Yazar arşivleri: selimpehlivan

selimpehlivan hakkında

Sen anladın onu...

Pozitif geri besleme

Yavaş yavaş, kaçınılmaz bir ekonomik buhranın içine giriyoruz. Bu arızî (occasional) bir “kriz” değil, kaçınılmaz olarak içine düşülen, yapısal sebepleri daha baskın olan bir “buhran”.

Bu buhranın sonuçlarından biri olarak paramız değer yitiriyor.

Bu değer kaybı, “kur” niteliği taşıyan para birimleri karşısında artık dramatik bir çöküş tablosu sergiliyor.

Nüfusumuz ve üzerinde bulunduğumuz toprakların dünyadaki konumu sebebiyle bu durumdan da çıkacağız.

Fakat, paramızın değer kaybı bir şeyi net görmemizi sağlamalı artık: Yurt dışında oturan, orada çalışan, orada bir iş kurmuş, oranın ekonomisine tâbi olmuş insanların burada oy kullanmaları bizim sistemimiz için potansiyel bir “kararsızlık” (instability) kaynağı.

Sistemin adı ya da işleyişi ne olursa olsun, yönetilen vatandaşların yönetimi oylaması sistem için bir kontrol mekanizması, bir negatif geri besleme kaynağı demek oluyor. Siz bu sisteme, ekonomik olarak tamamen bu sistemin dışında kaynakları olan bir geri besleme eklerseniz sistemin kararsız olma olasılığını artırmış oluyorsunuz.

Ülkede işler ekonomik olarak kötüye gittiğinde yönetimin oyları azalır (negatif geribesleme) bu da onları, mantıklı bir şeyler yapmaya zorlar. Ama sisteme geri dönen besleme, yani çıkışların (icraatların) geri dönüşü, işler kötüye gittiğinde eksi değerlere düşmezse, yönetim de mantıklı bir şeyler yapmak zorunda olmayacaktır. Bizdeki Almancılar nazarında, Türkiye’de işlerin kötüye gitmesi ekonomik olarak onlar için aslında iyiye gitmesi demek oluyor.  Çocuklarını burada okutmuyorlar, emekli maaşlarını buradan almayacaklar, buranın sağlık sistemine de muhtaç değiller. Euro 10 lira olunca, kronik bir hastalıkları için almak zorunda oldukları bir ilacı temin edememe korkuları yaşamayacaklar. Aksine, ceplerindeki para değerlendiği için burada daha ucuza yiyip içip daha fazla gayrimenkul alabilecekler.

Neredeyse tüm Almancı sınıfı, Türkiye’nin son 10 senede çok geliştiğini söylüyor. Onlar açısından bu mantıklı. Çünkü Türkiye tipik bir “tüketim ekonomisi” ne evrildi bu dönemde. Eğer parayı burada kazanmıyorsanız ve temel devlet hizmetlerini burada almak zorunda değilseniz çok güzel espriler yaparak Türkiye’nin geliştiğini iddia edebilirdiniz. Burada motosiklet alamayacağınız bir paraya oradan lüks araç alıp, öve öve bitiremediğiniz yollarımızda fink atabilirsiniz örneğin.

Lafımıza geri dönelim: İşler kötüye gittiğinde geri beslemesi hâla pozitif olacak sinyal kaynaklarının, işler kötüye gittiğinde geri beslemesi de negatif olacak ve sistemi “uyaracak” sinyal kaynaklarına oranı kritik bir değerin üstüne çıkınca sistem artık “kararsız” hale gelmeye matematiksel olarak açık olacaktır.

Devlet denen şey, kontrol edilebilir bir makine olmak zorundaysa onun çıkışlarından etkilenmeden ona geri besleme verebilen kaynaklara karşı bağışıklığı olmalıdır.

Demokrasi, insanların çıkarlarına uygun, rasyonel tepkiler verebilecekleri varsayımı ile çalışan bir mekanizmadır. Tüketim ekonomisi olmak iyi bir şey olsa iktidar bu yönde tercihlerle halkı mutlu eder ve hep daha çok oy alırdı. Bu böyle giderdi. Eğer bir iki milyon gurbetçi değil, tüm toplum sosyal haklarını başka bir ülkeden, bizimkinden çok daha gelişmiş bir ülkeden temin etse, tüm gelirini bu başka bir ülke üzerinde kazansa ve oyunu gelip burada kullansa, kışın bu ülke sadece bir grup partizana kalsa, insanlar sadece yazın gelip burada biraz para harcayıp zaman geçirse, o zaman çok ilginç sonuçları da olsa çalışan bir sistem kurulabilirdi.

Ama öyle değil. Sistem bu değil. Sanırım artık bunu toplumun çok büyük bir kısmı görüyor. Alamancıları mutlu eden şey sizi mutlu etmeyecek. Aynı tepkiyi veriyor olmanız da irrasyonel. Ve bu, sonuçları olacak bir hata..
 


(Lütfen yazıyı okurken sistemin kendisinin ona yapılacak geri beslemeyi manipüle etmek için çalıştığını göz önüne almayın. Buna popülizm dendiğini ve makinenin artık faydalı iş yapmak değil, geri beslemesini isteği yönünde ayarlamak için çalışan faydasız bir aygıta dönüştüğünün ben de farkındayım. Ancak, devlet makinesinin asıl amacını “ideal” durumda düşünmek şu anda anlatmak istediğim şeyi kolayca açıklayabilmemi sağlıyor. Özünde insanları din, milliyetçilik vb. şeylerle delirtip rasyonel tepkiler verebilen birimler olmaktan çıkardığınızda, sistemin çalışmasını bozmaları için Almanya’da yaşamaları gerekmiyor, biliyoruz bunu).

Cephede ameliyat yapılmaz morfin verilir.

Ekonomi hakkında yorum yapmak muhaliflik değildir.  Dolardan söz etmek, yabancı basında çıkan yorumlara bakmak “hainlik” belirtisi falan değildir. Buna olsa olsa zeki yaşam belirtisi diyebilirsiniz.

Hâlâ oy verdiği iktidarı savunduğunu düşünerek ekonomiyle ilgili gerçeklere burun kıvıran, bunların endişesini duyan insanlara da “hain” demeye çalışan embesillere söylenecek ilk sözüm şu: Sizin bir zeka belirtisi göstermiyor olmanız, sizi güden adamların çok zeki oldukları anlamına gelmez.

Krizin sebebi, sizi güdenlerin, bu gütme işinin kolaylığına aldanıp kendilerini çok zeki ve her şeye muktedir sanmaya başlamalarından başka bir şey değil.

Bu adamı ve etrafındakileri böyle saçma hareketler yapıp ülkeyi mahvetme noktasına getirdiğinin bile farkına varmayacak bir güç sarhoşluğuna iten şey sizin bir zeka belirtisi göstermemeniz.

Siz alkışladıkça onlar daha da cesaretlendiler. Ve sonuç ortada. Şimdi, işler yavaş yavaş kontrolden çıkmaya başlamışken bir kez daha sizi kandırmak için bir suçlu bulundu: ABD.

Emperyalist güçlerin bize karşı bir taarruza giriştiğine inanan bir sürü insan var. “Ekonomi”mizi çökertmek için oyunlar kuruyorlar. Ve şimdi aynı gemideyiz. Eleştiri değil, kenetlenme zamanı. Bizi bu zorlu günlerden sağ salim çıkaracak tek bir kişi var ve o da zaten başta şu an!

Öyle mi?

Bizim ekonomi ayaktayken emperyalist güçlerden hesapsızca borç alıp onların ürünlerini, hem de kendi üretebildiklerimizden bile vaz geçme pahasına, çılgınlar gibi tüketirken emperyalist güçler dostumuz muydular?

Dış güçler, gelecekteki 20-30 yılımızı ipotek altına almamız demek olan saçma sapan projelere kredi vermek istemediler, hayır, siz eğitim sisteminizi düzeltin, planlı tarım ve hayvancılık için çalışın, bu köprülere para vermeyin diye mi savaştılar bizimle?

Alman hükumeti, hayır, hiçbirşey üretmeyen bu fakir ülkeye bu kadar lüks Mercedes satmayacağız, bunun için gerekirse sizinle savaşırız mı dedi?

Bakın, inanması gerçekten güç gelecek biliyorum ama biz dolar geliri olmayan şirketlere dolarla borçlanma izni verdiğimiz zaman “emperyalist” güçler siyasal islamcı ihvanlar değildi, güvenin bana… Yani kreditörlerimiz 8-9 senede durup duruken emperyalist olmadılar. Onlar hep emperyalistlerdi. Biz onların emperyalist olduklarını onların parasını harcarken ya da lüks ürünlerini tüketirken anlamadık da, borcun vadesi gelince mi anlıyoruz? Eğer emperyalizmle bir kavga verecek idiysek bu onların ürünlerini alma kavgası yerine içeride onlara alternatif şeyler üretme kavgası olmalıydı. Haince laflar mı ediyorum?

Bu yaşadığımız savaş falan değil. Birileri borç para aldı. Harcadı. Hayatında göremeyeceği zenginliklere kavuştu. Bu işin siyasi ayağı da şovunu çok güzel oynayıp komisyonunu aldı. Sonra işler biraz kontrolden çıkınca, aldığı uyuşturucuların bile hissetmesine mani olamayacağı acılar çekmeye yaklaşan zavallı kalabalıklara verilen daha sert bir çeşit uyuşturucu olarak “emperyalizmle savaş” şovu başladı. Vay canına. Sanki rahibi salmış olsak ve “ödevlerini en iyi Türkiye yerine getiriyor” çizgisi devam etmiş olsa dolar yükselmeyecekti!?! İnsan bu düzeyde bir aptallığa özenmeden edemiyor.

Emperyalizmle savaşa yine de inanıyorsanız, “benim görevim ülkemi pazarlamak” noktasından “onların doları varsa bizim de allahımız var” noktasına giden eğriyi geriye doğru takip edin bari. Ama şimdi bu ikisini yan yana koymak da hainlik oluyor değil mi?

Madem sürekli uyduruktan bir gündem izleyeceğiz, bari biraz çatlak ses çıkaralım da izlediğimiz “şeye” biraz kalite gelsin. Kavgam bu..

Bir yanda da, artık saflıktan mı, bakın ben vatanımı seviyorum şovu yapma kaygısından mı, yoksa bir şey bildiğini gösterme ihtiyacından mı bilinmez, ekonomik buhrandan çıkış reçeteleri anlatan arkadaşlar çıktı piyasaya.

Ben daha çok bu yorumları okuyorum, hem ekonomi bilgim artıyor hem de çok öfkelenmeden ilginç bir şeyler görme şansım oluyor. Bu arkadaşlara verilecek cevabım ise çok kısa:

Şu günlerde, dolar yakan embesiller var ya. İşte o embesilleri dolar “kazanan” adamlara dönüştüremedikçe bence kalıcı etkileri olacak bu kriz bir zaman sonra bitse bile, krizler bitmez. Ha, o embesiller dolar kazanan insanlara dönüşürlerse AKP’ye ya da sistemin şu anki herhangi başka bir düdüğüne oy verirler mi? Cevabı çok kolay bir hayır olsa bile, insanı düşüncelere sevk eden soru bu sevgili vatanseverler..

Gerçek şu ki bu ülke, geçen krizlerden hızla çıkmasını sağlayan genç ve dinamik nüfusunu büyük oranda kullanmış durumda şu an. Suriyelileri hesaba katmıyorum, onlar aslında bir açıdan son derece dinamikler 🙂 Şimdi kiralık şirket aracıyla Alman firmasının satış temsilciliğini yapan ve Alaçatı’da 4500 lira hesap geldi diye ağlayan yetişmiş insan stoğumuzla bir üst ligine çıkmamız gereken bir Romanya,Ukrayna,Vietnam,Tayland grubu var. Aşağı bakarsan zaten köyler boşalmış, tarım bitmiş, 15 milyon sosyal yardım bağımlısı var, bütün gün büyük resme bakıp reisi övüyorlar. Adamlar Diyanet için boşuna 8,3 Milyar bütçe ayırmıyorlar, bu kadarının da farkındasınız artık, değil mi?

O yüzden olaylara “ticaret” kafasıyla bakıp sığ ekonomik yorumlar yapmayı da bir kenara bırakalım, emperyalizme karşı ekonomik savaş falan filan diyerek rezil duruma da düşürmeyelim kendimizi. Bu adamlar şu anda rant ekonomisini devam ettirmek, abuk subuk işleri yandaşlarına hazine garantili olarak ihale etmeye devam edebilmek için para arıyorlar. Sizin çocuğunuz daha iyi bir ilköğretim alsın diye değil. Ama bilemem, yine gidip dolar yakacaksanız yakın.  Bu arada iş niye doların üstüne kalıyor anlamıyorum, adını bilmediğim para birimleri bile TL karşısında deli gibi yükselmiş halde.

Ama son bir notum daha var: Böyle zamanlarda aptal olmak biraz daha gözü açık olup durumun farkında olmaktan daha iyi bir şey. Tyler Durden izah ediyordu ya; uçaklardaki oksijen maskesinin asıl amacını. Şimdi ABD’den falan nefret edip, 2 gün sonra rahip falan salınıp kredi falan bulunup olaylar unutulunca amariga reisin lafına geldi diyecek olmak, şu çaresizliği, şu çözümsüzlüğü, şu ümitsizliği görmekten daha iyi bir şey olabilir..

 

 

Bize inanmayacakları günlerin hasretiyle…

Sabahın serinliğini değerlendirelim dedik ve kızımla dışarıda biraz bisikletle dolaştık. Sonra eve geldik. Karım kahvaltı hazırlıyordu ve Umay da acıkmıştı.
Televizyonu açtım. Artık bizim televizyon BabyTV’ye ayarlı. Bir zamanlar sabahları haber kanalı açar kahvaltımızı öyle yapardık. Şakasına söylemiyorum, artık BabyTV bana çok daha gerçekçi geliyor. Oradaki şarkıları seviyorum, karakterleri de gerçekçi buluyorum.

Bu arada aklıma geldi ve dolar kuruna baktım. 5,75 civarındaydı. Vay canına dedim. Dün akşam son gördüğümde 5,45 gibi bir yerlerdeydi. Bakalım bir zamanlar neredeyse her sabah izlediğimiz CNNTurk’teki Parametre programında kur hakkında ne konuşuyorlar diye düşündüm (gülmeyin, nedense öyle düşündüm) ve BabyTv’den CNN’e geçtim. Saçma sapan birkaç laftan sonra Ordu’da yağan yağmurdan falan bahsetmeye başladılar, hatta canlı yayına geçtiler. Sel olmuş…

Bu arada dolar 5,8 oldu. Ben mutfağa gidip kızımın yumurta tabağını getirdim. Dolar 5,9 oldu. Yine mutfağa gittim ve peynir-domates tabağını getirdim. Dolar 6 oldu. Karıma kızarttığı şeyleri çabuk kızartıp hemen gelmesini söyledim. Bir şeyler oluyor dedim. Dolar 6,10 oldu. Çaydanlığı alıp geldiğimde 6,20 olmuştu. Karım salona geldiğinde 6,30’u geçmişti. Tüm bu olaylar olurken Umay mama sandalyesindeydi ve bırakıldığı yerde sabırla bekleyen bir çocuk olmadığı için sofrayı hazırlamak için elimizi çabuk tutuyorduk. Ama biz kahvaltı tabaklarını masaya getirene kadar kur 5,75’ten 6,3’a fırladı.
Tüm bunlar olurken, kim olduğunu bilmediğim gözlüklü bir adam ekranda uzata uzata rehine rahip pazarlığında kat ettiğimiz mesafeyi, bizimkilerin kararlılığını, bugün açıklanacak ekonomik planın heyecanla beklendiğini falan anlatıp durdu. Arada kendine göre sağ üste bakıp duruyordu, sanırım kur ekranı oradaydı.

 

 

 

Bu adam kimdir necidir bilemem, eskiden çok izlerdim bu kanalları, gazeteci yorumcu tayfasını falan tanırdım da artık bu yeni camiayı pek bilmiyorum. Bir ekonomi programına yorumcu olarak çıkmışsın ve o sırada döviz kurları sadece 10-15dk içinde tarihi sıçramalar yapıyorlar ama sen ısrarla sanki merak eden varmış gibi rehine pazarlığı anlatıyorsun.. Hele bundan sonra, stüdyoda oturan sakallı bir adama söz verdiler ki o arkadaş daha bombaydı. Zaten kedi bakışlı sunucu kız sözü adama verirken adamın yüzünde “aha da sıçtık, bakalım ne konuşacağız” gibi bir ifade vardı. Ben olsam dedim karıma, stüdyoda sıranın bana gelmesini beklerken tuvalete gider ve böyle tarihi bir anda yalakalık yapmak niye bana patladı diye de isyan ederek kafamı lavaboya vurup kendimi ekrana çıkamayacak kadar yaralardım. Ben bu yayına çıkmazdım arkadaş.. Şu pozisyona gelip, ciddi olmaya çalışarak “kurdaki hareketlerin siyasi olduğunu herkes biliyor, ekonomiyle ilgisi yok” demezdim. Bu günlerin yarınları var.

Bu iş artık gerçekten absürt bir hal aldı. Bu insanları aşağılamak, onlarla alay etmek istemiyorum. Meslek ahlakı ile ilgili yorum yapmak da işin kolay kısmı bence. Belki bu insanları gerçekten tehdit ediyorlar. İnsanların çoluğu çocuğu var. Ben peşin hüküm vermek istemiyorum. Normalde böyle olmaz, olamaz..

Sonra fırtına devam ederken ve Umay yumurtasını çok nazlanmadan yerken BabyTV’ye geri döndük. Oradaki karakterlerin daha gerçekçi olduklarını söylemiştim, değil mi?

Bu arada ben altyazılarda başka bir bomba da görmüştüm. İnternete girince olay direkt suratıma çarptı zaten:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Seneler sonra, hayatın akışı bizi dünyanın normallerine geri döndürecek, buna inanıyorum. Umay’a bakınca buna inanmak istiyorum. O zaman laf açılıp da bir zaman böyle bir şey olmuştu, vaziyet böyle böyleyken adam çıkıp böyle demişti diye anlattığımda, gençlerin bana inanmayacaklarını,  kafayı yemiş bu bunak diyeceklerini düşünüp mutlu oluyorum. Bir gün şu olayları anlattığımızda hadi lan deli diyecekleri günler gelecek, buna inanıyorum..

Dolar rekorlara koşarken…

6 Ağustos 2018 Pazartesi.

Türk Lirası, kur para birimleri karşısında resmen eriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öğleden sonra dövizin durumuna hiç bakmadım. PC başında olduğum halde. Çalışmamakta ısrar eden bir firmware ile uğraşıyordum.

Akşam eve gelince bilgisayarı açtım. Hala şu firmware aklımda.. Sıcağı sıcağına bakmak istediğim şeyler vardı. Sonra bir haber sitesine girince kuru gördüm. Dolar 5,24 TL olmuştu ! 5,08 olarak başladığı günün akşam üzerinde! Euro’dan hiç haberim yoktu, 6,06 görünce donakaldım.

Kendimle iddiaya girdim. Yandaş haber sitelerinde dövizle ilgili haber var mıydı acaba? Pek bir şakacı olan yandaşlardan birinin sitesine girdim. Dört CHP haberi bir de İyi parti haberi vardı. Hadi, ” rekor” başlığını geçtim. Doların ya da Euro’nun rekor kırması artık alelade bir şey. Peki Merkez Bankası hiçbir şey yapmamış mıydı? Ya da Başkanımız hadi bozdurun dövizleri falan dememiş miydi? CHP’lilerin kendileri bile şu sırada eminim CHP’nin kurultay haberlerini yandaşlar kadar merak etmiyordur. Anladığım, yandaşların şu sıralardaki en büyük derdi “CHP”.

2001 krizini çok iyi hatırlıyorum. Hatta, 94 devalüasyonunu bile sonuçları ile hatırlıyorum. İntihar edenler falan olmuştu çevremizde. Şimdiki gibi bir görmezden gelme olduğunu hiç hatırlamıyorum. Şimdi olanların onda biri o zamanlar olsa ortalık yerinden oynardı, bundan eminim.

Şimdi ise, kur seri rekorlar kırıyor ama bunların muhtemel etkilerini konuşmayı falan bırak, haberini bile yapan yok. Televizyonda döviz ya da kur sözcükleri telaffuz dahi edilmiyor. Sanırım durum çok ciddi ve cicişlerin bu sözcükleri kullanması dahi yasaklandı. Daha önceki rekorlarda dolsa nolur dolmasa nolur diye sırıtan başbakan falan gösteriyorlardı. Ya da ekrana “uzman” çıkarıp hareketler geçici falan dedirtiyorlardı. Bu sessizlik, durumun kontrolden çıktığı anlamına geliyor. Yakında dolardan eurodan bahsetmek hainlik falan da olur, görürsünüz.

Memleket batıyor sen iki buçuk yandaş yalakayı kafaya takmışsın diyebilirsiniz. Haklısınız. Bunlar için meslek onuru ve şeref gibi kavramlar çok uzakta, hem de epeydir. Ama yine de insan şaşırmadan edemiyor. İşin komik yanı, şimdi o stüdyodaki haber ekibi benden daha yakından takip ediyordur şu dakikalarda kuru, bahse varım..

İleri demokrasi nedir diye soranlara basın özgürlüğü dalından bu örneği verebilirsiniz.

Dolardan bana ne

Demokrasi, insanların kandırılma potansiyelini bir doğal kaynak olarak kullanmaktır.

Üstelik bu; yenilenebilir, geliştirilebilir, az bir yatırımla çoğaltılabilir bir doğal kaynaktır.

Ben çok konuşmayayım, aşağıdaki grafikte yeşillerle kırmızıların toplamının sarılara oranını hesaplamaya çalışın. En üstteki çubuk tüm toplamın hemen hemen yarısını temsil ediyor, unutmayın.

kur niye yükseliyor

 

 

 

 

 


Yukarıdaki yazıyı ve grafiği iki ay kadar önce, yani TL asıl çöküşünü yaşamadan evvel kaydetmişim. Burayla pek ilgilenemedim bir süredir. Şimdi temizlik yaparken dikkatimi çekti. Ama buna bakınca o zamanki kadar komik durmuyor. Yazıya ekleme yapayım derken yapacağım yorum artık AKP seçmeninin durumu ile alakalı olmayacak. Nedense bugün bakınca CHP seçmenlerinin %12’sinin dövizin yükselmesini dış güçlerden sebep görmesi, %15’inin de döviz beni ilgilendirmiyor demesi  AKP’lilerin bilindik ve de alışıldık durumundan daha ilginç gözüktü bana.

Bu arada, Türkiye’deki kamuoyu yoklamalarına inanmak için de bir sebep yok. Renk olsun diye bu grafiği çöpe atmak yerine yayınlıyorum. Yoksa, toplam mevduat içinde döviz mevduatı oranının en yüksek olduğu iller yukarıdaki grafiğin en üst çubuğundaki arkadaşların en yoğun yaşadığı yerler aynı zamanda. Bu durumda yeşil arkadaşlar dış güçler oyun çeksin de yatırımımız değerlensin diyen hainler, kırmızı arkadaşlar da bu memleketin tipik ikiyüzlüleri.

Ve son bir yorum: Bu saçmalığın kazananları; “hasretini biz çekiyoruz, sefanı onlar sürüyor” diye oy pusulasına aşk mektubu yazan “Alamancı” reisçiler.  Senede 3-4 hafta tatil için gittiğim, gayrimenkul almak için de tercih edeceğim yerlerden birinin para birimi, benim maaş kurum karşısında serbest düşüşle değer kaybetse ben de bir tür hasret çekmeye başlardım sanırım oturduğum yerde…

 

Yazar mısın yazmaz mısın?

Yazı yazmayı sevmesem, bunca işimin arasında buraya girip bir de burada klavye tıngırdatmazdım.

Öte yandan yazar olmak için de yazmıyorum. Zaten yazı yazmak demek yazar olmak demek değil. Bunu blog yazdığınızda çok iyi anlıyorsunuz. Peki o zaman neden umuma açık bir adresi olan yerde yazılar yazarsın ki? Amaç bir şeyler yayınlamak, insanların fikirlerini öğrenmesi ve aydınlanmaları değil tabii ki.

Profesyonel olarak yazdıklarımızdan geçinmeyiz ama yazmak okumaya pek de benzemeyen, tuhaf bir hobidir. Yazarken kendi düşüncelerimizi “öğrenme” fırsatı buluruz. İşin not alma ve gelecekte bakıp hayret etme kısmı da hediyesi olmuş olur.

Beni yazı yazmaya motive eden şey her şeyden önce bunun beni rahatlatıyor oluşuydu.  Yazmak benim için düşüncelerimi somutlaştırıp kafamın içinde başı boş dolaşmalarından kurtulmanın bir aracıydı.

Yazarken kafamın derlenip toplandığını düşünürüm. Bu tarifi zor bir rahatlama hissi uyandırır. İşin bu yönünü yalnızca bir kafa dağıtma aracı olarak kullanmıyorum. İş yaparken de çok not alırım. Bunun, iş sürecini kayıt altına almaktan çok işi yapma şeklimin ta kendisini etkilediğini de daha üniversite yıllarında fark etmiştim. Not almadan, önünde bir kağıt olmadan, bir çalışma defterine karalama yapmadan çalışan insanlara hayret ederim. Çünkü benim için kalem olmadan çalışmak çok zordur.

Fark ettim ki, çalışırken gitgide daha çok not alıyor olmama rağmen, hobi olarak yazmaya artık eskisi kadar çok vakit ayırmıyorum. Vakit bulamamam ya da daha doğrusu yazmaya odaklanamamam bunda bir pay sahibidir. Ama yadsınamaz ve benim için daha önemli olan etken şu: Artık yazmak artık rahatlatmıyor. Aksine, gerginliğimi artırıyor, karmaşık bir düşünceler dünyasına düşmeme neden oluyor. Kafamı derlemek toplamak yerine onun daha çok karışmasına neden oluyor.

Bir kere, artık kafamın içindekiler eskisi kadar dağınık bir şekilde başı boş dolaşmıyorlar. Bunun yaşla ve düşüncelerin olgunlaşmasıyla muhakkak ilgisi vardır. Artık hayatın ne olduğunu anlamak için ne gelse seyredecek meraklı bir gözlemci değilim.  Zaman geçtikçe insanın aklıyla kalbi arasındaki bağ gizemini yitiriyor. Merak ile şüphenin aynı şeyler olmadığını anlıyorsun. Anlamaya çalışmak yerine önceden bildiğin bir kalıba oturtup karşına çıkan vakayı çabucak çözmeyi öğreniyorsun. Çoğu kişi buna akıllanmak diyor.

Hayata ya da dünya görüşüme dair yazacaklarım bu yüzden artık eskisinden daha  net. Benim kişisel dünya görüşüm açısından durum daha da acınası bir halde: Ben başlarda doğru olması gerektiğini düşündüğü pek çok şeyin uygulamada tamamen yanlış olduğunu görmüş biriyim. Bu, çevremde gözlemlediğim ve bir yazı konusu yapmayı düşüneceğim pek çok hikayenin benim için daha da hayal kırıcı olması demek oluyor.  Nereye olduğu belli bir gidişatın farkında olan ama elinden yapacak bir şey gelmeyen, bununla yüzleştiğinde de endişelenen ve üzülen biriyim artık. Ve sırtında böyle bir yük varken yazı yazmak yağan bir yaz yağmuru gibi havayı temizlemiyor artık.

Son bir iki senedir bir yazının başına oturduğumda kafamda canlandırdıklarım yolunda gitmeyen işlerden, delice saçmalıklara, göz göre göre gidilen bir felakete dair gözlemlere dönüştü. Bunları somutlaştırmak ve yazıya dökmek için uğraşmak da artık rahatlatıcı bir hobi olmaktan çok uzak.

Düşüncelerimin pek çoğu, yazmamanın yazmaktan daha hayırlı olacağı şeyler artık. Bu, benim düşüncelerimdeki marjinalleşmeden değil, ortamın marjinalleşmesinden kaynaklandı.

İşi ve iddiası bu olan bir sürü adam yalanların dünyasında bir yere sahip olmak için bir sürü palavrayı, üzerinde çok düşünmeye ve onları yenilir yutulur hale getirmeye bile zahmet etmeden yazı, makale hatta kitap diye üzerinize boca ederken, ismini gizlemekten çekinmeyen denyo bir blog yazarının görevi midir “riskli” gerçekleri teker teker yazıp hakikatin meşalesi olmak?

Ben bundan 10 sene önce de çiçekten böcekten bahsetmiyordum. Eğilimim de her zaman memleket hakkında, gidişat hakkında düşünmek ve de yazmaktır. Şimdi memleketin gidişatı, bizi yönettiğini varsaydığımız bir grubun yaptıkları, bunların kültürel arkaplanı ve bence yaşadığımız pek çok saçmalığın bizzat sebebi olan din kurumu hakkında yazılar yazmaktan çekiniyor olmam benim suçum mu? Bu korkaklık mı oluyor şimdi?

Gerçek hayatla, internet ortamındaki hayatın farkı beni hep şaşırtmıştır. Gerçek hayatta fiziksel olarak çekici biri değilsen bir şansın da internet ortamı oluyor. Ya da insanların içinde düşüncelerini yüksek sesle söyleyecek cesaretin veya düzgün konuşma kapasiten yoksa öfkeni sanal alemde kusabiliyorsun. Dünyanın en güzel fıkrasını bile anlatsan kimsenin gülmeyeceği kadar çaresiz biri bile olsan internette bir dünya komik içerik paylaşıp herkese kendini beğendirme şansın var.

Bu ikinci şans şeysi, benim hiç hoşuma gitmedi. Sanal alem bence gerçek kişiliğinizin bir alternatifi değildir. Bir şeyi, hiç tanımadığım birine sokakta spontane bir muhabbette söyleyemeyeceksem buraya da yazmam. İnsanların yüzüne konuşur gibi yazmayı önemsiyorum bu yüzden. Bizim memleketin içine düştüğü vahim durum yüzünden artık konuşulması iyi olmayacak bir sürü muhabbet var. Biz de kendimizce kendi otosansürümüzü oluşturuyoruz. Benim açımdan bir sürü enfes yazı konusunu buraya taşımamanın bir açıklaması da ne yazık ki bu.   Sonuçta yazılarım kendime notlarımdır. Sokaktaki sohbetlerim de öyle.

15 binden büyük asker

Uzaktan sesleri gelmeye başladığında başka bir şeydir diye düşündüm.

Sonra gitgide yaklaştılar ve bunun bir asker uğurlama konvoyu olduğunu gördüm.

Patlayan egzozlar, cama çıkmış gençler, üzerine bayraklar sarılmış arabalar.

Gözlerime inanamadım.

En büyük asker bizim asker diye bağırıyorlardı.

Kulaklarıma da inanamadım.

Bu memlekette bedelli askerlik çıktı. Seçimden öncesinden beri, yok çıkacak yok çıkmayacak, yok yaş sınırı şu olacak yok bu olacak diye alay eder gibi gündem yapılıyordu.

Bugünlerde 4 hafta mı olsun 3 hafta mı olsun yoksa hiç eğitim olmasın mı konusu tartışılıyor.

Benim evin önünden geçen arkadaşlar da en büyük askerin kendileri ve arkadaşları olduklarını haykırıyorlar.

15 bin Lira!

Şu asker uğurlamaları üzerine daha önce de yazmışımdır. Bu işe akıl sır erdiremiyorum. Benim yaşadığım yerde de antik bir inanç ritüeli gibi ısrarla yaşatılıyor bu hıyarlık. İşin çevreye rahatsızlık yönünü, trafiği tehlikeye atma yönünü geçtim. Benzinin bu fiyattan satıldığı bir ülkede sokakta korna çalarak kutlama yapmanın budalalığını da geçtim. Askerlik kavramının senelerdir ısrarla içinin boşaltılıyor olması yönünü zaten geçtim, bu çocuklar bundan anlamazlar. 15 bin Lirayı bastıranın “saçımızı da kestirmeyelim” diye pazarlık ettiği bir ülkede, ne olacağı bile belli olmayan bir hizmete gitmeyi sokakta korna çalıp kenara çekmiş konvoyun geçmesini bekleyen arabaların üstüne araba sürerek kutlamak nasıl açıklanır? Bunu korkudan yapıyorlar muhtemelen. Ama artık bu bile yeterli bir açıklama değil.

Üç günlük askerin komutanının emriyle sokağa “tatbikata” çıkması neticesinde halk tarafından linç edilmesini ya da ömür boyu hapis cezası almasını gördük bu memlekette. Şüpheniz olmasın, en büyük asker diye bağıran çocukların babaları ya da abileri, iki sene önce 15 Temmuz’da çarşıda askere su satmayan esnaftandı. Bizdeki gibi delice bir kafa karışıklığı kimlerin işine yarıyor, düşünelim işte…

Çoğu zaman gülünç geliyor bunlar artık bana.. Sokakta bir şeyleri kutlayanlar hayatın en kötü davrandığı insanlar oluyor genelde. Bu insanların payına hep bir şeylere inanmak, hep anlamadıkları bir şeyler için bağırmak çağırmak, kendilerini feda etmek, çok daha iyi şeyler yaşayabilecekken pislik içinde sürünüp bununla da gurur duymak düşüyor.

İnsanlığın karşısına dikilmiş birer canavardır bu çocukları birileri vatan borcunu 15 bin liraya kapatırken sokakta en büyük asker bizimkisi diye gururla bağırtan hayali kahramanlar!


Yazıya ek:

Bu turfanda “en büyük” olacak askerlerin aslında yaş olarak bedelliden yararlanacak abilerinden küçük olduklarını ve bedelli kapsamına girmediklerini elbette biliyorum. Aslında yazıya açık öğretim ile ilgili de bir şeyler ekleyecektim en başta ama buna gerek görmedim. Zaten artık her ilçede bir fakülte ya da yüksek okul yok mu ki? Eğitim öğretimle ilgili bir şeyler yazarken artık gerçekten bir ne yapıyorum ben hissine kapılıyorum. Bunu geçelim. Bir insan 20 yaşında askere gitmek istemezse yapması gerekenler çok zor şeyler değil.

Bu tür işlere polislerin de baktığını (bakması gerektiğini) düşünen Kuzey Avrupalı arkadaşlara da ertesi günden bir not düşeyim: Yazıyı yazdıktan sonraki akşam da yolda vahşi bir konvoy vardı. Aynı en büyük askerler mi bilemiyorum, sonuçta bir yörüngede dönen elektronlar gibi değil mi bir tertibin askerleri? Ve bu kez karşı yönden gelmeye çalışan bir polis aracı, kural dışı parklar dolayısıyla iki aracın aynı anda geçemeyeceği durumda olan caddenin bir kenarına sığınıp konvoyun geçmesini bekledi. Bahsettiğim araba, üzerinde 15cm boyunda harflerle trafik polisi yazan bir Renault Fluence, hatta tepesinde nazlı nazlı bir kırmızı bir de mavi yanan yassı ve şık bir de sireni var.