Yazar arşivleri: selimpehlivan

selimpehlivan hakkında

Sen anladın onu...

Dolardan bana ne

Demokrasi, insanların kandırılma potansiyelini bir doğal kaynak olarak kullanmaktır.

Üstelik bu; yenilenebilir, geliştirilebilir, az bir yatırımla çoğaltılabilir bir doğal kaynaktır.

Ben çok konuşmayayım, aşağıdaki grafikte yeşillerle kırmızıların toplamının sarılara oranını hesaplamaya çalışın. En üstteki çubuk tüm toplamın hemen hemen yarısını temsil ediyor, unutmayın.

kur niye yükseliyor

 

 

 

 

 


Yukarıdaki yazıyı ve grafiği iki ay kadar önce, yani TL asıl çöküşünü yaşamadan evvel kaydetmişim. Burayla pek ilgilenemedim bir süredir. Şimdi temizlik yaparken dikkatimi çekti. Ama buna bakınca o zamanki kadar komik durmuyor. Yazıya ekleme yapayım derken yapacağım yorum artık AKP seçmeninin durumu ile alakalı olmayacak. Nedense bugün bakınca CHP seçmenlerinin %12’sinin dövizin yükselmesini dış güçlerden sebep görmesi, %15’inin de döviz beni ilgilendirmiyor demesi  AKP’lilerin bilindik ve de alışıldık durumundan daha ilginç gözüktü bana.

Bu arada, Türkiye’deki kamuoyu yoklamalarına inanmak için de bir sebep yok. Renk olsun diye bu grafiği çöpe atmak yerine yayınlıyorum. Yoksa, toplam mevduat içinde döviz mevduatı oranının en yüksek olduğu iller yukarıdaki grafiğin en üst çubuğundaki arkadaşların en yoğun yaşadığı yerler aynı zamanda. Bu durumda yeşil arkadaşlar dış güçler oyun çeksin de yatırımımız değerlensin diyen hainler, kırmızı arkadaşlar da bu memleketin tipik ikiyüzlüleri.

Ve son bir yorum: Bu saçmalığın kazananları; “hasretini biz çekiyoruz, sefanı onlar sürüyor” diye oy pusulasına aşk mektubu yazan “Alamancı” reisçiler.  Senede 3-4 hafta tatil için gittiğim, gayrimenkul almak için de tercih edeceğim yerlerden birinin para birimi, benim maaş kurum karşısında serbest düşüşle değer kaybetse ben de bir tür hasret çekmeye başlardım sanırım oturduğum yerde…

 

Yazar mısın yazmaz mısın?

Yazı yazmayı sevmesem, bunca işimin arasında buraya girip bir de burada klavye tıngırdatmazdım.

Öte yandan yazar olmak için de yazmıyorum. Zaten yazı yazmak demek yazar olmak demek değil. Bunu blog yazdığınızda çok iyi anlıyorsunuz. Peki o zaman neden umuma açık bir adresi olan yerde yazılar yazarsın ki? Amaç bir şeyler yayınlamak, insanların fikirlerini öğrenmesi ve aydınlanmaları değil tabii ki.

Profesyonel olarak yazdıklarımızdan geçinmeyiz ama yazmak okumaya pek de benzemeyen, tuhaf bir hobidir. Yazarken kendi düşüncelerimizi “öğrenme” fırsatı buluruz. İşin not alma ve gelecekte bakıp hayret etme kısmı da hediyesi olmuş olur.

Beni yazı yazmaya motive eden şey her şeyden önce bunun beni rahatlatıyor oluşuydu.  Yazmak benim için düşüncelerimi somutlaştırıp kafamın içinde başı boş dolaşmalarından kurtulmanın bir aracıydı.

Yazarken kafamın derlenip toplandığını düşünürüm. Bu tarifi zor bir rahatlama hissi uyandırır. İşin bu yönünü yalnızca bir kafa dağıtma aracı olarak kullanmıyorum. İş yaparken de çok not alırım. Bunun, iş sürecini kayıt altına almaktan çok işi yapma şeklimin ta kendisini etkilediğini de daha üniversite yıllarında fark etmiştim. Not almadan, önünde bir kağıt olmadan, bir çalışma defterine karalama yapmadan çalışan insanlara hayret ederim. Çünkü benim için kalem olmadan çalışmak çok zordur.

Fark ettim ki, çalışırken gitgide daha çok not alıyor olmama rağmen, hobi olarak yazmaya artık eskisi kadar çok vakit ayırmıyorum. Vakit bulamamam ya da daha doğrusu yazmaya odaklanamamam bunda bir pay sahibidir. Ama yadsınamaz ve benim için daha önemli olan etken şu: Artık yazmak artık rahatlatmıyor. Aksine, gerginliğimi artırıyor, karmaşık bir düşünceler dünyasına düşmeme neden oluyor. Kafamı derlemek toplamak yerine onun daha çok karışmasına neden oluyor.

Bir kere, artık kafamın içindekiler eskisi kadar dağınık bir şekilde başı boş dolaşmıyorlar. Bunun yaşla ve düşüncelerin olgunlaşmasıyla muhakkak ilgisi vardır. Artık hayatın ne olduğunu anlamak için ne gelse seyredecek meraklı bir gözlemci değilim.  Zaman geçtikçe insanın aklıyla kalbi arasındaki bağ gizemini yitiriyor. Merak ile şüphenin aynı şeyler olmadığını anlıyorsun. Anlamaya çalışmak yerine önceden bildiğin bir kalıba oturtup karşına çıkan vakayı çabucak çözmeyi öğreniyorsun. Çoğu kişi buna akıllanmak diyor.

Hayata ya da dünya görüşüme dair yazacaklarım bu yüzden artık eskisinden daha  net. Benim kişisel dünya görüşüm açısından durum daha da acınası bir halde: Ben başlarda doğru olması gerektiğini düşündüğü pek çok şeyin uygulamada tamamen yanlış olduğunu görmüş biriyim. Bu, çevremde gözlemlediğim ve bir yazı konusu yapmayı düşüneceğim pek çok hikayenin benim için daha da hayal kırıcı olması demek oluyor.  Nereye olduğu belli bir gidişatın farkında olan ama elinden yapacak bir şey gelmeyen, bununla yüzleştiğinde de endişelenen ve üzülen biriyim artık. Ve sırtında böyle bir yük varken yazı yazmak yağan bir yaz yağmuru gibi havayı temizlemiyor artık.

Son bir iki senedir bir yazının başına oturduğumda kafamda canlandırdıklarım yolunda gitmeyen işlerden, delice saçmalıklara, göz göre göre gidilen bir felakete dair gözlemlere dönüştü. Bunları somutlaştırmak ve yazıya dökmek için uğraşmak da artık rahatlatıcı bir hobi olmaktan çok uzak.

Düşüncelerimin pek çoğu, yazmamanın yazmaktan daha hayırlı olacağı şeyler artık. Bu, benim düşüncelerimdeki marjinalleşmeden değil, ortamın marjinalleşmesinden kaynaklandı.

İşi ve iddiası bu olan bir sürü adam yalanların dünyasında bir yere sahip olmak için bir sürü palavrayı, üzerinde çok düşünmeye ve onları yenilir yutulur hale getirmeye bile zahmet etmeden yazı, makale hatta kitap diye üzerinize boca ederken, ismini gizlemekten çekinmeyen denyo bir blog yazarının görevi midir “riskli” gerçekleri teker teker yazıp hakikatin meşalesi olmak?

Ben bundan 10 sene önce de çiçekten böcekten bahsetmiyordum. Eğilimim de her zaman memleket hakkında, gidişat hakkında düşünmek ve de yazmaktır. Şimdi memleketin gidişatı, bizi yönettiğini varsaydığımız bir grubun yaptıkları, bunların kültürel arkaplanı ve bence yaşadığımız pek çok saçmalığın bizzat sebebi olan din kurumu hakkında yazılar yazmaktan çekiniyor olmam benim suçum mu? Bu korkaklık mı oluyor şimdi?

Gerçek hayatla, internet ortamındaki hayatın farkı beni hep şaşırtmıştır. Gerçek hayatta fiziksel olarak çekici biri değilsen bir şansın da internet ortamı oluyor. Ya da insanların içinde düşüncelerini yüksek sesle söyleyecek cesaretin veya düzgün konuşma kapasiten yoksa öfkeni sanal alemde kusabiliyorsun. Dünyanın en güzel fıkrasını bile anlatsan kimsenin gülmeyeceği kadar çaresiz biri bile olsan internette bir dünya komik içerik paylaşıp herkese kendini beğendirme şansın var.

Bu ikinci şans şeysi, benim hiç hoşuma gitmedi. Sanal alem bence gerçek kişiliğinizin bir alternatifi değildir. Bir şeyi, hiç tanımadığım birine sokakta spontane bir muhabbette söyleyemeyeceksem buraya da yazmam. İnsanların yüzüne konuşur gibi yazmayı önemsiyorum bu yüzden. Bizim memleketin içine düştüğü vahim durum yüzünden artık konuşulması iyi olmayacak bir sürü muhabbet var. Biz de kendimizce kendi otosansürümüzü oluşturuyoruz. Benim açımdan bir sürü enfes yazı konusunu buraya taşımamanın bir açıklaması da ne yazık ki bu.   Sonuçta yazılarım kendime notlarımdır. Sokaktaki sohbetlerim de öyle.

15 binden büyük asker

Uzaktan sesleri gelmeye başladığında başka bir şeydir diye düşündüm.

Sonra gitgide yaklaştılar ve bunun bir asker uğurlama konvoyu olduğunu gördüm.

Patlayan egzozlar, cama çıkmış gençler, üzerine bayraklar sarılmış arabalar.

Gözlerime inanamadım.

En büyük asker bizim asker diye bağırıyorlardı.

Kulaklarıma da inanamadım.

Bu memlekette bedelli askerlik çıktı. Seçimden öncesinden beri, yok çıkacak yok çıkmayacak, yok yaş sınırı şu olacak yok bu olacak diye alay eder gibi gündem yapılıyordu.

Bugünlerde 4 hafta mı olsun 3 hafta mı olsun yoksa hiç eğitim olmasın mı konusu tartışılıyor.

Benim evin önünden geçen arkadaşlar da en büyük askerin kendileri ve arkadaşları olduklarını haykırıyorlar.

15 bin Lira!

Şu asker uğurlamaları üzerine daha önce de yazmışımdır. Bu işe akıl sır erdiremiyorum. Benim yaşadığım yerde de antik bir inanç ritüeli gibi ısrarla yaşatılıyor bu hıyarlık. İşin çevreye rahatsızlık yönünü, trafiği tehlikeye atma yönünü geçtim. Benzinin bu fiyattan satıldığı bir ülkede sokakta korna çalarak kutlama yapmanın budalalığını da geçtim. Askerlik kavramının senelerdir ısrarla içinin boşaltılıyor olması yönünü zaten geçtim, bu çocuklar bundan anlamazlar. 15 bin Lirayı bastıranın “saçımızı da kestirmeyelim” diye pazarlık ettiği bir ülkede, ne olacağı bile belli olmayan bir hizmete gitmeyi sokakta korna çalıp kenara çekmiş konvoyun geçmesini bekleyen arabaların üstüne araba sürerek kutlamak nasıl açıklanır? Bunu korkudan yapıyorlar muhtemelen. Ama artık bu bile yeterli bir açıklama değil.

Üç günlük askerin komutanının emriyle sokağa “tatbikata” çıkması neticesinde halk tarafından linç edilmesini ya da ömür boyu hapis cezası almasını gördük bu memlekette. Şüpheniz olmasın, en büyük asker diye bağıran çocukların babaları ya da abileri, iki sene önce 15 Temmuz’da çarşıda askere su satmayan esnaftandı. Bizdeki gibi delice bir kafa karışıklığı kimlerin işine yarıyor, düşünelim işte…

Çoğu zaman gülünç geliyor bunlar artık bana.. Sokakta bir şeyleri kutlayanlar hayatın en kötü davrandığı insanlar oluyor genelde. Bu insanların payına hep bir şeylere inanmak, hep anlamadıkları bir şeyler için bağırmak çağırmak, kendilerini feda etmek, çok daha iyi şeyler yaşayabilecekken pislik içinde sürünüp bununla da gurur duymak düşüyor.

İnsanlığın karşısına dikilmiş birer canavardır bu çocukları birileri vatan borcunu 15 bin liraya kapatırken sokakta en büyük asker bizimkisi diye gururla bağırtan hayali kahramanlar!


Yazıya ek:

Bu turfanda “en büyük” olacak askerlerin aslında yaş olarak bedelliden yararlanacak abilerinden küçük olduklarını ve bedelli kapsamına girmediklerini elbette biliyorum. Aslında yazıya açık öğretim ile ilgili de bir şeyler ekleyecektim en başta ama buna gerek görmedim. Zaten artık her ilçede bir fakülte ya da yüksek okul yok mu ki? Eğitim öğretimle ilgili bir şeyler yazarken artık gerçekten bir ne yapıyorum ben hissine kapılıyorum. Bunu geçelim. Bir insan 20 yaşında askere gitmek istemezse yapması gerekenler çok zor şeyler değil.

Bu tür işlere polislerin de baktığını (bakması gerektiğini) düşünen Kuzey Avrupalı arkadaşlara da ertesi günden bir not düşeyim: Yazıyı yazdıktan sonraki akşam da yolda vahşi bir konvoy vardı. Aynı en büyük askerler mi bilemiyorum, sonuçta bir yörüngede dönen elektronlar gibi değil mi bir tertibin askerleri? Ve bu kez karşı yönden gelmeye çalışan bir polis aracı, kural dışı parklar dolayısıyla iki aracın aynı anda geçemeyeceği durumda olan caddenin bir kenarına sığınıp konvoyun geçmesini bekledi. Bahsettiğim araba, üzerinde 15cm boyunda harflerle trafik polisi yazan bir Renault Fluence, hatta tepesinde nazlı nazlı bir kırmızı bir de mavi yanan yassı ve şık bir de sireni var.

Biraya veda!

İçkiye acımasızca vergi koyuyorlar.

Bir anlamda komik bir şey. Bir anlamda gayet öngörülebilir, normal bir şey.

Bir kere, bir üretim ve katma değer ekonomisi olmadığımız için, sıcak para bulamadığımız anda “büyük devlet” olmanın masrafını dolaylı vergiyle finanse edeceğimiz gün gibi ortada.

Borçla harçla harcamaya alıştırılmış toplumdan para bir şekilde geri çekilecek. Bu adil bir biçimde olmayacak elbette. Vergi sistemi ile vatandaştan para toplamak, silah yoluyla soygun yapmaktan daha az adil bir şey bana göre.

Sonra, biz siyasal İslamcı bir ülkeyiz artık. İçimizde hala batılı bir hayat tarzı yaşamakta ısrar eden üvey evlatlar olsa da toplumun çoğunluğu dini hassasiyetler gözetilerek hazırlanmış mizansenler izlemek istiyor. İçki dediğin şey de çoğu dindarın aklına ilk gelecek günah değil midir? O zaman, ortada bir para ihtiyacı varsa bunu üvey evlatların günahlarına konacak vergileri arttırarak karşılamak gayet mantıklı bir davranış iktidar için.

Bizim ülkede aslında aklınıza gelecek her şey çok pahalı. Devlet bunun tek  olmasa bile en büyük sebebidir. Çünkü devlet şişman, beceriksiz ama bir o kadar da egolu ve açgözlü bir zorba olarak ekonomik hayatın ortasında, aslan payını ona vermenizi bekleyedurur.  Konumuz içkilerin vergileri ama ne otomobiller, ne elektrik, ne su, ne temel gıda maddeleri, ne elektronik cihazlar ne de seyahat ve turizm bundan çok da farklı bir durumda değil.

İçki vergisi olayı daha komik, daha dramatik, daha vurucu, daha öğretici bir konu..

Şu anda iktidarı destekleyen kitlenin, ülkenin başına her ne gelirse gelsin iktidarı anlamsızca desteklemeye devam etmesindeki delice ısrarı şaşkınlıkla izliyoruz. Sosyolog falan olsam aşırı dozdan gitmiş olurdum dediğim oldu son günlerde.

Oysa bu aptalca ısrarın benzerini, karşı kitlede, üstelik daha da rasyonel gözüken tercihlerde görüyoruz, ki bu diğerinden de karmaşık bir konu:

İktidarın dışladığı, üvey evlat hatta yeri geldiğinde düşman muamelesi yaptığı ama kendilerinden vergi almasını çok da iyi bildiği kesimin bu ekonomik sistemin dayattığı oyunun bir parçası olmaya devam etmesindeki ısrar diğerlerinin ısrarından daha derin, daha karmaşık, daha ıslak bir ısrar.

Seçim sonrası, ekonomik durumla ilgili yorum yapan arkadaşları gördünüz: Benim aylık gelirim X lira.. Asgari ücretle çalışanlar düşünsün. Ben yine hayatımı yaşayacağım. Zart zurt.. Bu tepeden bakan tavırda aslında eleştirdiği kişi gibi olduğunun farkında olan, nefreti de bundan kaynaklanan bir kompleks görmüyor musunuz yoksa?

Ne sokakların araplaşması ne de hayatın dindarlaşması. Yıkım ekonomide yaşandı arkadaşlar. Ve ekonomi kelimenin tam anlamıyla değişime uğrarken birileri bunu seçim döneminde alacakları makarna ve sosyal yardımları bekleyerek izledi. Birileriyse bizzat bu işin parçası oldular. Benim maaşım X lira, fakir çomarlar düşünsün diyenlerin çoğunun  bu işin Anadolu’daki kahvehane müdaviminden daha büyük bir parçası olduğu ortada.

Adam ithalat işiyle, bankacılıkla, emlakla, eften püften hizmet sektörü şaklabanlıklarıyla ya da satışçılıkla meşgul ama tarım alanlarının azalmasını, betona ve ranta heba edilen kaynakları,  innovasyon olmamasını falan duymuş bir yerden, onu eleştiriyor. Bir şekilde bu ekonomi içinde kendilerine bir yer bulmuş ama dünya görüşü bu iktidarla örtüşmeyen (ya da öyleymiş gibi gözükmeyi “cool” bulan ama gerçekte çok fikri olmayan) büyük bir kalabalık var muhalif kesimde. Bu adamlar kiralık şirket araçlarıyla o çok eleştirdikleri Yap-İşlet-Devret köprülerini kullanan, benzin fiyatına kızan, ranttan kazandıklarını ranta harcayıp sonra da iktidarın muhalifiymiş gibi rol kesen sığ tipler.

Hayatımın bir kısmı İstanbul’da geçti. Yıllardır yakında olsam da orada yaşamıyorum. Son yıllarda bu şehirdeki anlamsız pahalılığı gördüğümde insanlar buna neden isyan etmiyorlar, alternatifler aramıyorlar diye hayret ediyordum. Adamlar her şeyi emlak rantına endekslediler ve bu maliyet baskısı İstanbul’da yaşamın her alanına rasyonel olmayan bir fiyat baskısı yaptı.

Beş para etmez mekanlarda, insan yerine bile konmadan (çünkü sırada bekleyen çok müşteri var) her biri en az kendileri kadar özel bir dünya insanın içinde oradan oraya tepişip para harcayan tipleri görünce de hayret ediyordum. Dışarıda bir şeyler içmek, C segment bir otomobil almak, nispeten güzel bir semtten ev almak gibi şeyler bana tuzak gibi gelmeye başlamıştı. Bu saydıklarımın hiçbiri, parasını hak etmiyor, bunlara o paraları veren tipler de aslında o paraları kazanmayı hak etmiyorlar diye düşünüyordum.

Şimdi balon patlamaya başladı ve bakıyorum da meğer herkes bundan rahatsızmış.

Biz konumuza geri dönelim: İktidarın “ötekileri” onun sistemini döndürenler diyorum özetle. Ve hayatın pek çok alanında karşımıza çıkan ÖTV’yi de en çok bu kitle ödüyor. Oysa sevmediğin ve seni sevmeyen adamları adaletsizce finanse etmemenin yolu çok basit: Harcamamak, bu sistemin bir parçası olmamak!

Alkol vergilerini eleştirmek iş mi? Bu benzinin ötv’si değil. Bu elektrikten alınan dağıtım bedeli değil. Adam sana 3 liralık birayı 8,5 liraya satıyorsa almayacaksın. Bir akşam yemeğine 500 lira istiyorlarsa gitmeyeceksin. Bir depoyu 350 liraya doldurabiliyorsan o canından çok sevdiğin arabanla sıçmaya da gitmeyeceksin arkadaşım. Bu kadar basit. Çoluk çocuğunun temel gıdası değilse harcamayacaksın paranı bu boka püsüre.

Hem size bir şey söyleyeyim: Bence bir üründen alınan aşırı vergi öncelikle o ürünün üreticisinin sorunudur. Sektör %63 ÖTV’yi varlığına tehdit olarak görmüyorsa, zammın geldiği gün yılışık yılışık fiyat broşürleri hazırlıyorsa, hatta önde gelenlerden biri “evde bira yapım kitlerine vergi gelsin” bile diyebiliyorsa ben niye dert edeceğim ki bunu? Bu ülkede rakı, bira, şarap üretmek ve satmak karlı bir işse benim haftada bir içtiğim 4 birama sahip çıktığım kadar bu soktuğumun sektörü de kendi işine, pazarına, yatırımına sahip çıksın.

Bu yüzden, en mantıklı olan şey bence alkol tüketimini azaltmaktır. Ben kendi adıma bunu yapacağım. İsteyen zaten evinde içkisini yapar. Zor bir iş değil, hatta faydalı bir hobi bile diyebilirim, ben yapıyorum. Ama mesele içki tedariği de değil. Şu ortamda içmeyiverelim kardeşim, içkimiz de bir süre eksik kalsın. Ha, bu siyasal İslamcıların amacı zaten içki tüketimini azaltmak, böyle yapınca onların oyununa gelmiş oluruz diyenler gerçeği ıskalıyor: Siyasal İslamcılar kendilerine para getirecek hiçbir şeye karşı değiller. Sizin karaciğerinizi çok sevdikleri için ya da siz günaha girip cehenneme gitmeyin diye içkiyle dertleri var sanıyorsanız onların kitlesinden farkınız yok demektir. Bu adamlar para gelecek yerde günah sevaba bakmazlar. Sokaktaki aptal izleyicilerine öyle bir izlenim yaratırlar belki ama emin olun sizin bir büyük rakı alırken onlara bırakacağınız 85 lirayı bütün kutsallarından daha çok seviyorlar, aptal olmayın!

Alkolden alınan ÖTV’nin diğer ÖTV’ler içindeki payı ne ki, buradan gelir azalırsa başka yere abanırlar diyenlere de şunu demek isterim: Alkol benzin ya da elektrik gibi bir zaruret değil. Buradan gelirleri azalırsa başka tarafa yapacakları yüklenmelerin onlara maliyeti çok daha fazla olur. Alkole zam güdümlü füze gibi seni vuruyor ama elektrik, doğalgaz, benzin, temel gıda işin içine girince kitle imha silahı oluyor iş. Sonuçta bu eziyeti en aptallarımız bile olaya uyanana kadar yaşamaya mecbursak bari süreci hızlandıralım.

Şu yaz günü, hem de dünya kupası varken birayı bırakmak kolay iş değil. Ama aptal yerine konmak da kolay iş değil. 3 küsur liralık birayı 8,5 liraya satmanın zulüm olmasına gelinceye kadar memleket neler gördü, görüyor. Umalım ki beteri olmasın. Bu günler geçer. Bu yaz da bira içmeyiverelim. Tüketmemek, emin olun düşündüğünüzden çok çok çok daha güçlü bir silah. Bu saçma düzenin kurucuları öyle çok akıllı adamlar falan değiller. Ah keşke sızlanan insanlar bir de harcamamayı, tüketmemeyi öğrenseler. Görün bakın o zaman dünya nasıl da değişiveriyor.

Bu arada kiti miti boşverin. Kit işi de çok ekonomik değil ve de ne olacağı belli değil. Girdisi arpa, çıktısı berrak ve lezzetli bir bira olacak tam bir bira prosesi üstünde çalışıyorum. Teknik ayrıntıları burada paylaşacağım. Çok zor bir iş değil. 8,50 ha! Bunun bir karşılığı olacak!!

Adam kazandı..

Amansız hastalığının son evresindeki annesinin üzerine engelli ruhsatı çıkarıp, ikinci araba olarak, 180 bin liralık bir arabayı ÖTV’siz alan komşu baktım arabalarının ikisinin üstüne de halı malı örtmüş. Bu arkadaş seçimin ertesi sabahı özellikle yanıma gelip benimle dalga geçmeye çalışmıştı. Bunca seneden sonra CHP’li de olmuşuz birilerinin gözünde çoktan diye düşünerek şok olmuştum.
Adam kazandı diye şaşırıyoruz, derdi de bize düştü biz üstlenmesek bile.
Benzin fiyatını, araba, bebek bezi, bilgisayar vergisini, devletin müsrifliğini, liyakatten uzaklaşılmasını, denetlenmeyen ve akıllıca yapılmayan kamu yatırımlarını, katledilen doğayı, bitirilen tarımı eleştirmişliğim var diye, seçimden sonra derbi maçı kaybetmiş taraftar muamelesi yapmak için bana geliyor böyleleri.
He gülüm ben kaybettim. Vergilerden bahsettiğim zamanki gibi sırıta sırıta dalga geçebilirsin. Zaten vergileri de bir ben veriyorum.
Gerçi adam da haklı. Benzer şeyleri duyduğu tipler hala oylar çalındı, hile yapıldı, İnce tehdit edildi vs. gibi açıklamalar peşindeler. Beni de onlardan sanıyor muhtemelen komşum..
Bu memlekette elinde kitap defter gördüğü adamı öğrenci sanmak gibi çok genel bir başka yanılgı da memleketin derdini önemseyen, derdini de ifade etmeye çalışan kişiyi politikacı/politik sanmaktır. Bana politikaya girsene diyen çok insana denk geldim. Oysa bunların biraz gözlem yetenekleri olsa, alt kademelerdeki politik maceranın düzgün konuşmaktan değil “düzgün susmaktan” geçtiğini, benim gibi biri heves edip bu işlere girse çok dayak yiyeceğini bilirlerdi.
Siyasal İslamcıların en sevdiği tiplerin gerçek islam bu değilciler olması gibi, bilemediğimiz bir sebepten mevcut iktidarı destekleyenlerin de bu komplocu muhalif tipleri rakip takımın taraftarı gibi sevmesi “sezgisel” bir durum diye düşünüyorum.
Ha, bu ülkede, onların anladığı anlamda “politika” konuşmanın aptallığın daniskası olduğunu halk bize bir kere daha gösterdi, ben kendi adıma dersimi aldım. Önemli olan da bu.

Eninde sonunda bitecek!

Siyasal İslamcılar bu ülkede hiçbir zaman rahatça her şeyi yapabilecekleri bir çoğunluğa ulaşamayacaklar. Sonuna geldiğimiz şu 16 yılın macerasının aksini gösterdiğini düşünmeyin. En başında bir koalisyon, sonrasında devasa bir PR çalışması ve son döneminde de bir çıkar ortaklığı ve toplu yalakalık delirmesinden başka bir şey değil bu nispi “kalabalık”.

Kendi çevremden biliyorum. Bizim millet din iman konularına kafasını fazla yormaz, aklına yatmayan şeylere de hemen ses etmez ama bu milletin büyük çoğunluğuna Arabın entarisini giydiremezsin.  Çocukların %60’ını imam hatipe zorla kayıt ettirsen bile bu değişmez.

Artık bu işlere kafa yormayanlar bile siyasal islamcıların yere göğe sığmayan bir kibirden başka akılda kalacak bir yönleri, eşini dostunu zengin etmekten başka da idealleri olmayan ot kafalı adamlar olduklarını görüyor.

Ve sonunda seçim zamanı geldi. En iyi bildikleri şey en başından beri PR yapmak olan, kamuoyu yönlendirmek için her şeyi mübah gören, devlet yönetmeyi kitlelerin algısıyla oynamaktan öte bir şey olarak görmeyen adamların elinde kaçıncı seçimimize gidiyoruz.  Akaryakıt firmalarının, acil durumlar için tutmaları gereken stok zorunluluğunu bile yarıya indirmişler. Her şey, düzen bir gün daha patlamadan gitsin diye. Her şey PR, her şey göstermelik, her şey kahvedeki adam bir sefer daha aldansın diye. Başarabilirler mi? Bana sorarsanız başarma ihtimalleri yüksek. Ama daha öncekiler gibi kesin de değil.

Seçim ne olur bilemem. Büyük konuşanlara da bakmayın, kimse bilemez. Bir kere, oy verme sonrasında olacakların adilce olacağını kimse garanti edemez.  Bu adamlar iktidarda kalmak için her şeyi yapacaklardır. Bu artık bir iktidar hırsı değil, sırtlarındaki hukuksuzlukların, yolsuzlukların, hesabını veremeyecekleri işlerin korkusudur. İktidar bir noktadan sonra daha zengin olmak için değil, varolabilmek için gerekiyor bunlara!

Ben, arkadaşlarla bu konuyu konuşurken, her seferinde umarım gidişleri kansız olur diyorum. 15 Temmuz’da yapabileceklerini gördükten sonra insanların canlarının ve mallarının bu adamlar için basit bir oyuncaktan başka bir şey olmadığının farkındayım. Erdoğan başkanlığı kazanırsa Türkiye çok gerilimli bir döneme girecek. Erdoğan aslında geçenki başkanlık referandumunda kaybetmişti. Ama hayır diyenler o zaman çoğunlukta olduklarının çok da farkında değillerdi. Bu kez her iki taraf da üstünlüğün artık Erdoğan’dan hoşlanmayanların tarafında olduğunu anladı diye düşünüyorum. Erdoğan buna rağmen “kazan”ırsa diğer tarafın içine düşeceği ümitsizlik kesinlikle gerilime neden olacak. Meclis dağılımından söz bile etmeye gerek yok. Burada devletin kurumlarının devlet bilincinde olup olmadığı testine tutulacak ülkemiz. Son birkaç senede gördüklerimizden sonra devlet aygıtının bu testi geçeceğini hiç kimse iddia edemez. Beğenmediğimiz 90’ların çok çok gerisindeyiz.

Erdoğan başkanlığı kaybederse (ki açıkçası bu bence daha zayıf olan seçenek) bir günde ülkenin düzlüğe çıkamayacağı aşikar. Şimdi ya da sonra, bu adamların giderken arkalarında bırakacakları kurumsal ve ekonomik yıkım gelecek olanın kaderini de peşinen belirlemiş olur muhtemelen. Erdoğan’ı devirmek payesinin bedeli ileride büyük bir ekonomik krizle beraber anılmak olabilir. Ama en azından rant ekonomisine bir dur denmesi, devletin hesap vermeden yaptığı muazzam harcamaların önlenmesi psikolojik olarak da olsa ülkeye iyi gelecektir. Erdoğan devrilip giderse ertesi gün tavrı, durumu ne olur diye merak ettiklerim listesi bir hayli kabarık. Bence çok şaşırırız, insanlığın düşebileceği dip halleri görmeye devam ederiz. Ben, özellikle yargı ve eğitimin kolay kolay düzeleceğini zannetmiyorum. Ama bozulmanın eğimi azalır sanırım.

Yarın, sonucu hiç belli olmayan, ilginç bir seçim olacak. Kişisel olarak, ne ekonomi, ne çevre ne de hak hukuk… Bir tek, şu iktidar yalakalarının halini görmek için seçimi Erdoğan kaybetsin istiyorum.  Memleket ne hale gelmiş adamın derdi ne diye kızmayın bana. Son 16 senede dinlediğimiz palavralar, yalakalık uğruna yapılan onursuzluklar buradan Mars’a yol oldu! Gündemi günlük takip eden biri olarak böyle bir sezon finalini hak ettim, hepimiz hak ettik!

Sonuç her ne olursa olsun, müthiş bir deneyim yaşayacağız. Bu tür uç deneyimler insana toplum psikolojisini ve toplumun sınıf yapısını ayrıca siyaset denen şeyin algılanış şeklini anlamak için müthiş fırsatlar veriyor. Benim uzmanlık ve uğraşı alanım yarı iletkenler ve yazılım. Ama toplum içinde yaşayan hiç kimse sosyolojiden izole değil. Her şey bir yana, topluma yalan söyleyen ve bunu canı ile oynayarak yapan adamların hikayelerini anlamak bizim kendi ekonomik hayatımızda çok işe yarayabilir (şaka yapıyorum). Bizden öncekilerin azımsanmayacak bir kısmının Menderes ve Özal dönemlerindeki panayırı trene bakar gibi seyretmiş olmalarının bedelini siyasal islam’ın iktidarı ile ödedik. Biz çocuklarımıza, ciddi kitaplarla çelişmeyecek deneyimler, dönem hikayeleri anlatabilelim diye gündemi takip ediyorum, okuyorum, notlar alıyorum. Bu ülke iyi bir yere gelecek. Atatürk’ün başlattığı olağanüstü devrimi sürdürerek gelecek. Belki böyle bir dönem yaşanması iyi bile olmuş diyeceğiz ileride. Eninde sonunda bitecek. Umarım o bitişin başlangıcı yarın olur!

Millet Kıraathaneleri

Bizim ülkede politikacılar vizyonları ve zekalarıyla hatırlanacak insanlar olmuyorlar, genellikle. Ama şimdiki kadar akılsızlarını da pek görmemiştik desem yeridir. Cümleye böyle girince sadece son birkaç aydan en az beş tane örnek yazabilirim. Ama özellikle politikacı vizyonsuzluğuna örnek olacak bir şeyi not etmek için bu yazıya başladım: Millet kıraathaneleri.

Erdoğan seçmenlere seçim vaadi olarak kahvehane açacağını anlatıyor. Orada ücretsiz çay, kahve ve kek (evet, bu özellikle çok vurgulanıyor; kek) olacağını anlatıyor.

Bizim kahvehanelerin adı kahvehanedir ama çoğunda doğru dürüst Türk kahvesi bile içemezsiniz. Adı kahvehane değil de kafe olan yerlerin bir çoğunda en dandiğinden bir filtre kahve bile içme şansınız da yoktur. Bizim memlekette yüzbinlerce kahvehane vardır ama buralarda kahve namına içebileceğiniz şey hiçbir halta benzemeyen bir neskafedir.

Erdoğan’ın özellikle “kek” vurgusu yapmasının, zengin olmasının legal sebebi olarak gösterdiği Ülker bayiliği olabileceğini düşünmüştüm bir an. Sonra, bu millet kıraathanesi konseptinin babası kadın aşağılaması ve cinsel sapkınlıklarla dolu fetvalar veren bir din alimi olan bir belediye başkanının da içinde olduğu bir organizasyon şirketinin tescilli malı olduğunu görünce işin daha büyük olduğunu anladım. Erdoğan seçim vaadi falan vermiyor. Seçim formalitesi aradan çıktıktan sonra yapacağı yeni bir “hizmet”in yolunu yapıyor sadece.

Hepimiz delirmeden önce, işsizliğin sembollerinden birinin kahvehaneler olduğunu konuştuğumuzu hatırlıyorum. Hayal meyal, Çetin Altan’ın yüzbinlerce “erkek erkeğe” kahvehanesini gelişmemişliğimizin bir ölçüsü olarak arada andığını hatırlıyorum.

Politikacılar eskiden de çok akıllıca laflar etmezlerdi ama en azından yeni iş alanları açmak için bir şeyler yapacaklarını, insanların kahvehanelerde boş boş oturmasına karşı çalışmaları olduğunu falan anlatırlardı. Hayal meyal hatırlıyorum. Arada fabrika açma lafı dönerdi. Devlet nasıl fabrika açacak ki diye düşünürdüm üniversitedeyken. Solcu arkadaşlarıma bakınca devletin fabrika açmamasının açmasından daha kârlı bir tercih olacağını düşündüğümü de hatırlıyorum. Zaten kimse de ayrıntısına girmezdi bu işlerin. Bunlar şimdi başka bir dünyada, başka bir zamanda yapılmış muhabbetler gibi geliyor bana.

Yol, köprü, kanal, havaalanı, rezidans, irili ufaklı inşaatlar ve elbette AVM açmaktan başka bir yatırım mantığı olmayan adamların 16 senenin sonunda büyük proje olarak kahvehaneler açma fikri üretebilmeleri aslında çok mantıklı. Bu, 16 senelik bir vizyonsuzluğun geldiği noktadan başka bir şey değil. AVM’lerde araplar ve parayı nereden kazandığı belli olmayan uzaylı gibi tipler dolaşırken, işi, gücü, mesleği, cebinde parası olmayan, din ve Osmanlı masallarıyla kafası patatese dönmüş bir kitle için de bir takım inşaatlar yapılmalıydı. Millet kıraathaneleri, sıranın artık bu sınıfa geldiğinin göstergesi. Bu proje kitleler tarafından alkışlanmayı 3. havaalanından da çılgın garantiler ve imtiyazlarla yaptırılan köprülerden de çok daha fazla hak ediyor bu yüzden.