Kategori arşivi: Benim düşüncem

Pozitif geri besleme

Yavaş yavaş, kaçınılmaz bir ekonomik buhranın içine giriyoruz. Bu arızî (occasional) bir “kriz” değil, kaçınılmaz olarak içine düşülen, yapısal sebepleri daha baskın olan bir “buhran”.

Bu buhranın sonuçlarından biri olarak paramız değer yitiriyor.

Bu değer kaybı, “kur” niteliği taşıyan para birimleri karşısında artık dramatik bir çöküş tablosu sergiliyor.

Nüfusumuz ve üzerinde bulunduğumuz toprakların dünyadaki konumu sebebiyle bu durumdan da çıkacağız.

Fakat, paramızın değer kaybı bir şeyi net görmemizi sağlamalı artık: Yurt dışında oturan, orada çalışan, orada bir iş kurmuş, oranın ekonomisine tâbi olmuş insanların burada oy kullanmaları bizim sistemimiz için potansiyel bir “kararsızlık” (instability) kaynağı.

Sistemin adı ya da işleyişi ne olursa olsun, yönetilen vatandaşların yönetimi oylaması sistem için bir kontrol mekanizması, bir negatif geri besleme kaynağı demek oluyor. Siz bu sisteme, ekonomik olarak tamamen bu sistemin dışında kaynakları olan bir geri besleme eklerseniz sistemin kararsız olma olasılığını artırmış oluyorsunuz.

Ülkede işler ekonomik olarak kötüye gittiğinde yönetimin oyları azalır (negatif geribesleme) bu da onları, mantıklı bir şeyler yapmaya zorlar. Ama sisteme geri dönen besleme, yani çıkışların (icraatların) geri dönüşü, işler kötüye gittiğinde eksi değerlere düşmezse, yönetim de mantıklı bir şeyler yapmak zorunda olmayacaktır. Bizdeki Almancılar nazarında, Türkiye’de işlerin kötüye gitmesi ekonomik olarak onlar için aslında iyiye gitmesi demek oluyor.  Çocuklarını burada okutmuyorlar, emekli maaşlarını buradan almayacaklar, buranın sağlık sistemine de muhtaç değiller. Euro 10 lira olunca, kronik bir hastalıkları için almak zorunda oldukları bir ilacı temin edememe korkuları yaşamayacaklar. Aksine, ceplerindeki para değerlendiği için burada daha ucuza yiyip içip daha fazla gayrimenkul alabilecekler.

Neredeyse tüm Almancı sınıfı, Türkiye’nin son 10 senede çok geliştiğini söylüyor. Onlar açısından bu mantıklı. Çünkü Türkiye tipik bir “tüketim ekonomisi” ne evrildi bu dönemde. Eğer parayı burada kazanmıyorsanız ve temel devlet hizmetlerini burada almak zorunda değilseniz çok güzel espriler yaparak Türkiye’nin geliştiğini iddia edebilirdiniz. Burada motosiklet alamayacağınız bir paraya oradan lüks araç alıp, öve öve bitiremediğiniz yollarımızda fink atabilirsiniz örneğin.

Lafımıza geri dönelim: İşler kötüye gittiğinde geri beslemesi hâla pozitif olacak sinyal kaynaklarının, işler kötüye gittiğinde geri beslemesi de negatif olacak ve sistemi “uyaracak” sinyal kaynaklarına oranı kritik bir değerin üstüne çıkınca sistem artık “kararsız” hale gelmeye matematiksel olarak açık olacaktır.

Devlet denen şey, kontrol edilebilir bir makine olmak zorundaysa onun çıkışlarından etkilenmeden ona geri besleme verebilen kaynaklara karşı bağışıklığı olmalıdır.

Demokrasi, insanların çıkarlarına uygun, rasyonel tepkiler verebilecekleri varsayımı ile çalışan bir mekanizmadır. Tüketim ekonomisi olmak iyi bir şey olsa iktidar bu yönde tercihlerle halkı mutlu eder ve hep daha çok oy alırdı. Bu böyle giderdi. Eğer bir iki milyon gurbetçi değil, tüm toplum sosyal haklarını başka bir ülkeden, bizimkinden çok daha gelişmiş bir ülkeden temin etse, tüm gelirini bu başka bir ülke üzerinde kazansa ve oyunu gelip burada kullansa, kışın bu ülke sadece bir grup partizana kalsa, insanlar sadece yazın gelip burada biraz para harcayıp zaman geçirse, o zaman çok ilginç sonuçları da olsa çalışan bir sistem kurulabilirdi.

Ama öyle değil. Sistem bu değil. Sanırım artık bunu toplumun çok büyük bir kısmı görüyor. Alamancıları mutlu eden şey sizi mutlu etmeyecek. Aynı tepkiyi veriyor olmanız da irrasyonel. Ve bu, sonuçları olacak bir hata..
 


(Lütfen yazıyı okurken sistemin kendisinin ona yapılacak geri beslemeyi manipüle etmek için çalıştığını göz önüne almayın. Buna popülizm dendiğini ve makinenin artık faydalı iş yapmak değil, geri beslemesini isteği yönünde ayarlamak için çalışan faydasız bir aygıta dönüştüğünün ben de farkındayım. Ancak, devlet makinesinin asıl amacını “ideal” durumda düşünmek şu anda anlatmak istediğim şeyi kolayca açıklayabilmemi sağlıyor. Özünde insanları din, milliyetçilik vb. şeylerle delirtip rasyonel tepkiler verebilen birimler olmaktan çıkardığınızda, sistemin çalışmasını bozmaları için Almanya’da yaşamaları gerekmiyor, biliyoruz bunu).

Cephede ameliyat yapılmaz morfin verilir.

Ekonomi hakkında yorum yapmak muhaliflik değildir.  Dolardan söz etmek, yabancı basında çıkan yorumlara bakmak “hainlik” belirtisi falan değildir. Buna olsa olsa zeki yaşam belirtisi diyebilirsiniz.

Hâlâ oy verdiği iktidarı savunduğunu düşünerek ekonomiyle ilgili gerçeklere burun kıvıran, bunların endişesini duyan insanlara da “hain” demeye çalışan embesillere söylenecek ilk sözüm şu: Sizin bir zeka belirtisi göstermiyor olmanız, sizi güden adamların çok zeki oldukları anlamına gelmez.

Krizin sebebi, sizi güdenlerin, bu gütme işinin kolaylığına aldanıp kendilerini çok zeki ve her şeye muktedir sanmaya başlamalarından başka bir şey değil.

Bu adamı ve etrafındakileri böyle saçma hareketler yapıp ülkeyi mahvetme noktasına getirdiğinin bile farkına varmayacak bir güç sarhoşluğuna iten şey sizin bir zeka belirtisi göstermemeniz.

Siz alkışladıkça onlar daha da cesaretlendiler. Ve sonuç ortada. Şimdi, işler yavaş yavaş kontrolden çıkmaya başlamışken bir kez daha sizi kandırmak için bir suçlu bulundu: ABD.

Emperyalist güçlerin bize karşı bir taarruza giriştiğine inanan bir sürü insan var. “Ekonomi”mizi çökertmek için oyunlar kuruyorlar. Ve şimdi aynı gemideyiz. Eleştiri değil, kenetlenme zamanı. Bizi bu zorlu günlerden sağ salim çıkaracak tek bir kişi var ve o da zaten başta şu an!

Öyle mi?

Bizim ekonomi ayaktayken emperyalist güçlerden hesapsızca borç alıp onların ürünlerini, hem de kendi üretebildiklerimizden bile vaz geçme pahasına, çılgınlar gibi tüketirken emperyalist güçler dostumuz muydular?

Dış güçler, gelecekteki 20-30 yılımızı ipotek altına almamız demek olan saçma sapan projelere kredi vermek istemediler, hayır, siz eğitim sisteminizi düzeltin, planlı tarım ve hayvancılık için çalışın, bu köprülere para vermeyin diye mi savaştılar bizimle?

Alman hükumeti, hayır, hiçbirşey üretmeyen bu fakir ülkeye bu kadar lüks Mercedes satmayacağız, bunun için gerekirse sizinle savaşırız mı dedi?

Bakın, inanması gerçekten güç gelecek biliyorum ama biz dolar geliri olmayan şirketlere dolarla borçlanma izni verdiğimiz zaman “emperyalist” güçler siyasal islamcı ihvanlar değildi, güvenin bana… Yani kreditörlerimiz 8-9 senede durup duruken emperyalist olmadılar. Onlar hep emperyalistlerdi. Biz onların emperyalist olduklarını onların parasını harcarken ya da lüks ürünlerini tüketirken anlamadık da, borcun vadesi gelince mi anlıyoruz? Eğer emperyalizmle bir kavga verecek idiysek bu onların ürünlerini alma kavgası yerine içeride onlara alternatif şeyler üretme kavgası olmalıydı. Haince laflar mı ediyorum?

Bu yaşadığımız savaş falan değil. Birileri borç para aldı. Harcadı. Hayatında göremeyeceği zenginliklere kavuştu. Bu işin siyasi ayağı da şovunu çok güzel oynayıp komisyonunu aldı. Sonra işler biraz kontrolden çıkınca, aldığı uyuşturucuların bile hissetmesine mani olamayacağı acılar çekmeye yaklaşan zavallı kalabalıklara verilen daha sert bir çeşit uyuşturucu olarak “emperyalizmle savaş” şovu başladı. Vay canına. Sanki rahibi salmış olsak ve “ödevlerini en iyi Türkiye yerine getiriyor” çizgisi devam etmiş olsa dolar yükselmeyecekti!?! İnsan bu düzeyde bir aptallığa özenmeden edemiyor.

Emperyalizmle savaşa yine de inanıyorsanız, “benim görevim ülkemi pazarlamak” noktasından “onların doları varsa bizim de allahımız var” noktasına giden eğriyi geriye doğru takip edin bari. Ama şimdi bu ikisini yan yana koymak da hainlik oluyor değil mi?

Madem sürekli uyduruktan bir gündem izleyeceğiz, bari biraz çatlak ses çıkaralım da izlediğimiz “şeye” biraz kalite gelsin. Kavgam bu..

Bir yanda da, artık saflıktan mı, bakın ben vatanımı seviyorum şovu yapma kaygısından mı, yoksa bir şey bildiğini gösterme ihtiyacından mı bilinmez, ekonomik buhrandan çıkış reçeteleri anlatan arkadaşlar çıktı piyasaya.

Ben daha çok bu yorumları okuyorum, hem ekonomi bilgim artıyor hem de çok öfkelenmeden ilginç bir şeyler görme şansım oluyor. Bu arkadaşlara verilecek cevabım ise çok kısa:

Şu günlerde, dolar yakan embesiller var ya. İşte o embesilleri dolar “kazanan” adamlara dönüştüremedikçe bence kalıcı etkileri olacak bu kriz bir zaman sonra bitse bile, krizler bitmez. Ha, o embesiller dolar kazanan insanlara dönüşürlerse AKP’ye ya da sistemin şu anki herhangi başka bir düdüğüne oy verirler mi? Cevabı çok kolay bir hayır olsa bile, insanı düşüncelere sevk eden soru bu sevgili vatanseverler..

Gerçek şu ki bu ülke, geçen krizlerden hızla çıkmasını sağlayan genç ve dinamik nüfusunu büyük oranda kullanmış durumda şu an. Suriyelileri hesaba katmıyorum, onlar aslında bir açıdan son derece dinamikler 🙂 Şimdi kiralık şirket aracıyla Alman firmasının satış temsilciliğini yapan ve Alaçatı’da 4500 lira hesap geldi diye ağlayan yetişmiş insan stoğumuzla bir üst ligine çıkmamız gereken bir Romanya,Ukrayna,Vietnam,Tayland grubu var. Aşağı bakarsan zaten köyler boşalmış, tarım bitmiş, 15 milyon sosyal yardım bağımlısı var, bütün gün büyük resme bakıp reisi övüyorlar. Adamlar Diyanet için boşuna 8,3 Milyar bütçe ayırmıyorlar, bu kadarının da farkındasınız artık, değil mi?

O yüzden olaylara “ticaret” kafasıyla bakıp sığ ekonomik yorumlar yapmayı da bir kenara bırakalım, emperyalizme karşı ekonomik savaş falan filan diyerek rezil duruma da düşürmeyelim kendimizi. Bu adamlar şu anda rant ekonomisini devam ettirmek, abuk subuk işleri yandaşlarına hazine garantili olarak ihale etmeye devam edebilmek için para arıyorlar. Sizin çocuğunuz daha iyi bir ilköğretim alsın diye değil. Ama bilemem, yine gidip dolar yakacaksanız yakın.  Bu arada iş niye doların üstüne kalıyor anlamıyorum, adını bilmediğim para birimleri bile TL karşısında deli gibi yükselmiş halde.

Ama son bir notum daha var: Böyle zamanlarda aptal olmak biraz daha gözü açık olup durumun farkında olmaktan daha iyi bir şey. Tyler Durden izah ediyordu ya; uçaklardaki oksijen maskesinin asıl amacını. Şimdi ABD’den falan nefret edip, 2 gün sonra rahip falan salınıp kredi falan bulunup olaylar unutulunca amariga reisin lafına geldi diyecek olmak, şu çaresizliği, şu çözümsüzlüğü, şu ümitsizliği görmekten daha iyi bir şey olabilir..

 

 

Dolardan bana ne

Demokrasi, insanların kandırılma potansiyelini bir doğal kaynak olarak kullanmaktır.

Üstelik bu; yenilenebilir, geliştirilebilir, az bir yatırımla çoğaltılabilir bir doğal kaynaktır.

Ben çok konuşmayayım, aşağıdaki grafikte yeşillerle kırmızıların toplamının sarılara oranını hesaplamaya çalışın. En üstteki çubuk tüm toplamın hemen hemen yarısını temsil ediyor, unutmayın.

kur niye yükseliyor

 

 

 

 

 


Yukarıdaki yazıyı ve grafiği iki ay kadar önce, yani TL asıl çöküşünü yaşamadan evvel kaydetmişim. Burayla pek ilgilenemedim bir süredir. Şimdi temizlik yaparken dikkatimi çekti. Ama buna bakınca o zamanki kadar komik durmuyor. Yazıya ekleme yapayım derken yapacağım yorum artık AKP seçmeninin durumu ile alakalı olmayacak. Nedense bugün bakınca CHP seçmenlerinin %12’sinin dövizin yükselmesini dış güçlerden sebep görmesi, %15’inin de döviz beni ilgilendirmiyor demesi  AKP’lilerin bilindik ve de alışıldık durumundan daha ilginç gözüktü bana.

Bu arada, Türkiye’deki kamuoyu yoklamalarına inanmak için de bir sebep yok. Renk olsun diye bu grafiği çöpe atmak yerine yayınlıyorum. Yoksa, toplam mevduat içinde döviz mevduatı oranının en yüksek olduğu iller yukarıdaki grafiğin en üst çubuğundaki arkadaşların en yoğun yaşadığı yerler aynı zamanda. Bu durumda yeşil arkadaşlar dış güçler oyun çeksin de yatırımımız değerlensin diyen hainler, kırmızı arkadaşlar da bu memleketin tipik ikiyüzlüleri.

Ve son bir yorum: Bu saçmalığın kazananları; “hasretini biz çekiyoruz, sefanı onlar sürüyor” diye oy pusulasına aşk mektubu yazan “Alamancı” reisçiler.  Senede 3-4 hafta tatil için gittiğim, gayrimenkul almak için de tercih edeceğim yerlerden birinin para birimi, benim maaş kurum karşısında serbest düşüşle değer kaybetse ben de bir tür hasret çekmeye başlardım sanırım oturduğum yerde…

 

Yazar mısın yazmaz mısın?

Yazı yazmayı sevmesem, bunca işimin arasında buraya girip bir de burada klavye tıngırdatmazdım.

Öte yandan yazar olmak için de yazmıyorum. Zaten yazı yazmak demek yazar olmak demek değil. Bunu blog yazdığınızda çok iyi anlıyorsunuz. Peki o zaman neden umuma açık bir adresi olan yerde yazılar yazarsın ki? Amaç bir şeyler yayınlamak, insanların fikirlerini öğrenmesi ve aydınlanmaları değil tabii ki.

Profesyonel olarak yazdıklarımızdan geçinmeyiz ama yazmak okumaya pek de benzemeyen, tuhaf bir hobidir. Yazarken kendi düşüncelerimizi “öğrenme” fırsatı buluruz. İşin not alma ve gelecekte bakıp hayret etme kısmı da hediyesi olmuş olur.

Beni yazı yazmaya motive eden şey her şeyden önce bunun beni rahatlatıyor oluşuydu.  Yazmak benim için düşüncelerimi somutlaştırıp kafamın içinde başı boş dolaşmalarından kurtulmanın bir aracıydı.

Yazarken kafamın derlenip toplandığını düşünürüm. Bu tarifi zor bir rahatlama hissi uyandırır. İşin bu yönünü yalnızca bir kafa dağıtma aracı olarak kullanmıyorum. İş yaparken de çok not alırım. Bunun, iş sürecini kayıt altına almaktan çok işi yapma şeklimin ta kendisini etkilediğini de daha üniversite yıllarında fark etmiştim. Not almadan, önünde bir kağıt olmadan, bir çalışma defterine karalama yapmadan çalışan insanlara hayret ederim. Çünkü benim için kalem olmadan çalışmak çok zordur.

Fark ettim ki, çalışırken gitgide daha çok not alıyor olmama rağmen, hobi olarak yazmaya artık eskisi kadar çok vakit ayırmıyorum. Vakit bulamamam ya da daha doğrusu yazmaya odaklanamamam bunda bir pay sahibidir. Ama yadsınamaz ve benim için daha önemli olan etken şu: Artık yazmak artık rahatlatmıyor. Aksine, gerginliğimi artırıyor, karmaşık bir düşünceler dünyasına düşmeme neden oluyor. Kafamı derlemek toplamak yerine onun daha çok karışmasına neden oluyor.

Bir kere, artık kafamın içindekiler eskisi kadar dağınık bir şekilde başı boş dolaşmıyorlar. Bunun yaşla ve düşüncelerin olgunlaşmasıyla muhakkak ilgisi vardır. Artık hayatın ne olduğunu anlamak için ne gelse seyredecek meraklı bir gözlemci değilim.  Zaman geçtikçe insanın aklıyla kalbi arasındaki bağ gizemini yitiriyor. Merak ile şüphenin aynı şeyler olmadığını anlıyorsun. Anlamaya çalışmak yerine önceden bildiğin bir kalıba oturtup karşına çıkan vakayı çabucak çözmeyi öğreniyorsun. Çoğu kişi buna akıllanmak diyor.

Hayata ya da dünya görüşüme dair yazacaklarım bu yüzden artık eskisinden daha  net. Benim kişisel dünya görüşüm açısından durum daha da acınası bir halde: Ben başlarda doğru olması gerektiğini düşündüğü pek çok şeyin uygulamada tamamen yanlış olduğunu görmüş biriyim. Bu, çevremde gözlemlediğim ve bir yazı konusu yapmayı düşüneceğim pek çok hikayenin benim için daha da hayal kırıcı olması demek oluyor.  Nereye olduğu belli bir gidişatın farkında olan ama elinden yapacak bir şey gelmeyen, bununla yüzleştiğinde de endişelenen ve üzülen biriyim artık. Ve sırtında böyle bir yük varken yazı yazmak yağan bir yaz yağmuru gibi havayı temizlemiyor artık.

Son bir iki senedir bir yazının başına oturduğumda kafamda canlandırdıklarım yolunda gitmeyen işlerden, delice saçmalıklara, göz göre göre gidilen bir felakete dair gözlemlere dönüştü. Bunları somutlaştırmak ve yazıya dökmek için uğraşmak da artık rahatlatıcı bir hobi olmaktan çok uzak.

Düşüncelerimin pek çoğu, yazmamanın yazmaktan daha hayırlı olacağı şeyler artık. Bu, benim düşüncelerimdeki marjinalleşmeden değil, ortamın marjinalleşmesinden kaynaklandı.

İşi ve iddiası bu olan bir sürü adam yalanların dünyasında bir yere sahip olmak için bir sürü palavrayı, üzerinde çok düşünmeye ve onları yenilir yutulur hale getirmeye bile zahmet etmeden yazı, makale hatta kitap diye üzerinize boca ederken, ismini gizlemekten çekinmeyen denyo bir blog yazarının görevi midir “riskli” gerçekleri teker teker yazıp hakikatin meşalesi olmak?

Ben bundan 10 sene önce de çiçekten böcekten bahsetmiyordum. Eğilimim de her zaman memleket hakkında, gidişat hakkında düşünmek ve de yazmaktır. Şimdi memleketin gidişatı, bizi yönettiğini varsaydığımız bir grubun yaptıkları, bunların kültürel arkaplanı ve bence yaşadığımız pek çok saçmalığın bizzat sebebi olan din kurumu hakkında yazılar yazmaktan çekiniyor olmam benim suçum mu? Bu korkaklık mı oluyor şimdi?

Gerçek hayatla, internet ortamındaki hayatın farkı beni hep şaşırtmıştır. Gerçek hayatta fiziksel olarak çekici biri değilsen bir şansın da internet ortamı oluyor. Ya da insanların içinde düşüncelerini yüksek sesle söyleyecek cesaretin veya düzgün konuşma kapasiten yoksa öfkeni sanal alemde kusabiliyorsun. Dünyanın en güzel fıkrasını bile anlatsan kimsenin gülmeyeceği kadar çaresiz biri bile olsan internette bir dünya komik içerik paylaşıp herkese kendini beğendirme şansın var.

Bu ikinci şans şeysi, benim hiç hoşuma gitmedi. Sanal alem bence gerçek kişiliğinizin bir alternatifi değildir. Bir şeyi, hiç tanımadığım birine sokakta spontane bir muhabbette söyleyemeyeceksem buraya da yazmam. İnsanların yüzüne konuşur gibi yazmayı önemsiyorum bu yüzden. Bizim memleketin içine düştüğü vahim durum yüzünden artık konuşulması iyi olmayacak bir sürü muhabbet var. Biz de kendimizce kendi otosansürümüzü oluşturuyoruz. Benim açımdan bir sürü enfes yazı konusunu buraya taşımamanın bir açıklaması da ne yazık ki bu.   Sonuçta yazılarım kendime notlarımdır. Sokaktaki sohbetlerim de öyle.

Millet Kıraathaneleri

Bizim ülkede politikacılar vizyonları ve zekalarıyla hatırlanacak insanlar olmuyorlar, genellikle. Ama şimdiki kadar akılsızlarını da pek görmemiştik desem yeridir. Cümleye böyle girince sadece son birkaç aydan en az beş tane örnek yazabilirim. Ama özellikle politikacı vizyonsuzluğuna örnek olacak bir şeyi not etmek için bu yazıya başladım: Millet kıraathaneleri.

Erdoğan seçmenlere seçim vaadi olarak kahvehane açacağını anlatıyor. Orada ücretsiz çay, kahve ve kek (evet, bu özellikle çok vurgulanıyor; kek) olacağını anlatıyor.

Bizim kahvehanelerin adı kahvehanedir ama çoğunda doğru dürüst Türk kahvesi bile içemezsiniz. Adı kahvehane değil de kafe olan yerlerin bir çoğunda en dandiğinden bir filtre kahve bile içme şansınız da yoktur. Bizim memlekette yüzbinlerce kahvehane vardır ama buralarda kahve namına içebileceğiniz şey hiçbir halta benzemeyen bir neskafedir.

Erdoğan’ın özellikle “kek” vurgusu yapmasının, zengin olmasının legal sebebi olarak gösterdiği Ülker bayiliği olabileceğini düşünmüştüm bir an. Sonra, bu millet kıraathanesi konseptinin babası kadın aşağılaması ve cinsel sapkınlıklarla dolu fetvalar veren bir din alimi olan bir belediye başkanının da içinde olduğu bir organizasyon şirketinin tescilli malı olduğunu görünce işin daha büyük olduğunu anladım. Erdoğan seçim vaadi falan vermiyor. Seçim formalitesi aradan çıktıktan sonra yapacağı yeni bir “hizmet”in yolunu yapıyor sadece.

Hepimiz delirmeden önce, işsizliğin sembollerinden birinin kahvehaneler olduğunu konuştuğumuzu hatırlıyorum. Hayal meyal, Çetin Altan’ın yüzbinlerce “erkek erkeğe” kahvehanesini gelişmemişliğimizin bir ölçüsü olarak arada andığını hatırlıyorum.

Politikacılar eskiden de çok akıllıca laflar etmezlerdi ama en azından yeni iş alanları açmak için bir şeyler yapacaklarını, insanların kahvehanelerde boş boş oturmasına karşı çalışmaları olduğunu falan anlatırlardı. Hayal meyal hatırlıyorum. Arada fabrika açma lafı dönerdi. Devlet nasıl fabrika açacak ki diye düşünürdüm üniversitedeyken. Solcu arkadaşlarıma bakınca devletin fabrika açmamasının açmasından daha kârlı bir tercih olacağını düşündüğümü de hatırlıyorum. Zaten kimse de ayrıntısına girmezdi bu işlerin. Bunlar şimdi başka bir dünyada, başka bir zamanda yapılmış muhabbetler gibi geliyor bana.

Yol, köprü, kanal, havaalanı, rezidans, irili ufaklı inşaatlar ve elbette AVM açmaktan başka bir yatırım mantığı olmayan adamların 16 senenin sonunda büyük proje olarak kahvehaneler açma fikri üretebilmeleri aslında çok mantıklı. Bu, 16 senelik bir vizyonsuzluğun geldiği noktadan başka bir şey değil. AVM’lerde araplar ve parayı nereden kazandığı belli olmayan uzaylı gibi tipler dolaşırken, işi, gücü, mesleği, cebinde parası olmayan, din ve Osmanlı masallarıyla kafası patatese dönmüş bir kitle için de bir takım inşaatlar yapılmalıydı. Millet kıraathaneleri, sıranın artık bu sınıfa geldiğinin göstergesi. Bu proje kitleler tarafından alkışlanmayı 3. havaalanından da çılgın garantiler ve imtiyazlarla yaptırılan köprülerden de çok daha fazla hak ediyor bu yüzden.

Arabın Yalellisi

Bizim ufaklığın yatak odasının penceresi ile minare arasında 30-40m kadar bir mesafe ya var ya yok. Yavrum bazen dandik bir hoparlörden gelen bir bağırış yüzünden uykusundan uyanıyor.

Aslında biz, Umay’dan önce de burada okunan ezanı oldukça rahatsız edici bulmaktaydık. Komşular bu hocanın daha önce şikayet edildiğini söylediklerinde karım ve ben hiç şaşırmamıştık. Onlardan ayrıldığım bir nokta var ki ben hemen hemen tüm ezanları rahatsız edici buluyorum. Büyük bir çoğunluğunun gerçekten çok kötü sesi olan, kafasından makam uydurmaya çalışan ve ciddi arabesk etkisinde kalmış Arapça şive yapmaya çalışan adamlar tarafından çok kötü ses kalitesine sahip düzeneklerden çığırılması yüzünden olabilir bu. Ya da belki de ben hoparlörden bağıran adamlara karşı önyargılıyımdır, bilemiyorum.

Bazen bilgisayar başında çalışırken bir ezan sesi geliyor kulağıma. Tam o sırada şunu nasıl yapayım diye düşünüyor oluyorum. Ne yazık ki o ses hiçbir zaman uzaktan gelmiyor. Adam makam yapmak için kulakları çınlatıyor. Aslında ne demek istediğimi anlatmaya çalışmak yerine buraya hemen bir ses dosyası ekleyebilirim. Çünkü daha önce, böyle bir anda telefona sarılıp bu ezanı kaydettim. Bunu burada yayınlamak insanları bir inancın ibadetine çağırma ritüelini yersizce eleştirmek anlamına gelebilir. Gerçi dinlediğinizde, bunu iş edinip, sitesine kaydını yüklemiş adamın yaptığını yersiz bulmadan önce, sesin sahibinin o inanca zarar verdiğini düşüneceğinizden eminim. Ama yine de yüklemiyorum.

Bizim hoca özelinde konuşmayalım. Belki de ben, yaşadığı yerlerde müezzinlik işini seçenlerin özellikle kulak ve ses konusunda pek yetenekli olmayan insanlar olmaları talihsizliğini yaşayan bir istisnayımdır. “Ben camiye gitmiyorum ama ….’da okunan ezanı duyunca gözlerim yaşarıyor” diyen insanlardan da bir dünya var çevremde. Ay evet, güzel sesli insanlar ezan okumalı, hatta bunun eğitimi olmalı falan diyen estetik kaygısı yüksek insanlardan da çok var. Geçen bunlardan birine şöyle sordum:

Tarkan ya da Bülent Ersoy (konuştuğum kişi Türkiye’nin en güzel sesli insanı o dedi çünkü) Suudi Arabistan’a gitse ve hoparlörlerden günde 5 defa Türkçe bir şeyler bağırsa ( bağırdığı şeyin anlamı yok, Çarşı tarafından hazırlanmış bir marş olabilir mesela, nasıl olsa ahali ne dediğini anlamayacak) Araplar buna ne kadar tahammül ederlerdi?

Eğer makamında bir ezanın estetik bir şey olduğunu düşünüyorsanız, lütfen bir kere daha düşünün. Mesele her gün 5 kere yüksek kulelere yerleştirilmiş hoparlörlerden yapılan Arapça bağırışların bir makamı olup olmadığı (ki bu da artık ne demekse) ya da bağıran adamların sesinin güzelliği mi? Günde 3 kere salonunuzda, iki kere de yatak odanızda, elde taşınan seyyar bir megafonla harfleri uzata uzata bağırsam, sesimin güzelliğine ya da harfleri uzatma sıralamamın dizilişine mi yorum yaparsınız?

Gecenin bir yarısı, mahalle apaçileri yüksek sesle müzik çalan arabalarıyla kapısı açık balkonunuzun altından geçerlerken, çocuğunuz uyanmasın diye kısık sesle izlediğiniz bir filmin en önemli yerinde, 30 saniye boyunca hiçbir şey duymazken, çalan sikko şarkının pop mu, rap mi yoksa arabesk mi olması bir şeyi fark ettirir mi? Mesele apaçileri eğitip klasik müzik  ya da progressive rock çalmalarını sağlamak mı?

Ama senin örneklerin yanlış, burada yapılan bağırış kutsal bir şey, bir ibadet çağrısı diyebilirsiniz. Bu, Arapça olduğu gerçeğini, çoğumuzun onu anlamadığı gerçeğini ve gerçekten çok kulak tırmalayıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.  Aslında işin içinde din, daha doğrusu korkulacak bir “güç” olmasa, insanların büyük çoğunluğunun şu Arapça bağırışları beğenmeyi bırak, buna tahammül bile göstereceklerinden şüpheliyim. Ama işin içine din girince insanlar fikirsiz ve yorumsuz birer robota dönüşüyorlar.

Sahi, bir zamanlar ezan Türkçe imiş, öyle değil mi? Bizim millet o bu olaya çok içerlemiş. Neredeyse kıçlarındaki donları bile gitmek üzereyken insanların azımsanmayacak bir kısmının hâla merkez sağ partileri yüceltip, mesela CHP’yi sebep bile göstermeden lanetli saymasının sebeplerinden bir tanesi değil midir bu? Sadece kendi ailemden anlatılanları bile düşünmem yeterli oluyor. Bu millet geri bırakılmayı, sömürülmeyi, bu ülke daha iyi bir yer olsun diye kendini ortaya atan evlatlarının harcanmasını sessizce seyredebiliyor. Ama Arapça okunan bir bağırış Türkçe yapıldı diye nesilden nesile aktarılan bir öfke oluşturmuş maşallah. Anneannemin Türkçe ezanı dinlerken gözyaşları sakallarına süzülen hoca hikayesini çok iyi hatırlıyorum. Annemin dedesinin çocuklara gizliden Kuran öğretmesi (ki kendisi medrese mezunu bir hocaymış) ve jandarma köye gelince mushafların saklanması bizim ailenin kendi tarzında devrim hikayeleriydi. (Bu arada baba tarafım her zaman daha seküler insanlar olagelmişler, onların daha başka hikayeleri var, sanırım şanslı olduğum nokta buymuş)

Bizimkilerin elin Arabının lisanına böyle kara sevda ile bağlı olmaları şimdi bana çok anlamsız geliyor. Kimbilir, belki benim torunumun çocukları da proje notlarıma ve kitaplarıma falan bakar ve büyük dede de tam İngiliz Amerikan aşığıymış, yuh be der. Tabi bunu diyebilmeleri için zamanında Atatürk’ün yaptığı gibi bir sıçrama (etkileri bizimkilere ne yazık ki geç sirayet etmiş olsa da) dönemi yaşamamız lazım. Ve arada şöyle de bir fark hep olacak: Arabın diline ve kültürüne kara sevda ile bağlı olmak hiçbir zaman okuduğunu anlayabilir seviyede bir arapça bilgisi getirmemiş. Arap kültürüne dair gerçekçi bilgilere sahip olmamızı sağlamamış. Günde 5 kere sokaklar Arapça çınlıyor ama bu tekerlemeye benzer sözlerin ne anlama geldiklerini bilenlerin sayısı çok değildir.

Uzun lafın kısası, ezan Arapça ve biz Arap değiliz. Hatta Arapları pek sevdiğimiz de söylenemez. Geçen bir arkadaş bir video yollamış, Avrupa’da sokakta çekilmiş: Adamlar ciddi ciddi şahane caz çalıyorlar sokakta. Bu bahsettiğimiz, böyle bir şey de değil. Aranızda ezan sesi duydu mu çantasını yere bırakıp durup dinleyen varsa ondan özür dilerim ama ben bu tür bir haz almıyorum bundan. Sokak çalgısı demişken, bizim yere göğe koyamadığımız  ritüelimiz Ramazan boyunca gecenin bir yarısı sokaklarda davul çalmak.

Bizdeki ortalama Müslümanlar Arapların aslında Müslüman olmadıklarını söylerler ya. O zaman, neden o gerçek olmayan Müslümanların dillerinde bağırmamız gerekiyor sokaklarda bir düşünmek lazım. Hayatım en güzel Müslümanlık Türkiye’de yaşanıyor tıraşıyla geçti benim. Malezya anlatan İslamcıya da denk geliyorduk zamanında ama açık ara en iyi islam yorumunun hep bizde olduğuna inandık. E öyleyse neden en azından günde 5 kere yapılan ibadet çağrısının kendi dilimizde olması fikri bile bu kadar kötü karşılanmış ki zamanında?

Hem biz anlamadığı şeyden işkillenen insanlarız. Size yemin ederim, doksanların ortalarında, büyükbabamın bana “bu ne bağırıyor böyle anamıza mı sövüyor” diye el yapımı amplifikatörümden çınlayan İngilizce sözlü bir şarkıya heyheylenmesini dün gibi hatırlıyorum. (Sonra bu muhabbet Cem Yılmaz’ın bir filminde de geçti, çok sıradan bir espriydi) Laf Arapça/İngilizce kıyasına gelmeyecek elbette. Ama “anama mı sövüyor” tavrının kendi içinde bir mantığı var. Bu mantığın Arabın Yalellisine de işlemesi gerekir. Ben arada bir fark göremiyorum.

Bir keresinde köyden birinin kamyonetiyle yağhaneye zeytin götürüyoruz. Küçük kabinde sıkış sıkış yolculuk ederken bir de adamın teybe koyduğu Kur’an tilavetini dinliyoruz. (Düşünün, ne ortamlar var) Artık dayanamayıp bu ne ya demiştim. Tabi Kur’an bu falan tepkileri. İyi de ben bir şey anlamıyorum, bari Türkçe’si olsa demiştim. Yine tövbe falan tepkileri. Üniversite yıllarım. Düz mantıkla zekanın kesiştiği zamanlar. İyi de Allah Türkçe anlamaz mı, Türkçe olmaz mı onun lafları demişliğim var  o kamyonetin kabininde. Bir de ortamda Arapça bilmeyen tek ben olsam ezikliğini yaşayayım. Diğerlerinin Türkçe’sini bile anlayacakları kuşkulu.Konumuzla alakası olmasa da hikayenin devamını merak edecek arkadaşlar için yazayım. Aslanlar gibi laflarımı söyledim, kimse de ters hareketi ileri taşımadı. Sonra Martin Luther diye bir orta Avrupalı papazın da özetle böyle bir çıkış yaptığı için Reform denen şeyin başladığını ve Almanya ile Afganistan farkını yaratan sürecin başladığını öğrendim.

Dini konuları eleştirmenin her zaman bunu yapan kişiye kaybettirdiğini biliyorum aslında. Zaten bu yüzden, benim gibi düşünen ve bunu benden daha iyi anlatacak kapasitede olan bir sürü tanıdığınız size bunları anlatmak yerine sadece olayları görmezden gelmeyi tercih ediyor, emin olun. Sizinle tamamen aynı fikirde bile olsa, karşınızdaki kişi dini bir konuda bir eleştiri yaptığınızda size katılıp fikrinizi desteklemez, genellikle. Belki de bu başka bir yazının konusu ama İslam Dini varoluşa dair sorularınızı cevaplamaktan ve hayatınızı düzenlemekten çok size oldukça kaba bir Arap kültürü dayatıyor. Eğer Allahın azabından kaçınıp cennetini yaşamak için her şeyi yapmaya hazır hale gelmiş biri değilseniz eninde sonunda bir Arap kültürü dayatması içinde olduğunuzu anlar ve bundan rahatsız olursunuz. İstediğiniz kadar ırkçılık deyin, içine düştüğünüz kültür Araplarınki olacak. Ne demek istediğimi şu sıralar etrafınızda bolca görebileceğiniz Arap kardeşlerimize bakarak kendiniz anlayabilirsiniz.

Eğer Arap değilseniz, kendinizi bir sebepten Araplara yakın hissetmiyorsanız, Arap kültürüne bir aidiyet ya da sempati beslemiyorsanız günde 5 kez Arapça bağırışlar duymak zorunda olmak tuhaf bir şeydir.

Eğer Arapsanız, kendinizi Araplara yakın hissediyorsanız, Arap kültürüne dini sebeplerle ya da başka bir sebeple bir sempati besliyorsanız Allah aşkına şu saçma sapan bağırışların hayranı olduğunuz kültürü nasıl aşağıladığını ve kötü şöhretinizi insanların bilinç altına kazıdığını görün..

Umut başka bir şey değil…

Beş sene önce, Gezi direnişi başladığında şöyle bir yazı yazmışım.

Gezi’nin beşinci yıl dönümünde, olayların başladığı zamanki ortamı düşünüyorum. Hafızamız gerçekten ne kadar da yanıltıcı. Oysa, Erdoğan’dan o zamanlar nefret etmeye başladığımı çok iyi hatırlıyorum ve beş yıl hiç de az bir süre değil. Yazıyı okurken bir iki ayrıntı gözüme çarptı ve “vay be ta o zamanlar böyle düşünmeye başlamışım” diye düşündüm ve gerçekten üzüldüm.

Şimdi bakınca ülkeyi tek başına yönetmeye çalışan adamın işleri berbat edişinin insanı üzen, öfkelendiren, tiksindiren, bezdiren hikayesi ne kadar da sıradan geliyor. O gençler dağıldılar. Zaten günler geçtikçe iş tavsamış, hareket belli bir iki grubun eline geçmişti.

Sonra, şimdi hiç ama hiç katılmadığım yazılar da yazdım Gezi ile ilgili. Özellikle Kemalizm ve bireyselcilik-kollektivizm ayrımı konusundaki düşüncelerime artık hiç katılmıyorum. Yüzbinlerce insanın koyun gibi bir şeyhin peşine takılıp onun gösterdiği her yere soru bile sormadan gittiği bir ülkede bir Batı Avrupa bireyselciliğini ölçü almak ve demokrasinin bu koşullarda iyiyi getireceğine inanmak tam anlamıyla talihsiz bir cehalet örneği benim açımdan.

Bir de, ülkenin toptan bir çürümeye girmesi bir yana biz de yaşlandık biraz daha.. Sanırım yaşlanmanın şöyle de bir ters etkisi oldu:
Gençken olacakları sana verecekleri zararı hesaplamadan düşünüyorsun. İşleri inadına yokuşa sürebiliyor, sıkıldığın bir şeyden gitmesi sana zarar verecek olsa bile sırf denemek için hemen vazgeçebiliyorsun. İnsan gençken kafasındaki basit bir düşünce uğruna çok beklenmedik tavırlar alabiliyor. Benim açımdan, liberalizm böyle bir dünya görüşüne sahip olmama neden olmuştu.  Doğru olduğuna inandığın şeyin geçerliliğini görmek için yeri geldiğinde çıkarlarından hemen vazgeçebiliyorsun. Yaşlandıkça bu durum normale dönüyor.  Roller değişiyor. Senin için endişelenlerin yerine geçiyorsun. Artık sen çocuklar için endişeleniyorsun. Onların hayatlarıyla oynayanları gördüğünde artık idealist düşüncelerinin nereye varacağını test edeceğin bir laboratuvar olmuyor bu ülke. Senin çocukluğundaki güzelliği ve emniyeti bulamayacak çocuklar için kahroluyorsun.

Geride kalan 5 yılda hem çok şey gördük, gücü ele geçirenler, bir insan bunu yapmaz dediğimiz pek çok şeyi yaptılar. Güce tapanlar da bu kadarına eyvallah denmez dediğimiz her tür rezilliğe gönüllü atladılar. Geride birkaç aptal adam ve onların soytarılarından başka pek kimse kalmadı. Devletini seven ve daima onun yanında olan, her söylenene inanan kitleyi bir sefer daha kandırmak adına bir tarih yazıldı bu 5 senede! Ve bu aynı zamanda, gidişata isyan eden insanların ne kadar değerli olduklarını da gösterdi.

İşin ciddiyetini anlayınca, her şey bir yana, ottan boktan eleştirilerimin lüzumsuzluğunu anladım..

Ben Mustafa Kemal Atatürk denen adamın ne kadar büyük bir insan olduğunu anladım.

O adamın bu ülke için ne kadar mucizevi bir şans olduğunu ama bu şansı berbat etmek üzere olduğumuzu anladım..

Gezide atılan bir-iki slogana katılmamış olmam ya da işlerin idaresinin daha “profesyonel” tiplerin eline geçmiş olması bugün elimizde kalan ülkeye bakınca gülünüp geçilecek birer ayrıntı gibi kalıyor.

Bu ülkenin itiraz edebilecek zekaya, onura ve cesarete sahip insanlarının sayısı galiba azaldı. Ama hala her şeyi değiştirebilecek kadar çok kişiyiz. Eğer bir umut varsa, bir umut olacaksa, umut bundan başka bir şey değil.