Kategori arşivi: Benim düşüncem

Badeci Şeyh

Bir arkadaşım “Badeci Şeyh’in Sır Odası” isminde bir kitap görmüş. Yazarı Timur Soykan. Kitabın kahramanı olan şeyh aileleri komple beceriyormuş. Bir süre sonra “livata” şikayetçileri yüzünden şeyhimiz müritleriyle mahkemelik olmuş.

Bu arada bade içki demek. Kadın erkek ayırmadan düdükleyen adama neden badeci dediklerini bilmiyorum. Sonuçta şeyhlerin müritlerini badelemesi ender rastlanan bir olay değil.

Bu arada, düdüklemek deyişi başta bana da biraz “şey” geldi, daha ciddi dursun diye onun yerine “ilişkiye giren” yazdım ama bakınca o hiç olmadı.. Önce dili doğru kullanmasını öğrenelim. Bu ilişkiye girme deyişini doğru kullanamıyoruz. Eşekle “ilişkiye giren” adam yazıyorlar mesela. Eşekle ne ilişkisine giriyorsun birader? Birbirinize mesaj mı gönderiyorsunuz akşamları? Konsere mi gideceksiniz? Bu şeyhle müritleri arasında da sapık-eşek “ilişkisi” (ilişki burada doğru yerinde kullanılıyor) var. Bunların yaptığı şeye ilişkiye girmek denmez. Şeyhin müridi becermesi/sikmesi/düdüklemesi falan denir. Ciddi yazacağım derken mantıksız yazmaktan size sığınırım.

Bu Badeci Şeyh kitabını görmüştüm ama hiç merak etmedim. Ben bu konularla ilgili en son, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın Metastaz kitabını okumuştum. Açıkçası bu seneliğine o kitap bana yetti. Böyle şeyleri okurken öfkeleniyorum. Ve ne yalan söyleyeyim, önümde okunacak onca şey varken kalkıp tarikat, şeyh, tekke hikayeleri okuyup canımı sıkmayı da hiç gerekli görmüyorum.

Arkadaş kitaptan bahsedince başka bir arkadaş şeyhe hayranlığını gizlemedi: “Bu düzeyde bir ikna yeteneği için 50 bin dolar verirdim” dedi. “Ben bir karıyı zor ikna ediyorum, adam tüm aileyi sıradan geçiriyor ve muhtemelen üste de para alıyor”.

Doğru.. Adam, LGBT’lerin yürüyüş yapmalarına izin verilmeyen bir memlekette (ki bunu hoş bir şey olarak görmüyorum ben de) aileleri komple becermeyi başarıyor. Ve üste büyük de bir hürmet görüyor. Tabi buna süper güç demek normal. Özellikle de sekse düşkünseniz..

Bunu söyleyen arkadaşım (ki kendisi zeka ve kültür anlamında ortalamanın epey üstünde biri) badeci şeyhle tanışsa, bırakın ondaki süper bir gücü keşfetmek, on dakika içinde ona, bir otopark değnekçisine, simitçiye ya da kapıcıya davrandığı gibi davranacağından kuşkum yok.

Peki bizim arkadaşın on dakika dinlemeye tahammül edemeyeceği adamda 50 bin dolar eder dediği süper güç nereden geliyor?

Bu güç dinden geliyor. İnançtan geliyor. Genel olarak “insanı düşünmekten korkutan” varsayımlara olan peşin kabulden geliyor. Varsayım ve peşin kabul laflarını arka arkaya, anlatım bozukluğu yapma riskini alarak kullanıyorum. Çünkü bunları çocuklukta öğreniyoruz. Badeci şeyh sokakta 3 liraya kitapçık satsa yanından suratına bakmadan geçersiniz. Ama çocuklukta kafanıza kazınan “dini” kabuller önünüze gelince hadi lan diyemiyorsunuz. Buna cesaret edemiyorsunuz. Ve ne yazık ki sonra olaylar gelişiyor.

Bence mutlu bireyler yetiştirmek için çocuklara “hayır” demekten çekinmemeyi öğretmek lazım. Onları sorgulamaya, yeri geldiğinde hiç düşünmeden hayır demeye alıştırmak lazım. Çocuklara din anlattığınızda onlara asla hayır diyemeyecekleri yüzlerce sistem açığı yüklemiş oluyorsunuz. İşte peşin kabuller bunlar.

Bu peşin kabulleri, seküler hayat yaşayan, bu şekilde kandırılması zor olan, dünyayı görmüş, mesleğinde yükselmiş olanlarımız bile çocuklarımıza “din eğitimi” adı altında yüklemeye çalışıyoruz hâlâ. Çünkü hâlâ pek çoğumuzun kafasında dinden bağımsız bir ahlak ve değerler eğitimi yok ne yazık ki. Ailelerimiz bizden daha dindar. Onlardan gördüklerimizin çoğunun düpedüz saçmalık olduğunu anlayabiliyoruz. Ama onların yerine ne koyacağımız konusunda kafamız karışık.

Kimin neye inandığı aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Zaman içinde hepimiz bu konuda dersimizi yeterince aldık. İnançlar düşünceler gibi değil. Onlar hakkında tartışamıyorsunuz. Tartışmaya kalkarsanız da inananlar anında rencide oluyorlar. Adamlar inançları yüzünden bokun içinde yüzüyorlar, göremedikleri şey çok basit bir şey. Ama sen bundan söz ettiğin anda bok deryası yüzücüleri sana inanca saygı dersi vermeye başlıyorlar. Zaten bu yüzden dinin gündelik yaşamda, siyasette, ekonomide daha görünür olmasını istiyorlar birileri. Bu eleştirilmezlik zırhının altına ne çok şey atarlarsa sürüyü gütmek o kadar kolay olur çünkü.

Badeci şeyhe geri dönelim biz.. Böyle badeci şeyhlere aile boyu oyuncak olanları falan görünce hafiften hoşuma da gidiyor. Eee, inanca saygı göstermeliyiz. Adamların inancı da böyle. Gerçek İslam o değilmiş bu değilmiş, insanlar sevdikten ve mutlu olduktan sonra yorum yapmak bize düşmez.

Benim kaygım çocuklar için. Onlar pek çok açıdan yetişkinlerden daha sorgulayıcı ve açık fikirlidir. Ama onlara küçük yaşta din anlatırsanız, onların muhteşem zihinlerinde badeci şeyhinden siyasal İslamcısına kadar türlü tip dolandırıcının canı istediğinde girebileceği açık kapılar yaratmış olursunuz.

İşte yapmamanız gereken budur. Çünkü, bu sinir bozucu tiplerde hiçbir numara yok. Onlar güçlerini bizim küçük yaşta yüklendiğimiz saçmalıklardan alıyorlar.

Unutkanlıkta şifa vardır

Mutlu olmak unutmakla ve olaylar üstünde çok düşünmemekle mümkündür.

Eski bayramları, gönül işlerini, arkadaşlıkları falan kastetmiyorum.

Bu ülkede unutkanlık olmazsa olmazıdır aklını korumanın..

Kendi paranızı harcarken bile hatırmamanız gerekir neler olduğunu..

Parayı vermeden önce size söylenenleri hatırlayın istemezler.

O şeyi geçen sene kaça aldığınızı hatırlamanızı da istemezler.

O şeyin vergisiz fiyatı ne kadar bilin istemezler.

Hatta yüzde hesabı yapabilmenizi hiç istemezler.

Bunca çabaya, itinalı karartmaya rağmen bir yerlerden vergiler, devlet garantili yollar köprüler, hastaneler, santrallerle ilgili bir şeyler duymuşsanız bunları da “yeri geldiğinde” hatırlayın istemezler.

Söyledikleri şeylerin, kısa süre sonra tam aksini yaptıklarında, söyledikleri zamanı hatırlayın istemezler.

Köpeklerini beslemeleri sizin borçlanmanızla mümkündür, bunu etrafınıza baktığınızda görmemeniz imkansızdır ama ayağınızı yorganınıza göre uzatmanızı ve yarınınızı düşünmenizi istemezler.

Eh siz de artık sınıf atladım sanırsınız ve her gün size küfür edenleri beslemeye devam edersiniz.

Onları ilk tanıdığınız zamanki hallerini, varlıklarını, yaşantılarını hatırlayın istemezler. Neredeeeeen nereyeee gelen ülkenin zenginliğidir, onlarınki değil ne de olsa.

Şehrin yeşilliğini hatırlayın istemezler. Hayatın basitliğini, insanların içtenliğini hatırlayın istemezler.

Onlardan öncesine dair iyi olan hiçbir şey bilin istemezler.

Vaatlerini hatırlayın istemezler. Size düşen o vaatleri oy verir vermez unutmanızdır.

Başka yerlerde sizin durumunuzda olan insanlar nasıl yaşıyorlar, ne kadar çalışıyorlar, ne kazanıyorlar ve nasıl harcıyorlar bilin istemezler.

Milyonlarca insanın bu imkansız istekleri eksiksiz yerine getiriyor olmasından buldukları cüretle her gün daha ileri giderler.

Çünkü dünü hatırlamayan, istenmeyen hiçbir şeyi hatırlamayan, bir dakika ya, peki bu neden böyle diye durup kendi kendine sormak yerine önüne her konanı dişleyen aptal mahlukların ülkesini idare ettiklerinin bilincindedirler.

O yüzden…

Bir şeyleri hatırlamak hepten delirtir bu ülkede insanı.

Unutmak sağlıktır.

Gündüzüm Gece Oldu

Şimdi Ocak sonundayız. Benim gündüzüm Aralık başından beri gece olmuş durumda. Dikkat edin, sadece “benim” gündüzüm gece oldu. İddialı bir gerilim/bilim-kurgu filminde yaşıyor gibiyim. Sabah bir uyanıyorum. Saat 07:30 ve ortalık kapkaranlık. Daha kötüsü de var. Bazen en az benim kadar uykulu bir adamın dışarıda hoparlörden bağırdığını duyuyorum. Anlamadığım bir dilde bir şeyler söylüyor. Kızgın olduğu belli. Belki o da bu saatte havanın karanlık olmasının saçmalığına kızmıştır. Ama kızgın diye böyle hoparlörle bağırmak da neyin nesi? Bizi bırak küçücük çocuklar var.. Bu memlekette büyüyen çocuklar nasıl sevgi dolu olsunlar diyorum yüzümü yıkarken.

Hayatımın çok büyük bir kısmında (ki bu 30 seneden fazla yapıyor) sabahları erken kalktım. Sanırım henüz tamamen aklımı yitirmiş, hafızamı kaybetmiş değilim. Eski günleri hatırlayabiliyorum. Eskiden sabah saat 8’de hava aydınlık olurdu. Bazen kendimden emin olmak için bunu insanlara soruyorum. Genellikle hayır, hep böyleydi diyorlar. Saat 9 olduğunda kendi kendime “hah işte böyle oluyordu eskiden sabahlar” diyorum. Bu düşüncemi paylaşan neredeyse kimse yok.

Ah, bu iş kaç senedir böyle manyaklaştı? Üç sene mi, yoksa dört sene mi oldu. Tam üç sene önce yazdığım bir yazıya denk geldim şimdi. Üç sene önce, olayın şokunu yaşıyormuşum besbelli.

Sanırım sorun bende. Sabahın karanlığında, ayazın en yoğun zamanında, küçücük çocuğunu yol kenarına çıkarmış, psikopatın birinin minibüsle gelip almasını bekleyen adam dert ederdi bunu sanırım.

Gündüzki miskin hallerinden eser olmayan, çetesiyle beraber av kovalayan köpeklere bulaşmamak için sürekli kaldırım değiştirerek, direklerindeki lambaları yanmayan zifiri karanlık bir sokağı aşıp ana caddeye varmaya çalışan kadın benim kadar dert etmiyorsa, sorun bendedir muhtemelen.

Gece kim bilir neyle uğraşıp, sabah daha güneş doğmadan sıcak yatağından çıkıp geç kalma telaşıyla kalabalığın; başka hiçbir hayvanda göremeyeceğin, birbirine karşı tahammülsüz bir kalabalığın içinde dalıp, hiç sevmediği işine gitmek için yürüyen ölü gibi ilerleyen işe yaramazların bir bildikleri vardır, benim bilmediğim…

Aman buradan sevgili hükumetime bir eleştiri çıkabilir dürtüsüyle, ortamda bu konu açıldığında, “hava kapalı bugün” ya da “eskiden de böyleydi zaten” diye ortaya atılıp canlı bomba gibi itibarını patlatan insanların, her ne kadar bunu söyleyecek kapasiteleri olmasa da bir bildikleri vardır.

Bu durumu, karanlıkta evden çıkmak zorunda kalmama kızdığım için önemsemiyorum. Zamanında 6:10’da işe gittiğim bir rutinim de oldu. Erken kalkmak kolayca alışılabilir bir şeydir. Bu arada 8 erken bir saat falan da değil. Ancak şunda bir tuhaflık görüyor ve buna alışamıyorum. Arkadaş, ben 8’de evden çıktığımda hava aydınlanmış olmalı. Çünkü yaşadığımız enlemde meridyenimizin saatini kullanırsak öğle saatinden 4 saat önce de hava aydınlanmış olur.

Bu durumu, artık o kadar da sık güncel meseleler hakkında yazmayı bırakmış olduğum halde not edilmeye değer bulma sebebim insanların tepkisizliği. Daha doğrusu durumun farkında bile olmamaları. Sanki gün hep 9’da aydınlanıyordu

Hava hep karanlıktı bu saatte diyen adam var arkadaşlar! Hayır, hava hep karanlık değildi. Hiçbiriniz hatırlamıyorsa ben hatırlıyorum. Hava aydınlıktı saat 8’de.. Sabahımızı çaldılar.

Kendi kendine şunu diyen adamı anlarım: Benim sabahımı çalıp napsınlar ulan? İşe yarar kısımları sökeli çok oldu zaten… Senin sabahın karanlığında uyur gezer gibi dolaşmanla oturup alay etmiyorlardır elbette. Hatta senin gündüzünün, gecenin, ömrünün ne kıymeti var ki birader? Bak zamanında şöyle bir yazı yazmışım, orada bu değersizliği anlatmışım kısaca. Ha, bu arada, not etmeden geçmeyelim, sabahları fazladan harcanan elektrik de ihtiyaç sahiplerine cep harçlığı olmuştur, merak edenler bu dönemde fazladan harcanan elektriği araştırabilir.

Çoluk çocuk gecenin en ayaz vakti sokakta. Lan bari mutlu olmayın. Bir insanlık belirtisi gösterin ya. Anlıyorum, durduğunuz yerde korkunuzdan öleceksiniz. Hatta galiba çoktan öldünüz. Adamlar gündüzü geceye çevirmiş, bunu bile normal görmek için yırtınıyorsunuz. İçine düştüğü trajik durumu bu kadar kolay kabullenen başka bir canlı topluluğu var mıdır bilemiyorum.

Kıçından donunu çalsalar fark etmeyecek derler ya bazıları için. Bu memleketin ortalama insanına tam yakışan bir söz bu. Tepelerinden sabahlarını çaldılar, bak, fark eden yok. Bu vakur halk gecenin karanlığında şafak operasyonları için tırım tırım yola koyuluyor.

Ben olsam, bu sene dünya yaz saatine geçerken çaktırmadan herkesle beraber bir saat daha ileri alırım. Arabistan saati yeterli değil, Afganistan saati daha uygun bunlara. Hem yazın sabah namazı yine çok erkene kalmış oluyor. Kış gelince de sabah namazını kamusal alanda kılma baskısını daha rahat uygularlar. Bunu şaka sanıyorsunuz ama ola ki gerçek olsa, bir sabah televizyonlar gazeteler müjde diye haberini yapsalar, “uzman”lar bunun hikmetlerini günlerce tartışadursa, ertesi sene “hep böyleydi” diyeceklerin oranı yarıdan fazla.

Gerçi bunun kötü yanı, akşam üzerleri aydınlık olacak. Ama sanırım bizimkilerde şimdilik bu sorunu çözecek kapasite yok. Olmuş olsa, güneşten dağıtım bedeli almaya hazır vatansever, yiğit, yerli ve milli işadamlarımız vardır. Bedava güneş sizin neyinize. Eskiden de para alınıyordu diyecek düdükler de hemen türer zaten.

Bu arada, dünyada yaz saati uygulamayan ülkeler olduğu da doğru. Ama bu ülkelerin kullandıkları saat, bizdeki aptalların kış saati dedikleri saatleri olmasın sakın! Kendi topraklarından geçmeyen bir meridyenin saatini kullanan kaç ülke vardır, merak ediyorum.

Bu arada meridyen Allahın emri mi diyecek, kendi aptallığını sorgulamamak için geri kalan her şeyi sorgulayan parlak beyinler için de bir not yazayım: Meridyen gün ortası demek. Kavram şu yüzden çıkmış: Elindeki saati güneş tam tepedeyken 12’ye ayarlarsan o senin meridyen saatin oluyor. (Hatalı bir tabirle işte buna kış saati diyorlar) Bizim, saatimizi 12’ye ayarladığımız meridyen İzmit’ten geçiyor. Yani biz güneş İzmit’te tam tepedeyken olan saate 12 demişiz.

Aslında gördüğünüz gibi, geçen sene 11 liraya aldığınız peyniri bu sene 32,50’ye alıyorken buna gelen zammın %21’den fazla olduğunu anlamak kadar kolay bir iş bunu anlamak.

Yaz saati ne peki diye kilitlenenlere de şöyle diyeyim, işte bu saati bir saat ileri alıp meridyenini 15 derece doğuya kaydırınca o da yaz saati (DST) oluyor. Biz işte kış günü bunda kalınca sabahlar geceye döndü. Şimdi zor bir soru sorup yazımı bitirebilirim: Bakın bakalım İzmit’ten geçen meridyenin 15 derece doğusundaki meridyen nereden geçiyor? :)))))))

Bırakalım bu işleri artık

Bir şişe bira aldığımız zaman

4,42 TL ÖTV, 1,37 TL KDV ödüyoruz.

Yani, her şişe biranın parasının 5,79 TL’si doğrudan sizden alınan vergi.

Lafı uzatmayayım.. Kendinize bir şişe bira aldığınızda yaklaşık 2 şişe de devlete ısmarlıyorsunuz.

Bir şişe rakı aldığımız zaman durum biraz daha pornografik:

76,1 TL ÖTV, 17,3 TL KDV ödüyoruz.

Bir şişe standart yeni rakı almak gafletine düştüğünüzde sizden 93 TL para tahsil ediyorlar. Şunu yazarken bile işin tuhaflığına hayret ediyorum.

Devlete vergi ödemeyi aptallık olarak göstermeye çalışacak değilim. Sonuçta devlet hepimiz için var. Ve bu devletin işi yok gücü yok, mesleği yok. Nereden para kazanacak da itibarlı ve güçlü kalacak? Senden benden vergi toplayacak. Yalnız, o sen ben kısmı biraz karışık.

Devlete iş yapan, kârı devletin garantisinde iş yapan, finansmanını devletin garantisiyle sağlayan adamların yüz milyonlarca dolarlık vergi borçlarının sıfırlandığı bir ülkede…

Milyon liralık taksi plakası sahibinin asgari ücretlinin yarısı kadar gelir vergisi verdiği ülkede…

Sen de rakı masası kurup memleket kurtarmak için şişe başına 93 TL vergi veriyorsun işte. Vatan kurtarmak taksi plakası sahibi olmaktan daha basit bir iş mi?

Ben bu işin “günah” kısmına hiç girmek istemedim bu yazıyı yazarken. Ülkemizi epeydir yöneten insanların dünya görüşlerini az buçuk biliyoruz. İçki içen, hele ki şehirde sosyal hayatın içinde güzel mekanlarda içki içen insanlar bu iktidarın en makbul vatandaşları değiller ne yazık ki. Ama anlayabildiğim kadarıyla bu makbul olmayan vatandaşlar iktidarın en sağlam maddi destekçileri.

Geçen sene içki içen pis günahkarlar olarak yaklaşık 12,3 milyar lira ÖTV ödemişiz. Şimdi milleti ölümle tehdit eden müftüler bu paralarla maaş alıyorlar. Varlığına bir anlam dahi veremediğiniz o devasa Diyanetin o devasa bütçesini bu paralar karşılıyor. Sonu gelmeyen o çakarlı araba konvoylarının depolarını bu paralarla dolduruyorlar.

Durumdan memnunsak şerefe öyleyse! Yalnız şunu bilin, lafın gelişi “şeref” e.. Bence her yerde muhaliflik yapıp, gidişatın farkında olarak ya da olmayarak, içine düştüğümüz şu ümitsiz durumu eleştirip, hâlâ gidip en azından içki almaya devam edenler varsa bence şeref onların uğruna içebilecekleri bir şey değil.

Aşağıdaki gazete sayfasını bu yaz kaydetmiştim. Doların patladığı, şimdi en aptallarımızın bile iyice hissetmeye başladığı krizin üstümüze çöktüğü dönemdi. İnsanını nasıl güdeceğini iyi bilen iktidar, tatilleri uzatıp, birleştirip, karşısına aldığı %48’e son bir harcama seferberliği yaptırmıştı. Aşağıdaki “yandaş” manşeti durumu çok iyi özetliyor. Seneye yıl sonunda alkol ÖTV’sinden 25 milyar TL gelir elde edildiği haberini de bu başlıkla verebilirler bence.

İslami faşizm gelip hepimizi bir deliğe tıkana kadar onlara ihtiyaçları olan maddi desteği vermeye devam edelim. Arabik beğenilere göre yeniden dizayn edilmiş bön, gösterişli, çirkin tatil beldelerinde yüksek beyaz yakalı maaşlarımızdan artırdığımız paraları harcayalım.

İçki içme özgürlüğümüzü haramlık vergisini vererek yaşayalım. Yarın başka deliler, başka şeyh yalakaları, başka tarikat çocukları çıkıp insani değerlerimize küfretsinler. Twitter’da paylaşıp günah çıkarırız nasıl olsa..

10 senede bira fiyatını 2 liradan 11 liraya çıkaran ÖTV vergisini hunharca koymaktan çekinmeyen adamlar karşılarındaki tayfanın kişiliksizliğini mutlak siyasi iktidarlarını kurarken defalarca test ettiler zaten. Ben bu işi onlardan fazla bilmiyorum elbette. Hâlâ memleketin “kutsal” içkisinde %480 vergi yükü olabiliyorsa bir bildikleri vardır.

Ben kendi adıma konuşayım: Bu ülkenin gidişatından memnun değilim ve bu yüzden bundan sonra asla ama asla içkiye para vermem. En azından bunu tam yaparım. Ki zaten daha önceden almıştım bu kararı..

Gazete okumayı daha çocukluğunda alışkanlık edinmiş biri olduğum halde şu rezil medyayı takip etmeyi nasıl bıraktıysam içkiyi de böyle bıraktım.

Şu boktan futbol ligini takip etmeyi nasıl bıraktıysam, şu yandaş, yalaka, yavşak, omurgasız tipleri her gün ekrana çıkaran ciddi haber kanallarını izlemeyi nasıl bıraktıysam içkiyi de böyle bıraktım.

Hiçbir şeyi değiştirmeye gücü olmayan tek bir birey olabilirim. Ama en azından neye inanıp neye inanmayacağımı, neye bakıp neye bakmayacağımı seçebiliyorum. Siktir git diyebiliyorum önüme konana..

Pozitif geri besleme

Yavaş yavaş, kaçınılmaz bir ekonomik buhranın içine giriyoruz. Bu arızî (occasional) bir “kriz” değil, kaçınılmaz olarak içine düşülen, yapısal sebepleri daha baskın olan bir “buhran”.

Bu buhranın sonuçlarından biri olarak paramız değer yitiriyor.

Bu değer kaybı, “kur” niteliği taşıyan para birimleri karşısında artık dramatik bir çöküş tablosu sergiliyor.

Nüfusumuz ve üzerinde bulunduğumuz toprakların dünyadaki konumu sebebiyle bu durumdan da çıkacağız.

Fakat, paramızın değer kaybı bir şeyi net görmemizi sağlamalı artık: Yurt dışında oturan, orada çalışan, orada bir iş kurmuş, oranın ekonomisine tâbi olmuş insanların burada oy kullanmaları bizim sistemimiz için potansiyel bir “kararsızlık” (instability) kaynağı.

Sistemin adı ya da işleyişi ne olursa olsun, yönetilen vatandaşların yönetimi oylaması sistem için bir kontrol mekanizması, bir negatif geri besleme kaynağı demek oluyor. Siz bu sisteme, ekonomik olarak tamamen bu sistemin dışında kaynakları olan bir geri besleme eklerseniz sistemin kararsız olma olasılığını artırmış oluyorsunuz.

Ülkede işler ekonomik olarak kötüye gittiğinde yönetimin oyları azalır (negatif geribesleme) bu da onları, mantıklı bir şeyler yapmaya zorlar. Ama sisteme geri dönen besleme, yani çıkışların (icraatların) geri dönüşü, işler kötüye gittiğinde eksi değerlere düşmezse, yönetim de mantıklı bir şeyler yapmak zorunda olmayacaktır. Bizdeki Almancılar nazarında, Türkiye’de işlerin kötüye gitmesi ekonomik olarak onlar için aslında iyiye gitmesi demek oluyor.  Çocuklarını burada okutmuyorlar, emekli maaşlarını buradan almayacaklar, buranın sağlık sistemine de muhtaç değiller. Euro 10 lira olunca, kronik bir hastalıkları için almak zorunda oldukları bir ilacı temin edememe korkuları yaşamayacaklar. Aksine, ceplerindeki para değerlendiği için burada daha ucuza yiyip içip daha fazla gayrimenkul alabilecekler.

Neredeyse tüm Almancı sınıfı, Türkiye’nin son 10 senede çok geliştiğini söylüyor. Onlar açısından bu mantıklı. Çünkü Türkiye tipik bir “tüketim ekonomisi” ne evrildi bu dönemde. Eğer parayı burada kazanmıyorsanız ve temel devlet hizmetlerini burada almak zorunda değilseniz çok güzel espriler yaparak Türkiye’nin geliştiğini iddia edebilirdiniz. Burada motosiklet alamayacağınız bir paraya oradan lüks araç alıp, öve öve bitiremediğiniz yollarımızda fink atabilirsiniz örneğin.

Lafımıza geri dönelim: İşler kötüye gittiğinde geri beslemesi hâla pozitif olacak sinyal kaynaklarının, işler kötüye gittiğinde geri beslemesi de negatif olacak ve sistemi “uyaracak” sinyal kaynaklarına oranı kritik bir değerin üstüne çıkınca sistem artık “kararsız” hale gelmeye matematiksel olarak açık olacaktır.

Devlet denen şey, kontrol edilebilir bir makine olmak zorundaysa onun çıkışlarından etkilenmeden ona geri besleme verebilen kaynaklara karşı bağışıklığı olmalıdır.

Demokrasi, insanların çıkarlarına uygun, rasyonel tepkiler verebilecekleri varsayımı ile çalışan bir mekanizmadır. Tüketim ekonomisi olmak iyi bir şey olsa iktidar bu yönde tercihlerle halkı mutlu eder ve hep daha çok oy alırdı. Bu böyle giderdi. Eğer bir iki milyon gurbetçi değil, tüm toplum sosyal haklarını başka bir ülkeden, bizimkinden çok daha gelişmiş bir ülkeden temin etse, tüm gelirini bu başka bir ülke üzerinde kazansa ve oyunu gelip burada kullansa, kışın bu ülke sadece bir grup partizana kalsa, insanlar sadece yazın gelip burada biraz para harcayıp zaman geçirse, o zaman çok ilginç sonuçları da olsa çalışan bir sistem kurulabilirdi.

Ama öyle değil. Sistem bu değil. Sanırım artık bunu toplumun çok büyük bir kısmı görüyor. Alamancıları mutlu eden şey sizi mutlu etmeyecek. Aynı tepkiyi veriyor olmanız da irrasyonel. Ve bu, sonuçları olacak bir hata..
 


(Lütfen yazıyı okurken sistemin kendisinin ona yapılacak geri beslemeyi manipüle etmek için çalıştığını göz önüne almayın. Buna popülizm dendiğini ve makinenin artık faydalı iş yapmak değil, geri beslemesini isteği yönünde ayarlamak için çalışan faydasız bir aygıta dönüştüğünün ben de farkındayım. Ancak, devlet makinesinin asıl amacını “ideal” durumda düşünmek şu anda anlatmak istediğim şeyi kolayca açıklayabilmemi sağlıyor. Özünde insanları din, milliyetçilik vb. şeylerle delirtip rasyonel tepkiler verebilen birimler olmaktan çıkardığınızda, sistemin çalışmasını bozmaları için Almanya’da yaşamaları gerekmiyor, biliyoruz bunu).

Cephede ameliyat yapılmaz morfin verilir.

Ekonomi hakkında yorum yapmak muhaliflik değildir.  Dolardan söz etmek, yabancı basında çıkan yorumlara bakmak “hainlik” belirtisi falan değildir. Buna olsa olsa zeki yaşam belirtisi diyebilirsiniz.

Hâlâ oy verdiği iktidarı savunduğunu düşünerek ekonomiyle ilgili gerçeklere burun kıvıran, bunların endişesini duyan insanlara da “hain” demeye çalışan embesillere söylenecek ilk sözüm şu: Sizin bir zeka belirtisi göstermiyor olmanız, sizi güden adamların çok zeki oldukları anlamına gelmez.

Krizin sebebi, sizi güdenlerin, bu gütme işinin kolaylığına aldanıp kendilerini çok zeki ve her şeye muktedir sanmaya başlamalarından başka bir şey değil.

Bu adamı ve etrafındakileri böyle saçma hareketler yapıp ülkeyi mahvetme noktasına getirdiğinin bile farkına varmayacak bir güç sarhoşluğuna iten şey sizin bir zeka belirtisi göstermemeniz.

Siz alkışladıkça onlar daha da cesaretlendiler. Ve sonuç ortada. Şimdi, işler yavaş yavaş kontrolden çıkmaya başlamışken bir kez daha sizi kandırmak için bir suçlu bulundu: ABD.

Emperyalist güçlerin bize karşı bir taarruza giriştiğine inanan bir sürü insan var. “Ekonomi”mizi çökertmek için oyunlar kuruyorlar. Ve şimdi aynı gemideyiz. Eleştiri değil, kenetlenme zamanı. Bizi bu zorlu günlerden sağ salim çıkaracak tek bir kişi var ve o da zaten başta şu an!

Öyle mi?

Bizim ekonomi ayaktayken emperyalist güçlerden hesapsızca borç alıp onların ürünlerini, hem de kendi üretebildiklerimizden bile vaz geçme pahasına, çılgınlar gibi tüketirken emperyalist güçler dostumuz muydular?

Dış güçler, gelecekteki 20-30 yılımızı ipotek altına almamız demek olan saçma sapan projelere kredi vermek istemediler, hayır, siz eğitim sisteminizi düzeltin, planlı tarım ve hayvancılık için çalışın, bu köprülere para vermeyin diye mi savaştılar bizimle?

Alman hükumeti, hayır, hiçbirşey üretmeyen bu fakir ülkeye bu kadar lüks Mercedes satmayacağız, bunun için gerekirse sizinle savaşırız mı dedi?

Bakın, inanması gerçekten güç gelecek biliyorum ama biz dolar geliri olmayan şirketlere dolarla borçlanma izni verdiğimiz zaman “emperyalist” güçler siyasal islamcı ihvanlar değildi, güvenin bana… Yani kreditörlerimiz 8-9 senede durup duruken emperyalist olmadılar. Onlar hep emperyalistlerdi. Biz onların emperyalist olduklarını onların parasını harcarken ya da lüks ürünlerini tüketirken anlamadık da, borcun vadesi gelince mi anlıyoruz? Eğer emperyalizmle bir kavga verecek idiysek bu onların ürünlerini alma kavgası yerine içeride onlara alternatif şeyler üretme kavgası olmalıydı. Haince laflar mı ediyorum?

Bu yaşadığımız savaş falan değil. Birileri borç para aldı. Harcadı. Hayatında göremeyeceği zenginliklere kavuştu. Bu işin siyasi ayağı da şovunu çok güzel oynayıp komisyonunu aldı. Sonra işler biraz kontrolden çıkınca, aldığı uyuşturucuların bile hissetmesine mani olamayacağı acılar çekmeye yaklaşan zavallı kalabalıklara verilen daha sert bir çeşit uyuşturucu olarak “emperyalizmle savaş” şovu başladı. Vay canına. Sanki rahibi salmış olsak ve “ödevlerini en iyi Türkiye yerine getiriyor” çizgisi devam etmiş olsa dolar yükselmeyecekti!?! İnsan bu düzeyde bir aptallığa özenmeden edemiyor.

Emperyalizmle savaşa yine de inanıyorsanız, “benim görevim ülkemi pazarlamak” noktasından “onların doları varsa bizim de allahımız var” noktasına giden eğriyi geriye doğru takip edin bari. Ama şimdi bu ikisini yan yana koymak da hainlik oluyor değil mi?

Madem sürekli uyduruktan bir gündem izleyeceğiz, bari biraz çatlak ses çıkaralım da izlediğimiz “şeye” biraz kalite gelsin. Kavgam bu..

Bir yanda da, artık saflıktan mı, bakın ben vatanımı seviyorum şovu yapma kaygısından mı, yoksa bir şey bildiğini gösterme ihtiyacından mı bilinmez, ekonomik buhrandan çıkış reçeteleri anlatan arkadaşlar çıktı piyasaya.

Ben daha çok bu yorumları okuyorum, hem ekonomi bilgim artıyor hem de çok öfkelenmeden ilginç bir şeyler görme şansım oluyor. Bu arkadaşlara verilecek cevabım ise çok kısa:

Şu günlerde, dolar yakan embesiller var ya. İşte o embesilleri dolar “kazanan” adamlara dönüştüremedikçe bence kalıcı etkileri olacak bu kriz bir zaman sonra bitse bile, krizler bitmez. Ha, o embesiller dolar kazanan insanlara dönüşürlerse AKP’ye ya da sistemin şu anki herhangi başka bir düdüğüne oy verirler mi? Cevabı çok kolay bir hayır olsa bile, insanı düşüncelere sevk eden soru bu sevgili vatanseverler..

Gerçek şu ki bu ülke, geçen krizlerden hızla çıkmasını sağlayan genç ve dinamik nüfusunu büyük oranda kullanmış durumda şu an. Suriyelileri hesaba katmıyorum, onlar aslında bir açıdan son derece dinamikler 🙂 Şimdi kiralık şirket aracıyla Alman firmasının satış temsilciliğini yapan ve Alaçatı’da 4500 lira hesap geldi diye ağlayan yetişmiş insan stoğumuzla bir üst ligine çıkmamız gereken bir Romanya,Ukrayna,Vietnam,Tayland grubu var. Aşağı bakarsan zaten köyler boşalmış, tarım bitmiş, 15 milyon sosyal yardım bağımlısı var, bütün gün büyük resme bakıp reisi övüyorlar. Adamlar Diyanet için boşuna 8,3 Milyar bütçe ayırmıyorlar, bu kadarının da farkındasınız artık, değil mi?

O yüzden olaylara “ticaret” kafasıyla bakıp sığ ekonomik yorumlar yapmayı da bir kenara bırakalım, emperyalizme karşı ekonomik savaş falan filan diyerek rezil duruma da düşürmeyelim kendimizi. Bu adamlar şu anda rant ekonomisini devam ettirmek, abuk subuk işleri yandaşlarına hazine garantili olarak ihale etmeye devam edebilmek için para arıyorlar. Sizin çocuğunuz daha iyi bir ilköğretim alsın diye değil. Ama bilemem, yine gidip dolar yakacaksanız yakın.  Bu arada iş niye doların üstüne kalıyor anlamıyorum, adını bilmediğim para birimleri bile TL karşısında deli gibi yükselmiş halde.

Ama son bir notum daha var: Böyle zamanlarda aptal olmak biraz daha gözü açık olup durumun farkında olmaktan daha iyi bir şey. Tyler Durden izah ediyordu ya; uçaklardaki oksijen maskesinin asıl amacını. Şimdi ABD’den falan nefret edip, 2 gün sonra rahip falan salınıp kredi falan bulunup olaylar unutulunca amariga reisin lafına geldi diyecek olmak, şu çaresizliği, şu çözümsüzlüğü, şu ümitsizliği görmekten daha iyi bir şey olabilir..

 

 

Dolardan bana ne

Demokrasi, insanların kandırılma potansiyelini bir doğal kaynak olarak kullanmaktır.

Üstelik bu; yenilenebilir, geliştirilebilir, az bir yatırımla çoğaltılabilir bir doğal kaynaktır.

Ben çok konuşmayayım, aşağıdaki grafikte yeşillerle kırmızıların toplamının sarılara oranını hesaplamaya çalışın. En üstteki çubuk tüm toplamın hemen hemen yarısını temsil ediyor, unutmayın.

kur niye yükseliyor

 

 

 

 

 


Yukarıdaki yazıyı ve grafiği iki ay kadar önce, yani TL asıl çöküşünü yaşamadan evvel kaydetmişim. Burayla pek ilgilenemedim bir süredir. Şimdi temizlik yaparken dikkatimi çekti. Ama buna bakınca o zamanki kadar komik durmuyor. Yazıya ekleme yapayım derken yapacağım yorum artık AKP seçmeninin durumu ile alakalı olmayacak. Nedense bugün bakınca CHP seçmenlerinin %12’sinin dövizin yükselmesini dış güçlerden sebep görmesi, %15’inin de döviz beni ilgilendirmiyor demesi  AKP’lilerin bilindik ve de alışıldık durumundan daha ilginç gözüktü bana.

Bu arada, Türkiye’deki kamuoyu yoklamalarına inanmak için de bir sebep yok. Renk olsun diye bu grafiği çöpe atmak yerine yayınlıyorum. Yoksa, toplam mevduat içinde döviz mevduatı oranının en yüksek olduğu iller yukarıdaki grafiğin en üst çubuğundaki arkadaşların en yoğun yaşadığı yerler aynı zamanda. Bu durumda yeşil arkadaşlar dış güçler oyun çeksin de yatırımımız değerlensin diyen hainler, kırmızı arkadaşlar da bu memleketin tipik ikiyüzlüleri.

Ve son bir yorum: Bu saçmalığın kazananları; “hasretini biz çekiyoruz, sefanı onlar sürüyor” diye oy pusulasına aşk mektubu yazan “Alamancı” reisçiler.  Senede 3-4 hafta tatil için gittiğim, gayrimenkul almak için de tercih edeceğim yerlerden birinin para birimi, benim maaş kurum karşısında serbest düşüşle değer kaybetse ben de bir tür hasret çekmeye başlardım sanırım oturduğum yerde…