, anladığım şekilde yazarım rahatlarım diyorum ben.

Bir de işin yazabilme tarafı var tabi. Sosyal medya bize yazma özürlü avukatlar, politikacılar, gazeteciler hatta yazarlar olduğunu gösterdi. Fikriniz ne olursa olsun önce onu kurallara uygun bir yazım ile ifade etmeyi becermeniz gerekiyor. Yoksa söylemeye çalıştığınız o büyük lafların bende bir karşılığı yok.  Twitter’da nice yazı-çizi-fikir adamının Türkçe katliamına tanıklık ediyorum. Anladım ki bu iş biraz zeka, biraz da pratik işi. Bizim insanımızın okumaya vakti yok, yazmaya ise hiç yok zaten. Ben vakit buldukça yazıyorum ve doğal yazma hızında hatasız bir imla için yazma pratiğine sahip olmanın gücüne inanıyorum.

9

Diyanet, 9 yaşında çocuklar evlenebilir demiş.
Sessiz kalıp tartışmanın geçmesini bekleyecek dindarlar var.
Daha dürüst davranıp, evet 9 yaş dinen ergenlik yaşıdır, bundan sonra nikah caizdir diyen dindarlar da var.
Daha öncesinde Diyanet’in aslında çocuk evlilikleriyle mücadele etmiş olmasını örnek veren saflar da var.
Bunların hepsini bir yere kadar anlıyorum.
Ancak..
Bunu yaparak insanları dinden soğutuyorlar diyenleri..
Bir takım sapıklar, sapık düşüncelerine dinimizi alet ediyorlar diyenleri..
Hiç anlamıyorum..

Bu yazıyı okuyabilecek kadar zekası olan herkese çok basit bir şey diyeceğim:
İslamiyet tam olarak budur arkadaşlar..

Güzel dinimiz bu ve daha da beter şeylerle doludur. Ancak bunlardan örnek vermeye çalışanları “inancıma saygısızlık etme” diye susturmayı marifet saydığınız için bunu görmek istemeyen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.

Diyaneti, hocaları, tarikat şeyhlerini, IŞİD’lileri, imam hatipli sapıkları lanetleyip bu koca gerçeği görmezden gelemezsiniz.

Dinimiz, 9 yaşında çocukların evliliklerini kabul eder, Peygamber de bunun bir örneğidir.

9 yaşında bir çocuğun evlenmesinde bir yanlışlık görmüyorsanız, bunu açıkça söyleyin ve benim gibilerin karşısına çıkarken dikkatli olun yeter.

Ama 9 yaşında bir çocuğun evlenmesi fikri midenizi bulandırıyorsa, bunun sapıklık olduğunu düşünüyorsanız, dini tartışmadan, insanları suçlayarak olayın özünden kaçmaya çalışmayın.

İslamiyet çocukluğumuzun bayramları, iftar sofrasının heyecanı ya da babaannemizin güzel kokulu baş örtüsü filan değil.

Gerçeklerle yüzleşin. 9 yaşında bir çocuğun evlenmesinden bahseden sapıktır, benim bunu diyenlerle işim olmaz diyecek cesaretiniz olmadığı müddetçe bu şerefsizler dinlerini size dayatmaya devam edecekler.

Gerçek İslam bu değil diye diye bok çukurunun dibine batacağız.

İhtiyaç Kredisi

Aslında “Ön Onaylı Bireysel İhtiyaç Kredisi” olacak bu zımbırtının tam ismi…

Eğer bu isim üzerinde biraz düşünme ayrıcalığınız olursa, tanımlamada bir tuhaflık görmeniz mümkündür:

Ön onaylı ihtiyaç krediniz hazır

Ben kredinin borç olduğunu düşünüyorum. Borç da ihtiyaç durumunda İSTENİR bildiğim kadarıyla..

Bankalar ise, artık başlangıcını hatırlayamadığım kadar uzunca bir süredir bana borç vermeyi kendileri İSTİYORLAR..

Yukarıdaki görüntüyü internet bankacılığı sayfasından aldım. Artık iş öyle otomatik bir hal almış ki üretilen banner’a bir format stringi içinde bana lutfedilen borç parayı taşıyan değişkenin adı yazılıyor. Aklıma, döviz kurlarınınki gibi sayıları anlık değişen panolar geliyor.

Bankacılığın pek hümanist bir meslek olduğu düşünülmez. Ama insan ilişkileri ve bireysel yaklaşımlar konularında da kurumsal olarak çok çok sorunlu bir sektör olduklarını gözlemliyorum.

Ben bunlar kadar para kazanan ve finansal açıdan kolaylıklar içinde yüzen bir sektörün bir yöneticisi olsam en azından televizyona verdikleri o budalaca reklamlara biraz daha ayar çekerdim, kesin..

Konumuz bunların bol buldukları parayı kendilerine benzeyen reklamcılara yedirmeleri değil.. Mesele kredi vermek için bu kadar istekli olmaları, size borç para vermek için size neredeyse şehvetle yaklaşmaları.

Bana neredeyse her gün mesaj da atıyorlar. Bu mesele değil, telefonun sms inbox’ına pek bakmam zaten. Mailleri ise artık arada inbox’a kaçanlarını sildiğimde kendimi düzenli hissetmeme neden olan bir ev işine dönüşmüş durumda. Ama ayda bir-iki kez arıyorlar da. Bunlar sizi bir kez aramaya başladıklarında telefonu açmazsanız ya da çağrıyı reddederseniz bu arama oturumunu bir çeşit saplantıya dönüştürüyorlar ve tekrar arama sağanağı mesai saatleri dışına taşıyor. Bu oturumu bir sonrakine kadar sonlandırmanın tek yolu çağrıyı yanıtlayıp “iyi günleeğğğrrr” diye söze basmakalıp bir ses tonuyla başlayıp size o gün içinde sanki sizi beş kere daha aramamış gibi arsızca adınızı soran alık bir tiple konuşmak zorunda kalmaktır.

Yıllar önce bu insanlara “emekçiler” gözüyle bakar, onlarla yaptığım bire bir konuşmayı onların temsil ettikleri şirkete ve sisteme duyduğum tiksintiden ayrı tutmaya çalışırdım.

Ama insan yaşlandıkça akıllanıyor ve o safdil merhametin yerini akla zamasızca geliveren deneyimler alıyor.

Erişim gerçekleştiriyorum diyen oğlana “arıyorum desene arkadaşım, otobüsle mi geliyorsun, erişim gerçekleştirmek ne demek” demişliğim var.

Sistem sistem diyen geri zekalıya sistem dediği şeyin her şeyi ele geçirmiş bir yapay zeka mı olduğunu (ki sanırım Black Mirror’ı ağzımız açık seyrettiğimiz zamanlardaydı bu) sormuşluğum var.

Bekarlık zamanlarımda genç hanımların gönüllerini konunun dışına çıkıp alakasız esprilerle almışlığım da var ki bu kendileriyle konuşmak zorunda olan bir hanımı ezik egolarını ayağa kaldırma fırsatı olarak kullanan yurdum erkek bozuntularına bir tepki, hanımlara da küçük bir terapiydi (tabi bu bir milyon yıl kadar önceydi).

Beni en son, bayram öncesi arayan hanım kardeşimiz (böyle yazınca da gerçekten gizli bir saldırganlık hissediliyor ya) yine 50 küsur bin krediden söz etti. Ön onaylı olarak hazır ihtiyaç kredisi. Ben de ihtiyacım olmadığını, yani bu ürünün tanımına uymadığımı söyledim. Daha düşük bir meblağ önerelim dedi. Dedim bu para ile yapacak bir şeyim yok, borç parayı ne yapayım? Kız, yatırım amaçlı olarak kullanırsınız dedi. Burada olay ilginçleşti tabi. Sonuçta bir bankacıdan bedavaya yatırım tavsiyesi alıyorum (onlar arıyor).  Dedim bu şekilde sizden kredi alan var mı? Kız elbette dedi.. Yani sizden BİK alıp sonra dolar alan adam var mı dedi (dolar şu sıralar yüzümüzü yere baktırıyor, malum). Eveeeet dedi.. Önce uzun bir kahkaha attım. İnanılmaz olan kız da güldü. Sanırım söylediklerini inanmadan konuşuyor, o kadar da salak değil diye düşündüm. Biri kredi çektikten sonra asıl yatırımı yapan banka, üzerine yatırım yapılan da krediyi alan vatandaş oluyor diye biliyorum dedim. Kız sustu. Dolara yatırım yapmak kredi geri ödemesinden sonra bile karlı olsa banka bana para vermez o parayı kendisi dolara yatırmaz mıydı dedim. İnanmayacaksınız kız yine evet dedi.

Sonra, bu konuşmaya daha çok zaman ayıramayacağımı söyleyip, iyi bayramlar diledim. Kız da mersis numaralarını okudu ve iletişim tercihlerinizi değiştirebilirsiniz dedi. Bu konu üstüne daha önce kavga etmiş olduğum için sadece biliyorum dedim ve kapattım.

Tabi ne zaman bankamatiğe kartımı soksam ya da internet bankacılığına girsem #FK LIMIT# kadar bir kredim ön onaylı olarak beni bekliyor. Ben de bunu bilmenin huzuruyla, ekonomimizin gücünün farkına varıyor ve biraz para çekip pazara gidiyor ya da kredi kartı borcumu ödüyorum.

Bu arada, FK neyin kısaltması onu da düşünmüyor değilim…