Kategori arşivi: Benim düşüncem

Yazıya devam

Birden bire, aklıma bu blog geldi. O sırada ne yapıyordum, önemi yok. İnanın aklıma önce, çok eskiden yazdığım şeyler geldi.

Çok eskiden yazdığım şeyler demişken hemen not edeyim: Eskiden şimdikinden çok farklı düşünüyordum.

Bu blogda 8-9 sene önce yazdığım şeylerin çoğunu artık onaylamam. Hatta okurken küfür bile edebilirim. Bu değişimin iyi ya da kötü yönlerini anlatabiliriz. Ben şimdi bundan bahsederken nötr olmayı tercih ediyorum. Zamanın geçmesinin doğal bir sonucu olarak görüyorum düşüncelerimin değişmesini.

Aklıma eski yazılarım geldi diyordum.. Düşünürken bile ağzımdan hassiktir lafının döküldüğü erken dönem liberal denemeler…

Artık eskisi kadar çok yazmıyorum. Belki de bir 8 sene sonra alakasız bir anda aklıma gelecek bir yazı olmayacak bu döneme dair. Belki de bilemeyeceğim o zaman şimdiki düşüncelerimin ne kadar farklı olduklarını.

O tuhaf duyguyu hissetmeyeceğim.

Gündelik olayları, kişileri, yaşadıklarımı hatırlayıp duracağım.

Sanırım neden yazı yazdığımı anladım.

Hatırlamak için yazıyorum. Geriye bakıp şimdiyi ölçebilmek için.

Fotoğrafların yapabildiğinden çok daha fazlasını yapıyor bir iki cümle. Anlıyorum, belki okuyan başkaları anlamasa bile aradaki farkı. O zamanı.. Değişenleri..

Her insan doğrusunu kendi yolundan giderek bulmalıdır bence. Artık eskisinden daha çok çalışıyorum sanırım. Bir şeyler yazmak için durduğumda aklıma yapacaklarım geliyor, oyalanma diyorum. Bu oyalanmak mı, galiba öyle düşündüm son bir iki senedir. Sorumluluklarım arttı. Artık işler beklesin istemiyorum. Bir kızım var. Hayatımda daha önce hiç kimsenin sahip olmaya yaklaşamadığı bir yere sahip bende.. Acaba tüm bunlar beni yazı yazmaktan soğuttu mu?

Fikirler değişiyorlar derken…  Eğer değişmiyor olsalardı da yazmaya bu kadar değer verir miydim? Aynı şeyleri mi yazmış olurdum senelerdir?  Hiç sanmıyorum… Başkası için nasıl olur bilemem ama ben asla aynı şeyleri yazmazdım. Zaten zamanla anladım ki inandığın, savunduğun, bildiğini düşündüğün şeyler bir yere kadar sana aitler. Sende senin olan şey bunların hiçbiri değil. Ve bu yüzden kendini anlatış şeklin her zaman anlatıyor olduğun şeyden daha önemli. Bunun farkına varmak benim için yirmi yıl kadar sürdü.

Ben genelde memleket meselesi diye “aşağıladığım” konular hakkında yazıyorum. Çok mu önemliler, hayır. Sadece, görünüşte kişisel değiller. Sanırım memleket meseleleri üzerinden konuşarak kendimi arıyordum. Burada samimi olmadığım anlamına gelmiyor bu. Ben hiçbir zaman çok fazla ciddiye almadım hiç kimseyi. Beni tanıyan herkes en azından bunu anlamıştır benimle ilgili olarak. O yüzden samimi olmak benim için bir çaba gerektirmiyordu. Sanırım hala da öyle.

İnsanlar kendileriyle ilgili şeyleri güncel meseleler, genel geçer komiklikler ve dünya görüşlerine dair yorumlar eşliğinde birbirlerine sunuyorlar “sosyal medya”da. Ben buna pek ısınamadım. Seneler önce “nerede lan bu ilginç insanlar” diye kendi kendime sormuştum ya, ben hala oradayım. Burada yazdıklarım, paylaştıklarım, gerçek hayatta yapabildiklerimin özensiz ve beceriksiz bir örneklemesinden ibaret. Yazabildiğimden daha az konuşabiliyor değilim. Buradaki gizliliğin ve paylaşım konforunun arkasına saklanıyor değilim.

Aslında yaptığım işlerle ilgili de daha çok şey paylaşmak isterim. Bu ülkenin nereye gittiğini bildiğini iddia etmek veya herkesçe tartışılan figürlerin ne işler yaptıkları üzerine yorumlar yapmak dolaylı olarak kendimizi anlatmak ise doğrudan bir günümüz içinde ne halt ettiğimiz hakkında şeyler paylaşmak bu yolda çok daha verimli bir çaba olacaktır diye düşünüyorum.

Allahın ofis çalışanının, muhasebecisinin, satış temsilcisinin ne iş yaptığı, insanlara pek ilginç gelmeyebilir. Bu, onları başka şeyler anlatmaya itiyor olabilir. Politik, güncel, ahlaki tartışmalar bu açıdan “avatar” oluyor insanlara. Ben bu yola girmeyeceğim. İnsanın kimliğini şekillendiren en önemli kalıp onun mesaisini harcadığı şeydir. Bence herkesin bilmesi gereken ilk şey kendi yaptığı iştir. Bu, doğal olarak konuşma hakkına sahip olacakları ilk şeyin de işleri olduğu anlamına gelir. Hikayesini gün boyu yaptığı işinden yalıtıp anlatmaya çalışan tiplere kuşkuyla yaklaşırım. Ayağı yere basan anlatılar emeğe ve zamana dayananlardır. Düşünürseniz, çelişki açıktır: Eğer zamanının çoğunu uluslar arası ilişkileri anlamaya ayırıyorsan o zaman neden masa başında rutin hesaplarla ömür geçiren bir bankacısın? Eğer iyi bir bankacıysan ve aklını uluslar arası ilişkilere de yönlendirmişsen o zaman neden hiç işine referans vermiyorsun konuşurken? İşiniz her zaman piramidin daha altındaki bir katmandır, bunu unutmayın. Ve eğer ters bir piramit değilseniz, çoğu zaman profesyonelliğiniz üzerine konuşmak zorundasınız.

Lafı uzattım, diyeceğim o ki, dünyanın derdi bir yere kadar. Ben işime bakarım, bundan sonra da işimle ilgili şeyler paylaşırım (genelde). Zaten herkes işini iyi yapmayı dert etse bize konuşacak memleket meselesi de kalmazdı. Kafa dağıtmak için umumun meselelerini not etmeyi hobi olarak görsem de biliyorum ki memleket meselesi bir noktadan sonra tembellerin, akılsızların ve fakirlerin meseleleridir. Hep beraber kurtuluşu aramaktansa onlardan biri olmamayı tercih ettim seneler önce. Sebebini de zaten bu blogda defalarca anlattım.

Ha, ben gördüğüm şeyleri “not etmek” için yazıyorum bir çok şeyi. İçki masasında, iddiasını gereğinden fazla uzatmış bir arkadaşa hazırdan cevap vermek için buraya yazarım desem de yalan olmaz. Beni okuyan herkese, bu yazıların yazılma sebebi öncelikli olarak onların görüşleri olmuyor olsa da değer veriyorum. Yazmak benim için gerçekten dinlendirici ve rahatlatıcı bir şey. Şunu olayı karikatürize etmek için yazıyorum: Milletin yazdıklarını okuyup kızıp gerileceğime kendim yazarım, bildiğim, sevdiğim, anladığım şekilde yazarım rahatlarım diyorum ben.

Bir de işin yazabilme tarafı var tabi. Sosyal medya bize yazma özürlü avukatlar, politikacılar, gazeteciler hatta yazarlar olduğunu gösterdi. Fikriniz ne olursa olsun önce onu kurallara uygun bir yazım ile ifade etmeyi becermeniz gerekiyor. Yoksa söylemeye çalıştığınız o büyük lafların bende bir karşılığı yok.  Twitter’da nice yazı-çizi-fikir adamının Türkçe katliamına tanıklık ediyorum. Anladım ki bu iş biraz zeka, biraz da pratik işi. Bizim insanımızın okumaya vakti yok, yazmaya ise hiç yok zaten. Ben vakit buldukça yazıyorum ve doğal yazma hızında hatasız bir imla için yazma pratiğine sahip olmanın gücüne inanıyorum.

9

Diyanet, 9 yaşında çocuklar evlenebilir demiş.
Sessiz kalıp tartışmanın geçmesini bekleyecek dindarlar var.
Daha dürüst davranıp, evet 9 yaş dinen ergenlik yaşıdır, bundan sonra nikah caizdir diyen dindarlar da var.
Daha öncesinde Diyanet’in aslında çocuk evlilikleriyle mücadele etmiş olmasını örnek veren saflar da var.
Bunların hepsini bir yere kadar anlıyorum.
Ancak..
Bunu yaparak insanları dinden soğutuyorlar diyenleri..
Bir takım sapıklar, sapık düşüncelerine dinimizi alet ediyorlar diyenleri..
Hiç anlamıyorum..

Bu yazıyı okuyabilecek kadar zekası olan herkese çok basit bir şey diyeceğim:
İslamiyet tam olarak budur arkadaşlar..

Güzel dinimiz bu ve daha da beter şeylerle doludur. Ancak bunlardan örnek vermeye çalışanları “inancıma saygısızlık etme” diye susturmayı marifet saydığınız için bunu görmek istemeyen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.

Diyaneti, hocaları, tarikat şeyhlerini, IŞİD’lileri, imam hatipli sapıkları lanetleyip bu koca gerçeği görmezden gelemezsiniz.

Dinimiz, 9 yaşında çocukların evliliklerini kabul eder, Peygamber de bunun bir örneğidir.

9 yaşında bir çocuğun evlenmesinde bir yanlışlık görmüyorsanız, bunu açıkça söyleyin ve benim gibilerin karşısına çıkarken dikkatli olun yeter.

Ama 9 yaşında bir çocuğun evlenmesi fikri midenizi bulandırıyorsa, bunun sapıklık olduğunu düşünüyorsanız, dini tartışmadan, insanları suçlayarak olayın özünden kaçmaya çalışmayın.

İslamiyet çocukluğumuzun bayramları, iftar sofrasının heyecanı ya da babaannemizin güzel kokulu baş örtüsü filan değil.

Gerçeklerle yüzleşin. 9 yaşında bir çocuğun evlenmesinden bahseden sapıktır, benim bunu diyenlerle işim olmaz diyecek cesaretiniz olmadığı müddetçe bu şerefsizler dinlerini size dayatmaya devam edecekler.

Gerçek İslam bu değil diye diye bok çukurunun dibine batacağız.

İhtiyaç Kredisi

Aslında “Ön Onaylı Bireysel İhtiyaç Kredisi” olacak bu zımbırtının tam ismi…

Eğer bu isim üzerinde biraz düşünme ayrıcalığınız olursa, tanımlamada bir tuhaflık görmeniz mümkündür:

Ön onaylı ihtiyaç krediniz hazır

Ben kredinin borç olduğunu düşünüyorum. Borç da ihtiyaç durumunda İSTENİR bildiğim kadarıyla..

Bankalar ise, artık başlangıcını hatırlayamadığım kadar uzunca bir süredir bana borç vermeyi kendileri İSTİYORLAR..

Yukarıdaki görüntüyü internet bankacılığı sayfasından aldım. Artık iş öyle otomatik bir hal almış ki üretilen banner’a bir format stringi içinde bana lutfedilen borç parayı taşıyan değişkenin adı yazılıyor. Aklıma, döviz kurlarınınki gibi sayıları anlık değişen panolar geliyor.

Bankacılığın pek hümanist bir meslek olduğu düşünülmez. Ama insan ilişkileri ve bireysel yaklaşımlar konularında da kurumsal olarak çok çok sorunlu bir sektör olduklarını gözlemliyorum.

Ben bunlar kadar para kazanan ve finansal açıdan kolaylıklar içinde yüzen bir sektörün bir yöneticisi olsam en azından televizyona verdikleri o budalaca reklamlara biraz daha ayar çekerdim, kesin..

Konumuz bunların bol buldukları parayı kendilerine benzeyen reklamcılara yedirmeleri değil.. Mesele kredi vermek için bu kadar istekli olmaları, size borç para vermek için size neredeyse şehvetle yaklaşmaları.

Bana neredeyse her gün mesaj da atıyorlar. Bu mesele değil, telefonun sms inbox’ına pek bakmam zaten. Mailleri ise artık arada inbox’a kaçanlarını sildiğimde kendimi düzenli hissetmeme neden olan bir ev işine dönüşmüş durumda. Ama ayda bir-iki kez arıyorlar da. Bunlar sizi bir kez aramaya başladıklarında telefonu açmazsanız ya da çağrıyı reddederseniz bu arama oturumunu bir çeşit saplantıya dönüştürüyorlar ve tekrar arama sağanağı mesai saatleri dışına taşıyor. Bu oturumu bir sonrakine kadar sonlandırmanın tek yolu çağrıyı yanıtlayıp “iyi günleeğğğrrr” diye söze basmakalıp bir ses tonuyla başlayıp size o gün içinde sanki sizi beş kere daha aramamış gibi arsızca adınızı soran alık bir tiple konuşmak zorunda kalmaktır.

Yıllar önce bu insanlara “emekçiler” gözüyle bakar, onlarla yaptığım bire bir konuşmayı onların temsil ettikleri şirkete ve sisteme duyduğum tiksintiden ayrı tutmaya çalışırdım.

Ama insan yaşlandıkça akıllanıyor ve o safdil merhametin yerini akla zamasızca geliveren deneyimler alıyor.

Erişim gerçekleştiriyorum diyen oğlana “arıyorum desene arkadaşım, otobüsle mi geliyorsun, erişim gerçekleştirmek ne demek” demişliğim var.

Sistem sistem diyen geri zekalıya sistem dediği şeyin her şeyi ele geçirmiş bir yapay zeka mı olduğunu (ki sanırım Black Mirror’ı ağzımız açık seyrettiğimiz zamanlardaydı bu) sormuşluğum var.

Bekarlık zamanlarımda genç hanımların gönüllerini konunun dışına çıkıp alakasız esprilerle almışlığım da var ki bu kendileriyle konuşmak zorunda olan bir hanımı ezik egolarını ayağa kaldırma fırsatı olarak kullanan yurdum erkek bozuntularına bir tepki, hanımlara da küçük bir terapiydi (tabi bu bir milyon yıl kadar önceydi).

Beni en son, bayram öncesi arayan hanım kardeşimiz (böyle yazınca da gerçekten gizli bir saldırganlık hissediliyor ya) yine 50 küsur bin krediden söz etti. Ön onaylı olarak hazır ihtiyaç kredisi. Ben de ihtiyacım olmadığını, yani bu ürünün tanımına uymadığımı söyledim. Daha düşük bir meblağ önerelim dedi. Dedim bu para ile yapacak bir şeyim yok, borç parayı ne yapayım? Kız, yatırım amaçlı olarak kullanırsınız dedi. Burada olay ilginçleşti tabi. Sonuçta bir bankacıdan bedavaya yatırım tavsiyesi alıyorum (onlar arıyor).  Dedim bu şekilde sizden kredi alan var mı? Kız elbette dedi.. Yani sizden BİK alıp sonra dolar alan adam var mı dedi (dolar şu sıralar yüzümüzü yere baktırıyor, malum). Eveeeet dedi.. Önce uzun bir kahkaha attım. İnanılmaz olan kız da güldü. Sanırım söylediklerini inanmadan konuşuyor, o kadar da salak değil diye düşündüm. Biri kredi çektikten sonra asıl yatırımı yapan banka, üzerine yatırım yapılan da krediyi alan vatandaş oluyor diye biliyorum dedim. Kız sustu. Dolara yatırım yapmak kredi geri ödemesinden sonra bile karlı olsa banka bana para vermez o parayı kendisi dolara yatırmaz mıydı dedim. İnanmayacaksınız kız yine evet dedi.

Sonra, bu konuşmaya daha çok zaman ayıramayacağımı söyleyip, iyi bayramlar diledim. Kız da mersis numaralarını okudu ve iletişim tercihlerinizi değiştirebilirsiniz dedi. Bu konu üstüne daha önce kavga etmiş olduğum için sadece biliyorum dedim ve kapattım.

Tabi ne zaman bankamatiğe kartımı soksam ya da internet bankacılığına girsem #FK LIMIT# kadar bir kredim ön onaylı olarak beni bekliyor. Ben de bunu bilmenin huzuruyla, ekonomimizin gücünün farkına varıyor ve biraz para çekip pazara gidiyor ya da kredi kartı borcumu ödüyorum.

Bu arada, FK neyin kısaltması onu da düşünmüyor değilim…

 

 

 

7 Carlsberg

Bugün whatsapp gruplarımdan birine (*) 7 yazarken telefonun sonraki kelime olarak önerdiği şeyin Carlsberg olduğunu gördüm.
Şimdi, niye 7 yazdığımı da hatırlamaya çalıştım. Bu yazıda yer alması gereken bir ayrıntı bu.
Hatırladım.
Sevan Nişanyan’ın cezaevinden firar etmesi üzerine yazıyorduk. Bu adamdan 7 tane daha olsa memleket süper bir yer olurdu gibi bir şey yazmaya çalışıyordum.
Telefon o ara 7 sayısının yanına Carlsberg’i yakıştırınca..
Ben de tesadüf bu ya, henüz boyun kısmına kadar içilmiş, terli bir Carlsberg şişesini kanepenin kolçağına yeni bırakmış durumda olunca..
Cebimizde akıllı telefon diye şeytanımızı taşıdığımızı düşünmeden edemedim.
Wifi üzerinden kendini güncellemeye çalışan bir şeytan bana televizyondaki 15 Temmuz konulu kamu spotundan bile komik geldi.
Ama gerçek bu.
Hayat bir kez yaşanıyor ve onun git gide aptallaşan bir şeye evrildiğini görmek kesinlikle not etmem gereken bir şey.
Bir ara telefonun sonraki önerileri arasından rastgele şeyler seçerek birbirimize yazılar yolluyorduk. Bu insanlar kafalarını telefonlarına gömmüşler ne yapıyorlar diye düşünüyorsanız yanıtlardan biri budur. Karım hamileyken, hastanede onu beklediğim zamanlarda Whatsapp grubunda oynadığım oyunlardan biriydi bu.

Bu konu hakkında daha önce yazdım mı emin değilim. Ben dışarıda telefonla oynamayı seven biri değilim. Çünkü ekrana bakmaktan çabuk sıkılıyorum. Zaten yazları işe bisikletle gittiğim için telefon genelde çantamda oluyor. Gemi yolculuğu yaptığım zamanlarda da genelde bilgisayarımı açıyorum. Gece yatmadan önce okuduğum kitap sabah aklımdan çıkmamışsa onu çantama atar, o gün gemide mutlaka devam ederim. Şanslıyım ki böyle kitaplara denk geliyorum sık sık.

7 Carlsberg evrenden gelen bir mesaj mı yoksa “akıllı” telefonum sadece benim daha önce yaptığım bir muhabbeti mi hatırlıyor düşünmek istemiyorum. Buraya epeydir sadece politik şeyler yazdığımın farkındayım. Ama geçen gün sokakta tartıştığım birine dediğim gibi aslında politika denen şeylerin hiçbiri de politika değil.

Bugün hep gittiğim Tekel Bayiine toptancı mal getirmişti. Bu adamlar çok özel insanlar değillerse peşin parayla çalışmak zorundalar, biliyorsunuz. Bu bana hep komik gelmiştir. Bizimki gibi iş piyasası olan bir ülkede birilerinin birilerine nakit çalışacağız demesi gerçekten ilginç. Ama bu da başka bir hikaye (bunu ne sık söylüyorum farkındayım ama bir gün gerçekten yazmaya başlayacağım ve o zaman bu diğer hikayelerin hepsine gireceğim). O sırada işletmenin sahibi abla gidişattan dert yanarak bana faturayı gösterdi. Ödedikleri KDV’yi görünce istemsizce padişahım çok yaşa dedim. Toptancı, devlet büyüklerimiz hakkında burada yazarsam başıma iş alacağım şeyler söyledi. Ben de burada yazarsam eminim güleceğiniz ama yazmasam daha iyi olacak şeyler söyledim. Bu arada kutu Tuborg’larını poşetin üstünden izleyerek para üstü olarak aldığı banknotları katlayan yaşlı adam “böyle konuşursunuz ama oy zamanı yine gider ona oy verirsiniz” dedi. Ben de, burada 4 kişi olduğumuza göre en az ikimiz yalan söylüyor diye iğrenç bir espri daha yaptım. Sonra da toparlamak için “bir gün bu film biterken yine biralarımızı içerek seyrederiz umarım” dedim. Toptancı onaylayan bir el işareti yaptı. Ben de dükkandan çıktım. Elimdeki mor poşette Carlsberg’ler vardı ama sadece 4 taneydiler.

Bundan sonra 7 sayısı 50cl’lik bira şişeleriyle beraber anılacaklarsa bu kendi yaptığım biralar için olabilir. Bisikletlerimize atlayıp, boş şişeleri geri götürüp geceyi noktalamamıza yetecek son biralarımızı alabildiğimiz günleri akıllı telefonum değil ben hatırlıyorum. Şimdi aynı şey için büfeye arabayla gitmem gerekir. Hele Efes’in şişe kapaklarının altından tam ya da yarım bedava bira çıkan günlerini şimdi hayal meyal hatırlıyorum.

Eğer beni cennetin varlığına ikna etmek istiyorsanız, bira kapaklarının altından bedava biraların çıktığı o günleri bana vadetmelisiniz. O sessiz Yalova bahçelerinin içinde, binbir yaz gecesi kokusu içinde yaptığımız o dertsiz muhabbetleri bana vadetmelisiniz. Ama bunu hayal dahi edemediğinizi görüyorum ve artık cevap vermeye bile tenezzül etmiyorum diye bana laf söylemeyin.


(*)
Whatsapp grupLARım demek benim için nasıl bir eşik aşımı, bilemezsiniz. Ne tuhaf günlerde yaşıyoruz..

15 Temmuz

15 Temmuz’un sene-i devriyesi..
Bir kesim bunu bayram olarak görüyor. Devlet eliyle güçlendirilmiş bir tarikatın müritlerinin devleti ele geçirme çabası, halka karşı silah kullanması, meclis binasını bombalamaları falan nasıl bir bayram olabilir, bilemiyorum. Sonuçta devlet az daha elinde olanları kaybediyordu. Böyle rezil bir durumun kenarından dönülmesi utanılacak bir şeyken bunu kutlamak ve halka “siz başardınız” diye gaz vermek, gerçekten siyasi anlamda oldukça cüretkarca bir özgüven. Ama halkın bir kısmı durumdan memnun gözüküyor.

Diğer bir kesim artık Erdoğan ve sevenleri ne yaparsa yapsın buna peşinen karşı. O yüzden onlar 15 Temmuz adı altında anlatılanlara burun kıvırıyor. Üzerinde düşünmeye bile pek zahmet etmediklerini görüyorum konuştuğum bazı arkadaşların.

Olacak olan şey tam anlamıyla bir darbe miydi, bu bile elbette tartışılır ama bir şey olacaktı. Sonra bu şey olmayınca OHAL ilan edildi ve alakalı alakasız bir sürü kanun kararname adı altında kolayca çıkarılıvermeye başlandı. Bu arada kamudan pek çok insan uzaklaştırıldı. Pek çok insan tutuklandı. Cemaat hakkında az buçuk fikri olan ortalama bir Türk vatandaşı olarak, zaman içinde duyduklarımın da ışığında masum insanlar işlerini kaybettiler diye düşünmekten ziyade, haydan gelen huya gitti gözüyle bakmaya başladım ben bu olaylara.

Sonuçta bir zamanların iki sıkı ortağı kavga ettiler. Onlara müdahale edecek ve kazanan tarafı hukuk çizgisine çekecek üçüncü bir güç yoktu. Demokrasi ya da daha doğrusu sandık falan demeyin. Bu artık hiçbir zaman olmadığı kadar önemsiz bir detaydır.

Hükumet politikalarını genellikle desteklemeyen, cemaatle de bağı olmayan, dünya görüşü olarak hiçbir cemaate sempati beslemesi olasılık dahilinde olmayan ortada biri olarak kendi kendime soruyorum:

Kavgayı kim kazansa benim için daha iyi olurdu?
Fetö ile Erdoğan’ın mücadelesini Fetö kazanmış olsaydı Türkiye şimdikinden daha iyi bir yer olur muydu?

Benim soğukkanlılıkla düşündükten sonra bu soruya verdiğim yanıt net bir hayır oluyor. Erdoğan, her ne kadar politikalarını desteklemesek de başı-sonu belli bir politikacı. Cemaat ise çok daha karmaşık, gizli, tehlikeli bir yapı. Erdoğan iktidarının Türkiye’ye verdiği tahribatın büyük bir kısmı iş bilmezliklerinden kaynaklanıyor. Cemaat ise daha maksatlı, gizli çıkarları olan, vatan düşmanı bir yapı bence.

Erdoğan’ın gücü popülizminden geliyor. Bu, hataya çok açık bir süreç. Cemaat ise bir adanmışlık organizasyonu. Çok daha irrasyonel, derin, garip bir şey.

Düşününce iyi ki bu ikisi çok ileri gitmeden kavga etmişler diyorum. Çünkü özelliklerini yazarken birbirlerini tamamladıklarını görmemek olanaksız.

Kim ne derse desin, Erdoğan delikanlı bir adam. Dostsa dost, düşmansa düşman. Bu, politikalarını desteklemediğiniz zamanlarda bile sizde bir saygı uyandırıyor. Cemaat ise, sıkıştırdığınızda suratınıza karşı sırıtıp “cemaat diye bişey yok, ben bilmiyorum abi” diyecek kaypaklıkta tiplerden oluşuyor.

Yakalanmanın sevabını bilseniz kendiniz ihbar ederdiniz diye gaz veren şerefsizlerin arkalarına bakmadan kaçtıkları bir grup ile, kendisine darbe yapıldığı akşam sokakta sevenlerine hitap edebilen birinin yönettiği diğer grubun mücadelesini daima ikincisi kazanacak. Doğanın kuralları böyle işliyor.

Bu arada, Erdoğan sempatizanlarının, ona oy verenlerin bazı politikaları sorgulamadan kabullenmeleri sonuçta bir bilgi, görgü, eğitim eksikliği iken diğer tarafın müritlerinin alçıdan yapılmış bir eli öpmek için sıraya girmeleri, kullanılmış bir peçeteyi almak için plonjon yapmaları, yalandan ağlayan bir hoca için popçu fanı ergen gibi ayılıp bayılmaları çok daha problemli durumlar.

Erdoğan’ın üst çevresi çıkar için onun etrafında toplanmış yolunu bulma tayfasıyken cemaatçiler bir kısmı ne olduğunun farkında olmayan kafayı bulmuşlar, bir kısmı kendi gündemi olan tipler, bir kısmı ise sinsi hainlerden oluşuyor. İkinci grup birinciden çok daha zor modellenebilir. O yüzden birinciler daha iyidir.

Son mesele de şu: Bu ülkede herkes güce ve iktidara tapar. Yakın zamana kadar en alakasız tiplerin hizmet hareketine destek vermesi halka açık bir gösteriydi. Erdoğan gibi net ve güçlü biri olmasa bu cemaat belası ülkenin başından kolay kolay temizlenmezdi. Çünkü bu adanmışlık, bu kaypaklık, bu ilkesizlik ve bu derin güç ilişkileri sayesinde o iş kısa sürede tavsardı. Erdoğan, sümüklü bir sünepenin müritleri tarafından ağır biçimde kandırılmış olmanın (evet, bence ortaklık bozulmasından ziyade kandırılma durumu var ortada, bunu ayrı bir zamanda yazmalıyım) utanç verici halini taşımayı kaldıramayacak kadar gururlu bir adam. İyi ki de öyle. Yoksa klasik bir politikacı olmuş olsaydı bu iş gelecekte başımıza bir kez daha bela olmak üzere ertelenirdi sadece. Gerçi yine tekrarlanmayacağının garantisi yok. Ama bu da 15 Temmuz’un sene i devriyesinden söz ederken anlatılacak hikaye değil.

Kavgayı Erdoğan kazandıktan sonra, memlekette bir memleketin daha iyi olması kavgası veriliyor. Ama eğer ötekiler kazanmış olsalardı bence bambaşka bir kavga verilecekti. Ve bu çok daha kötü olacaktı.

Sağlam İrade Neye Yarar

Bir ülkenin yönetiminde çok başlılık olmaması, hadi çekinmeden yazalım, işlerin tek adamın elinde toplanması idareyi kolaylaştıran, otoriteyi karmaşadan uzaklaştıran bir şey gibi duruyor.
Biri gelip bir 7-8 sene önce bana bunu savunsa pek itirazım olmazdı.
Ama yönetimden söz edeceksen işe yönetilenleri anlatmaktan başlaman gerek. Güç karşısında tüm akli melekelerini kaybeden insanların ülkesinde tek adam pek o kadar da hayırlı olmayabilir gibi duruyor.

Bir örnek anlatalım:

Manisa’da, piyade eğitim tugayında (bir acemi birliği) askerler son bir ay içinde üçüncü kez (bazı haberlerde 4. kez diye veriliyor ama benim saydığım bu üçüncü vaka) yedikleri yemekten zehirleniyorlar. Bir asker hayatını kaybediyor. İlk seferde ilin valisi olay psikolojik diyor. İkincide konu meclis’te görüşülme isteği ile gündeme geliyor. Bir grup milletvekili yemeği veren şirket araştırılsın diyor. Bu öneri, iktidar milletvekillerince reddediliyor. (*) Ortaya hastanedeki askerlerin ifadelerinin yer aldığı videolar çıkıyor. Asker yakınları hastane raporlarının bile kendilerine verilmediğini anlatıyorlar. Bunlar medyada başta hiç haber olmuyor. Olaydan etkilenen asker sayısı binlerle ifade ediliyor. İş iyice ortaya çıkınca yandaş medyada askerler yemekten ETKİLENDİ gibi ifadeler görüyoruz. Milli savunma bakanı her yönünü araştırıyoruz, sabotaj olabilir gibi şeyler söyleyince yandaşlar da Fetö yaptı diyorlar. Sonra bir sabah kalkıyoruz, yemek alımını ihale kanunu kapsamı dışına çıkarmışlar (adamların olaylar karşısında aksiyon alış şekli bir sorunu çözmek değil bu sorunu fırsat bilip “işlerini” kolaylaştırmak).

Ben gündemi kendi çapımda takip eden biriyim. Bu olayla ilgili bir yetkili askerin konuştuğuna tanık olmadım. Zaten öğrendik ki bu işleri Genelkurmay’dan alıp MSB’ye vermişler.

Ama kumpas davalarında görevinden uzaklaştırılmış eski askerlerin açıklamalarına denk geldim. Bir tanesi, savaşta da bu şirket mi yemek verecek diye soruyordu. Bir diğeri, acemi birliğinin amacı orduya yeni katılmış askerlere askerliği sevdirmektir diyordu. Bunlar televizyonlara her akşam çıkan garip tiplerin geveleyip durdukları saçmalıklardan çok daha üzerinde düşünmeye değer şeylerdi.

Bize böyle şeyleri anlatması gerektiğini hala safça düşünmeye devam ettiğim gazeteciler ise “işlerini” yapmakla meşgullerdi. Bir zamanlar denk geldikçe baktığım, yorumlarını dinlediğim, şimdilerde iktidar aşkıyla kelimenin tam anlamıyla çıldırmış bir gazeteci bu olaylar olurken Katar’daki gıda kıtlığı tehlikesine uçaklarla mal yollayıp nasıl çare olduğumuzu anlatıyordu.

Gelelim bu işlerin tek adamlıkla ilişkisine.. Bir vali, devletin uçaklarından inmeyen bir gazeteci, yandaş bir haber kanalının web editörü, mecliste milletvekili, yemek şirketi hakkında çıkan haberleri anında internetten kaldırttıran hakimler, sosyal medyada çırpınan trol, sokaktaki vatandaş.. Bu birbirinden çok farklı makamlarda ve seviyelerde insanları yukarıda anlattığım olayı savunma, gizleme, görmezden gelme safında birleştiren şey nedir?
Hakkında çok az şey bildiğimiz bir yemek şirketini, bu vatan için askerlik yapan biricik evlatlarına yeğ tutturan şey nedir? Muhtemelen ne savundukları şirketi ne de birbirlerini çok tanımayan bu adamları aptallığın ve ahlaksızlığın safında toplayan şey nedir?

İşte o bize istikrar getireceğinden pek şüphe duymadığımız otorite, değil mi…


(*) Bu arada bir iktidar milletvekili kürsüde, “ben de Tuzla’da sıcakta askerlik yaptım. O koşullarda bir şey yemesen de hasta olursun” demiş. Yukarıda resmettiğim tabloda orta yere bu arkadaşı koyabilirsiniz. “Normal” zamanda bir milletvekili, ölmüş asker varken çıkıp bu lafı söyler mi? Ha, işin bir de şöyle bir yanı var. Sayın milletvekilinin askerlik yaptığını söylediği Piyade Okulu’nda ben de askerlik yaptım. Ağustos ayıydı ve el nino geyikleri dönüyordu. Askerlik anısına girmemek için ayrıntı vermiyorum ama gerçekten sıcaktı.Hasta falan da olmadım.

Avrupa Avrupa Duy Sesimizi…

Olaya gel arkadaş: Bizimkiler Avrupa kapılarına dayandı. “Başkanlığa Evet” toplantılarında bağırıp çağırmak istiyorlar.. Oradaki Türk azınlığın hatırı sayılır bir kısmı da bu bağırıp çağırmayı canlı dinlemek istiyor muhtemelen.. Ama nedense ırkçı, faşist, Nazi kalıntısı Batılı yöneticiler bizimkilere kıllık yapıyor.

Almanya ortalama zekaya sahip herkesin görebileceği şekilde rengini belli etti ama durumu da idare etti arkadaş, ne derseniz deyin.. Çünkü milyonlarca Türk vatandaşına ev sahipliği yapan bir ülkedir ve derdi bu belaya bulaşmamaktır, atar yapmak değil. Yöneticilerin kişisel hırsları için ülke çıkarlarını tehlikeye atmak Ortadoğu’ya has bir gelenektir, Avrupa’ya ait değil.. Çünkü ancak Ortadoğu’da din ile motive edilmiş kalabalıklar bulabilirsiniz, yöneticisinin çıkarı için kendi çıkarının hiçe sayılmasını alkışlayan aptal kalabalıkları…

Hollanda daha “idealist” çıktı. Adamlar önce bizim Dışişleri Bakanı’nın uçağına iniş izni vermediler, ardından Almanya’daki bir başka bakanımızın kendi topraklarına karayoluyla gelişine engel olmaya çalıştılar.

Bakanlarımıza bir başka ülkenin böyle davranması şık değil, gururumuzu okşamıyor en azından.. Bunu kabul ediyorum.. Sebep ne olursa olsun Türk Devleti’nin bir yöneticisi böyle adi suçlu muamelesi görmemeli. İtin hatırı yoksa sahibinin hatırı vardır. Evet de, bizimkiler o hatırı epeydir fazlasıyla kullanıyorlar ve sanırım artık sınırına geliyoruz.

Bir de şu açıdan bakın. Avrupa ülkeleriyle bu hırlaşma burada oturan zavallı bir vatandaş olarak sizin çıkarınız için mi yapılıyor?  Almanya’dan kara yolu ile Hollanda’ya geçme mücadelesi veren aile bakanımız sizin yaşamınıza ne tür bir olumlu katkı sağlamak için bu işe kalkışmış olabilir?  Biz bir üstteki paragrafta yazdığım gibi, Türk Devleti’ni temsil edenlere her ne olursa olsun saygı beklemeye devam edeceğiz elbette, bunun istisnası yoktur da, bu hassasiyet iki taraflı olsa; o temsiliyeti taşıyanlar da biraz devlet insanlığı ciddiyetine sahip olsalar, asil bir milleti temsil ettiklerini belli etseler daha doğru olmaz mı?

Çok mu karışık yazıyorum arkadaş? Şu anda bırak kabineyi, mecliste  olan herhangi bir iktidar politikacısı, Reis’in gözüne girmek, dikkatini çekmek ya da sırf gazabına uğramamak için inansa da inanmasa da belli bir şekilde davranmak, paralı askerlik yapmak zorunda mı yoksa değil mi? Ne cevap verirsiniz buna? Bu kadar çok kişinin aynı şeyi söyleyebilmesi, bizim memleket için kuşku uyandıran bir durum değil mi? Yoksa hepimiz buna inanacak kadar aptal mıyız?

Sayın bakan, ilgi alanına giren her konuda bu memleketteki tüm sorunları çözmüştür de sıra Hollanda’daki Türk kökenlilere her ne pahasına olursa olsun (devlet itibarı) hitap etmeye mi gelmiştir?

Demokratik bir hak olduğundan söz ediliyor.. Bu memlekette tam şu anda, kendileri gibi düşünmeyen insanlara, özellikle de kamu algısını etkileme kapasitesi olanlara neleri reva gördükleri ortadayken “demokratik bir hak” tan söz edebilmek, sanki o hak ellerinden alınıyor gibi mağduru oynamak bizi asıl dünyaya rezil eden şeydir.

Burada, kelimenin tam anlamıyla ne söylersen söyle, ama öyle böyle değil, her ne söylersen söyle,  heyoooo diye alkışlayan ve bunlara inanan insanlara muamele etmek kadar basit değil demek ki Batı ile uğraşmak.. İşte size muhalif olan pek çok insan tam da bu yüzden sizinle Batı arasındaki bir çatışmada sizden yana olmuyor aslan parçaları..

Hem bir de şu demokratik hakkın şöyle bir tuhaf yanı da var: Arkadaş, konuşuyorsunuz da ne anlatıyorsunuz? Tahammül ediyor, Reisinden tut da TV’ye çıkarılan dalkavuğuna kadar bir sürüsünün konuşmasını, oyu ortada bir seçmen olarak dinliyorum. Neden evet demem gerektiğine dair elle tutulur tek bir cümle duymuş değilim. Duysam gelip buraya yazarım, bundan emin olabilirsiniz. Sayın Bakan ta Hollanda’lara kadar gidip saçma sapan şeyler söyleyip, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanların bile geçersizliğini görebileceği şeyler anlatıp bizi daha çok rezil etmekten başka ne yapmış olacak?

Tüm bu tiyatroların, yeni bir mağduriyet yaratmak ve iyice alıklaştırılmış kitlenin batı düşmanlığı cephesinde toplanmasını sağlamaya çalışmaktan başka bir amacı yok. Kuru sıkı yapılan atarlar nasıl olsa bir küsur ay sonra unutulacak.. Heyooo yapan kitlenin içinden hiç kimse  de  çıkıp zaten “ama reis geçen ay böyle demişti hani ne oldu o tavırlar” demeyecek. Yani bu tutarsızlıklar, bu kısa vadeli çakallıklar siyasi bir risk de içermiyor.. O zaman dansa devam işte…

Biraz kaba bir tabir olacak ama dünya bizim yeni yönetim şeklimizin neye benzediğini, kısaca ne mal olduğumuzu artık anlamış gözüküyor. Peki ne yaparlar? Hiçbir şey.. Bu ülkenin demokratik, çağdaş bir ülke olması Batılıların umurunda değildir elbette. Çıkarları ile doğruları arasında gider gelirler. Biz de yönetimimiz tarafından rehin alınmış vatandaşlar olarak bu rezilliği utana utana izleriz. Aramızdan önemli oranda bir kalabalık da Osmanlı hayalleriyle Batı ile rekabet edildiğini düşünüyor ki bu daha moral bozucu bir şey esasında. Sayıları her şeye rağmen git gide azalsa da bu tiyatro bu arkadaşlar için oynanıyor. Gururla izleyip bol bol boş atar yapabilirler…