Kategori arşivi: Benim düşüncem

7 Carlsberg

Bugün whatsapp gruplarımdan birine (*) 7 yazarken telefonun sonraki kelime olarak önerdiği şeyin Carlsberg olduğunu gördüm.
Şimdi, niye 7 yazdığımı da hatırlamaya çalıştım. Bu yazıda yer alması gereken bir ayrıntı bu.
Hatırladım.
Sevan Nişanyan’ın cezaevinden firar etmesi üzerine yazıyorduk. Bu adamdan 7 tane daha olsa memleket süper bir yer olurdu gibi bir şey yazmaya çalışıyordum.
Telefon o ara 7 sayısının yanına Carlsberg’i yakıştırınca..
Ben de tesadüf bu ya, henüz boyun kısmına kadar içilmiş, terli bir Carlsberg şişesini kanepenin kolçağına yeni bırakmış durumda olunca..
Cebimizde akıllı telefon diye şeytanımızı taşıdığımızı düşünmeden edemedim.
Wifi üzerinden kendini güncellemeye çalışan bir şeytan bana televizyondaki 15 Temmuz konulu kamu spotundan bile komik geldi.
Ama gerçek bu.
Hayat bir kez yaşanıyor ve onun git gide aptallaşan bir şeye evrildiğini görmek kesinlikle not etmem gereken bir şey.
Bir ara telefonun sonraki önerileri arasından rastgele şeyler seçerek birbirimize yazılar yolluyorduk. Bu insanlar kafalarını telefonlarına gömmüşler ne yapıyorlar diye düşünüyorsanız yanıtlardan biri budur. Karım hamileyken, hastanede onu beklediğim zamanlarda Whatsapp grubunda oynadığım oyunlardan biriydi bu.

Bu konu hakkında daha önce yazdım mı emin değilim. Ben dışarıda telefonla oynamayı seven biri değilim. Çünkü ekrana bakmaktan çabuk sıkılıyorum. Zaten yazları işe bisikletle gittiğim için telefon genelde çantamda oluyor. Gemi yolculuğu yaptığım zamanlarda da genelde bilgisayarımı açıyorum. Gece yatmadan önce okuduğum kitap sabah aklımdan çıkmamışsa onu çantama atar, o gün gemide mutlaka devam ederim. Şanslıyım ki böyle kitaplara denk geliyorum sık sık.

7 Carlsberg evrenden gelen bir mesaj mı yoksa “akıllı” telefonum sadece benim daha önce yaptığım bir muhabbeti mi hatırlıyor düşünmek istemiyorum. Buraya epeydir sadece politik şeyler yazdığımın farkındayım. Ama geçen gün sokakta tartıştığım birine dediğim gibi aslında politika denen şeylerin hiçbiri de politika değil.

Bugün hep gittiğim Tekel Bayiine toptancı mal getirmişti. Bu adamlar çok özel insanlar değillerse peşin parayla çalışmak zorundalar, biliyorsunuz. Bu bana hep komik gelmiştir. Bizimki gibi iş piyasası olan bir ülkede birilerinin birilerine nakit çalışacağız demesi gerçekten ilginç. Ama bu da başka bir hikaye (bunu ne sık söylüyorum farkındayım ama bir gün gerçekten yazmaya başlayacağım ve o zaman bu diğer hikayelerin hepsine gireceğim). O sırada işletmenin sahibi abla gidişattan dert yanarak bana faturayı gösterdi. Ödedikleri KDV’yi görünce istemsizce padişahım çok yaşa dedim. Toptancı, devlet büyüklerimiz hakkında burada yazarsam başıma iş alacağım şeyler söyledi. Ben de burada yazarsam eminim güleceğiniz ama yazmasam daha iyi olacak şeyler söyledim. Bu arada kutu Tuborg’larını poşetin üstünden izleyerek para üstü olarak aldığı banknotları katlayan yaşlı adam “böyle konuşursunuz ama oy zamanı yine gider ona oy verirsiniz” dedi. Ben de, burada 4 kişi olduğumuza göre en az ikimiz yalan söylüyor diye iğrenç bir espri daha yaptım. Sonra da toparlamak için “bir gün bu film biterken yine biralarımızı içerek seyrederiz umarım” dedim. Toptancı onaylayan bir el işareti yaptı. Ben de dükkandan çıktım. Elimdeki mor poşette Carlsberg’ler vardı ama sadece 4 taneydiler.

Bundan sonra 7 sayısı 50cl’lik bira şişeleriyle beraber anılacaklarsa bu kendi yaptığım biralar için olabilir. Bisikletlerimize atlayıp, boş şişeleri geri götürüp geceyi noktalamamıza yetecek son biralarımızı alabildiğimiz günleri akıllı telefonum değil ben hatırlıyorum. Şimdi aynı şey için büfeye arabayla gitmem gerekir. Hele Efes’in şişe kapaklarının altından tam ya da yarım bedava bira çıkan günlerini şimdi hayal meyal hatırlıyorum.

Eğer beni cennetin varlığına ikna etmek istiyorsanız, bira kapaklarının altından bedava biraların çıktığı o günleri bana vadetmelisiniz. O sessiz Yalova bahçelerinin içinde, binbir yaz gecesi kokusu içinde yaptığımız o dertsiz muhabbetleri bana vadetmelisiniz. Ama bunu hayal dahi edemediğinizi görüyorum ve artık cevap vermeye bile tenezzül etmiyorum diye bana laf söylemeyin.


(*)
Whatsapp grupLARım demek benim için nasıl bir eşik aşımı, bilemezsiniz. Ne tuhaf günlerde yaşıyoruz..

15 Temmuz

15 Temmuz’un sene-i devriyesi..
Bir kesim bunu bayram olarak görüyor. Devlet eliyle güçlendirilmiş bir tarikatın müritlerinin devleti ele geçirme çabası, halka karşı silah kullanması, meclis binasını bombalamaları falan nasıl bir bayram olabilir, bilemiyorum. Sonuçta devlet az daha elinde olanları kaybediyordu. Böyle rezil bir durumun kenarından dönülmesi utanılacak bir şeyken bunu kutlamak ve halka “siz başardınız” diye gaz vermek, gerçekten siyasi anlamda oldukça cüretkarca bir özgüven. Ama halkın bir kısmı durumdan memnun gözüküyor.

Diğer bir kesim artık Erdoğan ve sevenleri ne yaparsa yapsın buna peşinen karşı. O yüzden onlar 15 Temmuz adı altında anlatılanlara burun kıvırıyor. Üzerinde düşünmeye bile pek zahmet etmediklerini görüyorum konuştuğum bazı arkadaşların.

Olacak olan şey tam anlamıyla bir darbe miydi, bu bile elbette tartışılır ama bir şey olacaktı. Sonra bu şey olmayınca OHAL ilan edildi ve alakalı alakasız bir sürü kanun kararname adı altında kolayca çıkarılıvermeye başlandı. Bu arada kamudan pek çok insan uzaklaştırıldı. Pek çok insan tutuklandı. Cemaat hakkında az buçuk fikri olan ortalama bir Türk vatandaşı olarak, zaman içinde duyduklarımın da ışığında masum insanlar işlerini kaybettiler diye düşünmekten ziyade, haydan gelen huya gitti gözüyle bakmaya başladım ben bu olaylara.

Sonuçta bir zamanların iki sıkı ortağı kavga ettiler. Onlara müdahale edecek ve kazanan tarafı hukuk çizgisine çekecek üçüncü bir güç yoktu. Demokrasi ya da daha doğrusu sandık falan demeyin. Bu artık hiçbir zaman olmadığı kadar önemsiz bir detaydır.

Hükumet politikalarını genellikle desteklemeyen, cemaatle de bağı olmayan, dünya görüşü olarak hiçbir cemaate sempati beslemesi olasılık dahilinde olmayan ortada biri olarak kendi kendime soruyorum:

Kavgayı kim kazansa benim için daha iyi olurdu?
Fetö ile Erdoğan’ın mücadelesini Fetö kazanmış olsaydı Türkiye şimdikinden daha iyi bir yer olur muydu?

Benim soğukkanlılıkla düşündükten sonra bu soruya verdiğim yanıt net bir hayır oluyor. Erdoğan, her ne kadar politikalarını desteklemesek de başı-sonu belli bir politikacı. Cemaat ise çok daha karmaşık, gizli, tehlikeli bir yapı. Erdoğan iktidarının Türkiye’ye verdiği tahribatın büyük bir kısmı iş bilmezliklerinden kaynaklanıyor. Cemaat ise daha maksatlı, gizli çıkarları olan, vatan düşmanı bir yapı bence.

Erdoğan’ın gücü popülizminden geliyor. Bu, hataya çok açık bir süreç. Cemaat ise bir adanmışlık organizasyonu. Çok daha irrasyonel, derin, garip bir şey.

Düşününce iyi ki bu ikisi çok ileri gitmeden kavga etmişler diyorum. Çünkü özelliklerini yazarken birbirlerini tamamladıklarını görmemek olanaksız.

Kim ne derse desin, Erdoğan delikanlı bir adam. Dostsa dost, düşmansa düşman. Bu, politikalarını desteklemediğiniz zamanlarda bile sizde bir saygı uyandırıyor. Cemaat ise, sıkıştırdığınızda suratınıza karşı sırıtıp “cemaat diye bişey yok, ben bilmiyorum abi” diyecek kaypaklıkta tiplerden oluşuyor.

Yakalanmanın sevabını bilseniz kendiniz ihbar ederdiniz diye gaz veren şerefsizlerin arkalarına bakmadan kaçtıkları bir grup ile, kendisine darbe yapıldığı akşam sokakta sevenlerine hitap edebilen birinin yönettiği diğer grubun mücadelesini daima ikincisi kazanacak. Doğanın kuralları böyle işliyor.

Bu arada, Erdoğan sempatizanlarının, ona oy verenlerin bazı politikaları sorgulamadan kabullenmeleri sonuçta bir bilgi, görgü, eğitim eksikliği iken diğer tarafın müritlerinin alçıdan yapılmış bir eli öpmek için sıraya girmeleri, kullanılmış bir peçeteyi almak için plonjon yapmaları, yalandan ağlayan bir hoca için popçu fanı ergen gibi ayılıp bayılmaları çok daha problemli durumlar.

Erdoğan’ın üst çevresi çıkar için onun etrafında toplanmış yolunu bulma tayfasıyken cemaatçiler bir kısmı ne olduğunun farkında olmayan kafayı bulmuşlar, bir kısmı kendi gündemi olan tipler, bir kısmı ise sinsi hainlerden oluşuyor. İkinci grup birinciden çok daha zor modellenebilir. O yüzden birinciler daha iyidir.

Son mesele de şu: Bu ülkede herkes güce ve iktidara tapar. Yakın zamana kadar en alakasız tiplerin hizmet hareketine destek vermesi halka açık bir gösteriydi. Erdoğan gibi net ve güçlü biri olmasa bu cemaat belası ülkenin başından kolay kolay temizlenmezdi. Çünkü bu adanmışlık, bu kaypaklık, bu ilkesizlik ve bu derin güç ilişkileri sayesinde o iş kısa sürede tavsardı. Erdoğan, sümüklü bir sünepenin müritleri tarafından ağır biçimde kandırılmış olmanın (evet, bence ortaklık bozulmasından ziyade kandırılma durumu var ortada, bunu ayrı bir zamanda yazmalıyım) utanç verici halini taşımayı kaldıramayacak kadar gururlu bir adam. İyi ki de öyle. Yoksa klasik bir politikacı olmuş olsaydı bu iş gelecekte başımıza bir kez daha bela olmak üzere ertelenirdi sadece. Gerçi yine tekrarlanmayacağının garantisi yok. Ama bu da 15 Temmuz’un sene i devriyesinden söz ederken anlatılacak hikaye değil.

Kavgayı Erdoğan kazandıktan sonra, memlekette bir memleketin daha iyi olması kavgası veriliyor. Ama eğer ötekiler kazanmış olsalardı bence bambaşka bir kavga verilecekti. Ve bu çok daha kötü olacaktı.

Sağlam İrade Neye Yarar

Bir ülkenin yönetiminde çok başlılık olmaması, hadi çekinmeden yazalım, işlerin tek adamın elinde toplanması idareyi kolaylaştıran, otoriteyi karmaşadan uzaklaştıran bir şey gibi duruyor.
Biri gelip bir 7-8 sene önce bana bunu savunsa pek itirazım olmazdı.
Ama yönetimden söz edeceksen işe yönetilenleri anlatmaktan başlaman gerek. Güç karşısında tüm akli melekelerini kaybeden insanların ülkesinde tek adam pek o kadar da hayırlı olmayabilir gibi duruyor.

Bir örnek anlatalım:

Manisa’da, piyade eğitim tugayında (bir acemi birliği) askerler son bir ay içinde üçüncü kez (bazı haberlerde 4. kez diye veriliyor ama benim saydığım bu üçüncü vaka) yedikleri yemekten zehirleniyorlar. Bir asker hayatını kaybediyor. İlk seferde ilin valisi olay psikolojik diyor. İkincide konu meclis’te görüşülme isteği ile gündeme geliyor. Bir grup milletvekili yemeği veren şirket araştırılsın diyor. Bu öneri, iktidar milletvekillerince reddediliyor. (*) Ortaya hastanedeki askerlerin ifadelerinin yer aldığı videolar çıkıyor. Asker yakınları hastane raporlarının bile kendilerine verilmediğini anlatıyorlar. Bunlar medyada başta hiç haber olmuyor. Olaydan etkilenen asker sayısı binlerle ifade ediliyor. İş iyice ortaya çıkınca yandaş medyada askerler yemekten ETKİLENDİ gibi ifadeler görüyoruz. Milli savunma bakanı her yönünü araştırıyoruz, sabotaj olabilir gibi şeyler söyleyince yandaşlar da Fetö yaptı diyorlar. Sonra bir sabah kalkıyoruz, yemek alımını ihale kanunu kapsamı dışına çıkarmışlar (adamların olaylar karşısında aksiyon alış şekli bir sorunu çözmek değil bu sorunu fırsat bilip “işlerini” kolaylaştırmak).

Ben gündemi kendi çapımda takip eden biriyim. Bu olayla ilgili bir yetkili askerin konuştuğuna tanık olmadım. Zaten öğrendik ki bu işleri Genelkurmay’dan alıp MSB’ye vermişler.

Ama kumpas davalarında görevinden uzaklaştırılmış eski askerlerin açıklamalarına denk geldim. Bir tanesi, savaşta da bu şirket mi yemek verecek diye soruyordu. Bir diğeri, acemi birliğinin amacı orduya yeni katılmış askerlere askerliği sevdirmektir diyordu. Bunlar televizyonlara her akşam çıkan garip tiplerin geveleyip durdukları saçmalıklardan çok daha üzerinde düşünmeye değer şeylerdi.

Bize böyle şeyleri anlatması gerektiğini hala safça düşünmeye devam ettiğim gazeteciler ise “işlerini” yapmakla meşgullerdi. Bir zamanlar denk geldikçe baktığım, yorumlarını dinlediğim, şimdilerde iktidar aşkıyla kelimenin tam anlamıyla çıldırmış bir gazeteci bu olaylar olurken Katar’daki gıda kıtlığı tehlikesine uçaklarla mal yollayıp nasıl çare olduğumuzu anlatıyordu.

Gelelim bu işlerin tek adamlıkla ilişkisine.. Bir vali, devletin uçaklarından inmeyen bir gazeteci, yandaş bir haber kanalının web editörü, mecliste milletvekili, yemek şirketi hakkında çıkan haberleri anında internetten kaldırttıran hakimler, sosyal medyada çırpınan trol, sokaktaki vatandaş.. Bu birbirinden çok farklı makamlarda ve seviyelerde insanları yukarıda anlattığım olayı savunma, gizleme, görmezden gelme safında birleştiren şey nedir?
Hakkında çok az şey bildiğimiz bir yemek şirketini, bu vatan için askerlik yapan biricik evlatlarına yeğ tutturan şey nedir? Muhtemelen ne savundukları şirketi ne de birbirlerini çok tanımayan bu adamları aptallığın ve ahlaksızlığın safında toplayan şey nedir?

İşte o bize istikrar getireceğinden pek şüphe duymadığımız otorite, değil mi…


(*) Bu arada bir iktidar milletvekili kürsüde, “ben de Tuzla’da sıcakta askerlik yaptım. O koşullarda bir şey yemesen de hasta olursun” demiş. Yukarıda resmettiğim tabloda orta yere bu arkadaşı koyabilirsiniz. “Normal” zamanda bir milletvekili, ölmüş asker varken çıkıp bu lafı söyler mi? Ha, işin bir de şöyle bir yanı var. Sayın milletvekilinin askerlik yaptığını söylediği Piyade Okulu’nda ben de askerlik yaptım. Ağustos ayıydı ve el nino geyikleri dönüyordu. Askerlik anısına girmemek için ayrıntı vermiyorum ama gerçekten sıcaktı.Hasta falan da olmadım.

Avrupa Avrupa Duy Sesimizi…

Olaya gel arkadaş: Bizimkiler Avrupa kapılarına dayandı. “Başkanlığa Evet” toplantılarında bağırıp çağırmak istiyorlar.. Oradaki Türk azınlığın hatırı sayılır bir kısmı da bu bağırıp çağırmayı canlı dinlemek istiyor muhtemelen.. Ama nedense ırkçı, faşist, Nazi kalıntısı Batılı yöneticiler bizimkilere kıllık yapıyor.

Almanya ortalama zekaya sahip herkesin görebileceği şekilde rengini belli etti ama durumu da idare etti arkadaş, ne derseniz deyin.. Çünkü milyonlarca Türk vatandaşına ev sahipliği yapan bir ülkedir ve derdi bu belaya bulaşmamaktır, atar yapmak değil. Yöneticilerin kişisel hırsları için ülke çıkarlarını tehlikeye atmak Ortadoğu’ya has bir gelenektir, Avrupa’ya ait değil.. Çünkü ancak Ortadoğu’da din ile motive edilmiş kalabalıklar bulabilirsiniz, yöneticisinin çıkarı için kendi çıkarının hiçe sayılmasını alkışlayan aptal kalabalıkları…

Hollanda daha “idealist” çıktı. Adamlar önce bizim Dışişleri Bakanı’nın uçağına iniş izni vermediler, ardından Almanya’daki bir başka bakanımızın kendi topraklarına karayoluyla gelişine engel olmaya çalıştılar.

Bakanlarımıza bir başka ülkenin böyle davranması şık değil, gururumuzu okşamıyor en azından.. Bunu kabul ediyorum.. Sebep ne olursa olsun Türk Devleti’nin bir yöneticisi böyle adi suçlu muamelesi görmemeli. İtin hatırı yoksa sahibinin hatırı vardır. Evet de, bizimkiler o hatırı epeydir fazlasıyla kullanıyorlar ve sanırım artık sınırına geliyoruz.

Bir de şu açıdan bakın. Avrupa ülkeleriyle bu hırlaşma burada oturan zavallı bir vatandaş olarak sizin çıkarınız için mi yapılıyor?  Almanya’dan kara yolu ile Hollanda’ya geçme mücadelesi veren aile bakanımız sizin yaşamınıza ne tür bir olumlu katkı sağlamak için bu işe kalkışmış olabilir?  Biz bir üstteki paragrafta yazdığım gibi, Türk Devleti’ni temsil edenlere her ne olursa olsun saygı beklemeye devam edeceğiz elbette, bunun istisnası yoktur da, bu hassasiyet iki taraflı olsa; o temsiliyeti taşıyanlar da biraz devlet insanlığı ciddiyetine sahip olsalar, asil bir milleti temsil ettiklerini belli etseler daha doğru olmaz mı?

Çok mu karışık yazıyorum arkadaş? Şu anda bırak kabineyi, mecliste  olan herhangi bir iktidar politikacısı, Reis’in gözüne girmek, dikkatini çekmek ya da sırf gazabına uğramamak için inansa da inanmasa da belli bir şekilde davranmak, paralı askerlik yapmak zorunda mı yoksa değil mi? Ne cevap verirsiniz buna? Bu kadar çok kişinin aynı şeyi söyleyebilmesi, bizim memleket için kuşku uyandıran bir durum değil mi? Yoksa hepimiz buna inanacak kadar aptal mıyız?

Sayın bakan, ilgi alanına giren her konuda bu memleketteki tüm sorunları çözmüştür de sıra Hollanda’daki Türk kökenlilere her ne pahasına olursa olsun (devlet itibarı) hitap etmeye mi gelmiştir?

Demokratik bir hak olduğundan söz ediliyor.. Bu memlekette tam şu anda, kendileri gibi düşünmeyen insanlara, özellikle de kamu algısını etkileme kapasitesi olanlara neleri reva gördükleri ortadayken “demokratik bir hak” tan söz edebilmek, sanki o hak ellerinden alınıyor gibi mağduru oynamak bizi asıl dünyaya rezil eden şeydir.

Burada, kelimenin tam anlamıyla ne söylersen söyle, ama öyle böyle değil, her ne söylersen söyle,  heyoooo diye alkışlayan ve bunlara inanan insanlara muamele etmek kadar basit değil demek ki Batı ile uğraşmak.. İşte size muhalif olan pek çok insan tam da bu yüzden sizinle Batı arasındaki bir çatışmada sizden yana olmuyor aslan parçaları..

Hem bir de şu demokratik hakkın şöyle bir tuhaf yanı da var: Arkadaş, konuşuyorsunuz da ne anlatıyorsunuz? Tahammül ediyor, Reisinden tut da TV’ye çıkarılan dalkavuğuna kadar bir sürüsünün konuşmasını, oyu ortada bir seçmen olarak dinliyorum. Neden evet demem gerektiğine dair elle tutulur tek bir cümle duymuş değilim. Duysam gelip buraya yazarım, bundan emin olabilirsiniz. Sayın Bakan ta Hollanda’lara kadar gidip saçma sapan şeyler söyleyip, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanların bile geçersizliğini görebileceği şeyler anlatıp bizi daha çok rezil etmekten başka ne yapmış olacak?

Tüm bu tiyatroların, yeni bir mağduriyet yaratmak ve iyice alıklaştırılmış kitlenin batı düşmanlığı cephesinde toplanmasını sağlamaya çalışmaktan başka bir amacı yok. Kuru sıkı yapılan atarlar nasıl olsa bir küsur ay sonra unutulacak.. Heyooo yapan kitlenin içinden hiç kimse  de  çıkıp zaten “ama reis geçen ay böyle demişti hani ne oldu o tavırlar” demeyecek. Yani bu tutarsızlıklar, bu kısa vadeli çakallıklar siyasi bir risk de içermiyor.. O zaman dansa devam işte…

Biraz kaba bir tabir olacak ama dünya bizim yeni yönetim şeklimizin neye benzediğini, kısaca ne mal olduğumuzu artık anlamış gözüküyor. Peki ne yaparlar? Hiçbir şey.. Bu ülkenin demokratik, çağdaş bir ülke olması Batılıların umurunda değildir elbette. Çıkarları ile doğruları arasında gider gelirler. Biz de yönetimimiz tarafından rehin alınmış vatandaşlar olarak bu rezilliği utana utana izleriz. Aramızdan önemli oranda bir kalabalık da Osmanlı hayalleriyle Batı ile rekabet edildiğini düşünüyor ki bu daha moral bozucu bir şey esasında. Sayıları her şeye rağmen git gide azalsa da bu tiyatro bu arkadaşlar için oynanıyor. Gururla izleyip bol bol boş atar yapabilirler…

Post Truth

Ortalarda “post-truth” diye bir tabir dolaşıyor bir süredir.
Trump’ın seçilmesine “öfkeli” bir kesim bu tabiri özellikle feleğe söver gibi kullanıyor, dikkat ediyorum.
Bir kere, af buyurun ama sikerler o işin postunu! Ne demek lan post truth?! Politikacıların tıpkı finans kuruluşları gibi, kendilerini işleyişin en üstünde görmelerine karşı, o kitabın başlığındaki şekliyle “öfkeleniyorum”.
Muhabbet kuşunun aynada kendi aksini seyretmesi gibi telefonda kendi kendine sırıtma budalalığı gibi sosyal medya “çılgınlık”larına karşı nasıl geri kafalı isem…
Post-truth olayına da geri kafalılıkla yaklaşıyorum.
Ee, ne de olsa liberalizm öldü arkadaşlar…
Alınan vergiler, kamu yararına harcanması gerekirken başka işlere harcanan hesapsız bütçeler son derece gerçek iken politikacılar gerçeğin ötesine geçmecilik oynayacaklar, ben yapılandırılmış vergi borcumu ödeyip konjonktür seyredeceğim, e mi?
En kibar tabiriyle…
Sikerler o işi…
Ha, biz hiçbir alanda markalaşamadığımız için bu post truth olayını da, muhtemelen icat etmiş olanlar biz olmamıza rağmen başkalarına “tanımlattırdık”.
Baklava ya da Türk kahvesinden daha garanti bunu bizim keşfetmiş olduğumuz.

Cumhurbaşkanımızı seyredin.

“Herkesin evinin önünde bilmem kaç tane araba, bu israftır” deyişini görün.
Yıllardır büyüyen ekonomimizin bir tüketim ekonomisi olduğunu, tüketim malı ithalatına dayandığını, Erdoğan’ın yıllardır bunun ekmeğini yediğini ama şimdi para bolluğu bitince kur yükselince birdenbire “israf”ın keşfedildiğini, onun da ne hikmetse sadece vatandaştan beklendiğini düşünün.
Tamam, bunlar biraz karmaşık oldu. Böyle düşünmeyin. Şimdi, devletin çılgınlar gibi almaya devam ettiği makam araçlarını düşünün. Kiralık olanları falan da hesaba katın. Çok büyük bir olasılıkla siz de defalarca tanık oldunuz buna. Hatırlayın: İş yerinizde çaycı yapmayacağınız adamların çakarlı arabalarla falan gezdiği sahneleri hatırlayın.
Ve Cumhurbaşkanı’na geri dönün: Bu kadar araba israf ya hu!
İşte buna post truth deniyor.

Şimdi, AVM vesaire yerlerde dövizle kira alınıyor, buna son verin, TL kullanın deyişine bakın. Sonra davulla zurnayla açılan, ilk bayram bedava olan körfez köprüsünü düşünün. 35 dolar + KDV araç başı geçiş taahhüdünü hatırlayın. Aman Allahım! Devletimiz yıllarca sürecek bir taahhüde dolar kuruyla girmiş. Üstelik, dolar bazında da artış öngörmüş. Ocak 2017’de taahhüt 40$ olacakmış! Geçen araç sayısının taahhüdün kaçta kaçını karşıladığını, şu anki 88 liralık geçiş ücretinin farkını bile devletin ödediğini şimdilik bir kenara koyalım.
Gerekirse yasal düzenleme yaparız, TL ile kirayı zorunlu yaparız diyen Cumhurbaşkanı’na geri dönün.
İşte bu da post truth’tur.

Şimdi, dolar ucuzken meydanda ahkam kesenlerin dolar 3,50 olduğunda “vatanınızı seviyorsanız elinizdekini bozdurun, dolar alan haindir” demelerini görün. Daha bir hafta önce “egonomi çok eyi, dolar ister dolsun ister dolmasın, elalemin parasından bize ne” dediklerini hatırlayın. Dövizini boz diye ilan panolarına bir göz atın.
Bir yandan bunu üst aklın oyununa bağlayanlara bakın. 15 Temmuz’da tankla yapamadıklarını dolarla yapmayı deniyorlar diyenlere bir bakın. Diğer yandan bu bize has bir şey değil, dışarıda olanlar yüzünden diyenleri not alın.
Sonra, Türk Lirası’nın Suriye Lirası karşısında bile kısa sürede %10 değer kaybetmiş olduğunu görün.
Aha bu da post truth oluyor.

Yeniden Cumhurbaşkanımıza dönelim:
“Bir dedik iki dedik sabrettik, sonunda Suriye’ye girdik. Suriye’ye Esed’i ve onun zulmünü sonlandırmak için girdik” deyişini hatırlayın. Zaten çok zaman olmadı, balık olsanız unutmazdınız.
Sonra, dün “biz hiçbir kişi ya da ülkeyi hedef almıyoruz, biz terör için oradayız deyişine odaklanın.
Arada bir Putin görüşmesi var. Tabi bu bir post truth olmuyor, gerçeklere çark etme oluyor ama…
Savunan kitlenin savunduğu kişi kadar hızlı dönememesinden kaynaklanan bir post-truth effect hala sokaklarda kol geziyor, görebilirsiniz.

Havai fişeklerle AB müzakere tarihi almamızın kutlandığı günleri hatırlayın. Yandaş gazetelerin vizesiz Avrupa için tarih verdikleri manşetleri gözünüzün önüne getirin. Sonra mülteciler üstünden Kayseri pazarlıkları, “alnımızda enayi yazmıyor”lar, “ne kadar ekmek o kadar köfte”ler ve terörist Avrupa…
İşte bir diğer post-truth..

Bir çözüm süreci hikayesi var ki, kişiler üzerinden anlatınca gerçekten sınırları zorlayacak hardcore post-truth hikayeleri ile dolu bir bahis. Yazıyı zamanım olmadığı için uzatamayacağım. İkide birde “milletim ne der ben ona bakarım” diyen, sandığı en kutsal şey olarak gören insanların “basın özgürlüğünün sınırı benim sınırıma dayanıncaya kadardır” deyişini hatırlayın. Bak orası da enteresan..

Şu Fetö muhabbeti zaten her adımında bir post-truth hikayesi. Yazmak bile çok sıkıcı geliyor, kendi kendinize düşünün onu da artık.. Ayy, hain fetö, it fetö kandırdı bizi…

Böyle işte… Yaptığımız şey bir eleştiri gibi gözükse de aslında bir davranış şeklinin tanımlanması için örnekler vermekten ibaret. Post-truth denen bu yeni akımda, gerçeklere sadık kalmanız gerekmiyor. Politika zaten bir yanıyla hep böyleydi. Ekonomi nasıl ki üretimden bağımsız yerel alanlar yaratıyorsa kendine, politika da gerçeklerden bağımsız yerellikler yaratabiliyor. Sonuçta olansa şu: Üretmeden hiçbir şey olmuyor, gerçeklere dönmeden de hiçbir şey yönetilmiyor.

27

Dün akşam arkadaşımın evinin önünde biraz oturduk. Hava ne güzel falan diye konuştuk.
Sonra arabaya bindim. Termometre 27 dereceyi gösteriyordu. Durduğu yerde mi ısındı lan bu diye düşündüm.
Saat 7’ye geliyordu ve hava çoktan kararmıştı.
Yolda sürekli termometreye baktım. Bir süre daha 27 derece göstermeye devam etti. Sonra 25 oldu.
Kasım’ın 9’uydu.
Aklıma, Trump’ın seçimi kazandığının ilan edildiği saatlerde New Scientist’in attığı tweet geldi:
“Başkan Trump”, tehlikeli derecede daha sıcak bir dünyadan kaçışımız yok demek. gibi bir şey yazmışlardı..
Küresel ısınma, en korktuğum mevzulardan biri. Bu yaz olanlardan sonra haksız da olmadığımdan emin oldum.
Biz bu küresel ısınma hadisesinin tüm sorunlarını çözmüş, uygar, gelişmiş ülkelerin “lüks” bir derdi olduğunu düşünüyoruz ya, fena yanılıyoruz. Bu iş bizi onları etkilediğinden daha beter etkileyecek. İş başa gelmeden de kimse niye olduğunu bile anlamayacak korkarım.
Kaldı ki bu kez öyle bir sorunla yüz yüzeyiz ki, onun tam olarak ne olduğunu bile bilmiyoruz.
Küresel ısınma hakkında duyduğum en vurucu söz şu olmuştu: “Daha önce buna benzer bir şeyi yaşamadık. Neler olabileceğini bile tam olarak kestiremiyoruz.”
Neden böyle, biliyor musunuz?
Çünkü şu anda bildiğimiz her şey son derece kararlı bir iklim ortamında gelişti! Biz kendimizi bildik bileli sıcaklık hiç değişmemişti!
Geriye doğru gidersek, Cumhuriyetin ilanı, Osmanlı İmparatorluğu, Cengiz Han, Hz. Muhammed, Hz. İsa, Roma İmparatorluğu, Antik Yunan, Hz. Süleyman, yazının bulunuşu, Gılgamış Destanı, Mısır mumyaları, insanların yerleşik yaşama geçişleri, tekerleğin icadı ve ilk tarım faaliyetlerine kadar makarayı başa sardığımızda bile havanın aynı sıcaklıkta olduğunu görüyoruz. Bu, 11 bin yıl kadar bir zaman ediyor!
Bu kadarlık bir süre zarfında Dünya’nın ortalama sıcaklığı -/+ 1 derece içinde salınmış. Hiçbir belirgin değişim olmamış.
Oysa sadece 1990-2016 arasındaki değişim 1,5 dereceden fazla.
Bilim insanları bu değişimin grafiğine hokey sopası diyorlar!
İyimser bir senaryoyla, sadece 2100 yılında Dünya’nın ortalama sıcaklığı uzun dönem ortalamasının en az 2 derece üstüne çıkmış olacak.
Kısacık bir sürede daha önce görülmemiş bir değişim meydana geliyor, hatta geldi bile.
Neler olacağını ve bunun bizi nasıl etkileyeceğini bu yüzden tam olarak öngöremiyoruz.

Benim bir Kasım akşamı termometrede 27 görmem şu anda yaşamımda hiçbir şeyi değiştirmiyor gibi gözüküyor. Belki de gerçekten öyledir. Zaten bu işin bizden daha çok müsebbibi olanlar bile son derece kararsızlar.. Kongre salonuna dışarıdan kar getirip, kartopu yapıp “hani lan küresel ısınma vardı” diyenler de onlar, senelerdir uydular ile, tüm kürenin sıcaklıklarını bölgesel olarak izleyenler ve karşımıza korkunç haritalar çıkaranlar de onlar.

Trump bize Fettullah’ı iade ettiği sürece shale gas lobisine istediği peşkeşleri çekebilir. Doğu Akdeniz Havzası’nın küresel ısınmadan ilk etkilenecek yerlerden biri olması takdir-i ilahi.. Kim ne derse desin, göklerden gelen bir karar vardır sonuçta, di mi!

Yanlış Anlaşılmışız..

Bayılırım bu lafa…
Türk milletinin bir karakteri olan bir adım sonrasını düşünememe haltını bir yetkili ya da şöhretli tip yedikten sonra durumu toparlamak için bunu der genellikle..
Yanlış anlaşıldım..
İçine düştüğü rezil durumdan dolayı bile bizi suçlar utanmadan..
O yanlış anlatmamıştır, biz köpekler onu yanlış anlama gafletine düşmüşüzdür. O yüzden hepimiz haspamdan özür dilemeliyiz.
Biri yanlış anlaşıldım diyorsa, neden söz edildiğine bile bakmadan sıçtığını sıvayan biri olduğunu düşünür geçerim.
Şimdi bilim ve sanayi bakanımız aynı yöntemle işini görmüş. Konu “Yerli oto”..
Bizimkisi standardında bir ülke için bu üstüne yazı yazılacak bir şey değil, vakayı âdiye de, azizim serde bu yerli oto muhabbetinden bahsetmişliğim var:
Yerli Oto-1
Yerli Oto-2
Yerli Oto-3

Yanlış anlaşıldık..

Ağalarımız eylenir bizimle işte böyle..