Suriye olayının bana öğrettikleri

Bildiklerimizi şöyle bir sıralayalım:

Biz NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahibiz. Buradaki büyüklük personel sayısı ve tank, zırhlı araç, savaş uçağı gibi temel araçların sayısına göre ve bence bunlar çok önemli parametreler. Bizimki gibi bir orduyla savaşa girecek ülkenin gerçekten çok şeyi göze almış olması gerek.

NATO’nun sadık bir müttefikiyiz. Görevlendirmeler yapılan her yere gittik. Görev güçlerinin komutasını bile sıklıkla yönettik. Zaten NATO’ya girişimiz de bir savaşa asker göndermemiz sonrası olmuştu.

Öte yandan yaşadığımız hiçbir askeri ihtilafa, çatışma olasılığına NATO taraf olmadı. Hatta destek bile vermedi. Hatta bize ambargo uygulandı. Hatta NATO, “çıkacak bir tarafta bizi Rusya’ya karşı desteklemeyeceğini” deklare bile etti.. Bu çatışmaların çoğunun NATO’nun kuruluş nedenine dayanmayan şeyler olduklarını söylerseniz ben de size madem bizim meselelerin çoğu nato şemsiyesinde değil, o zaman neden tamamen o örgüte angajeyiz derim.

Ordu için ciddi bir bütçe ayırıyoruz. Bunun Ege Denizi’ndeki ihtilaflı durum ve Güneydoğumuzdaki silahlı ayrılıkçı direniş ile ilgisi olduğu kadar ordunun cumhuriyet dönemi boyunca siyasi ve sosyal dünyamızda çok büyük bir yer kaplamasıyla da ilgisi var.

Ordumuzun yapılanması, lojistik ve silah stoku NATO standartlarıyla şekillendirilmiş. Biz genelde silah “ithalatçısı” bir ülke konumundayız.(*) Bazen bir üçüncü dünya ülkesi refleksiyle yerli savunma sanayi geliştirme hayaline kapıldığımız oluyor. Böyle zamanlarda yukarıdan aşağı doğru yazarsak: 1) Siyasi olarak, 2) Askeri olarak, 3) Bürokratik olarak, 4) Mühendislik olarak 5) Zorunlu olarak  NATO standartlarına geri döndürülüyoruz.

Güneydoğumuzdaki ayrılıkçı savaşta “rutin dışına” çıkmak dahil, 30 seneden fazla süre boyunca yapabileceğimiz tüm askeri çözümleri denedik. Sonuçta 2016 yılında oralarda hâlâ devletin giremediği mahalleler, ilçeler var.

910km sınırımız olan komşumuzda iç savaş çıktı. Biz bu savaşta, gelecekte çıkarımıza hizmet edebilecek tarafları destekledik. Rusya ve İran da başka tarafları desteklediler. Bu iki ülkenin de Suriye ile sınır komşuluğu yok. Ama özellikle Rusya işin içine girdikten sonra denge büyük bir hızla onların destekledikleri tarafa kaydı. Bu iki ülke son derece başarılı oldular..Biz kaybettik.

Sınır güvenliğinden hava sahası kontrolüne kadar, aklınıza gelebilecek hiçbir konuda bırakın “belirleyici bir güç” olmayı, ordumuzun tek başına yeterli bile olmadığını gördük. Sadece son 3 yıla ait örnekler bile bir sürü: Malatya Kürecik’e radar istasyonu, Almanya’dan gelen Tornado keşif jetleri, Rusya güney komşumuz olunca apar topar kaldırılan Patriot sistemleri, Akdeniz’de düşen uçağımızı Amerikan donanmasının bulması vs…

Bunlar, yokluk ya da ambargo dönemlerinde yaşadığımız sıkıntılar değil. Aksine, tarihimizin en zengin, en gelişmiş, en “bağımsız” döneminde yaşadığımız deneyimler…

Rusya’nın savaş uçağını düşürdük. Sonrasında Rusya sert bir tepki verdi ve sonra biz yan çizsek bile tansiyonu düşürmeye yanaşmadı. Bunun sonucunda şu anda uçaklarımız sınır üzerinde uçamıyorlar bile. Suriye’de olanları izlemek zorundayız. Rusya’nın operasyon yapmadığı bölgelere bizim taraftan top atışları yapabiliyoruz. Bunun oyunu değiştirmesini umuyoruz. Aklı başında herkes, Suriye’de Rusya ile çatışırsak bunun bizim için felaket olacağını söylüyor.

Ülkemizi yönetenler, eğer gözlerine kestirebilmiş olsalardı çoktan Suriye’ye girmiş olurduk. Bunun aksini düşünen çok fazla kişi olduğunu sanmıyorum. Öte yandan, şu anda Amerikan desteği olmaksızın pek kıpırdayamadığımızı da görmemiz gerek. Şark usulü pazarlık tarzıyla İncirlik’i kapatırız falan diyor olsak da gerçeklikte Suudi Arabistan jetlerine, uluslar arası üssümüzün kapılarını açmış olmamız çok şey anlatıyor.

Sürekli kırmızı çizgiler deklare eden, sonra da onların aşılmasını “kimse sabrımızı test etmesin” diye kendi kendimize efelenerek izleyen bir dış politika geleneğimiz oluştu son birkaç senede… Başkentimizde yapılan büyük bir bombalı terör saldırısı sonrası Cumhurbaşkanımız Türkiye’nin teröristleri kendi yuvalarında vuracaklarını söylüyor. Angajman kurallarımızı “misliyle karşılık vermek” ten tehdidi yerinde bertaraf etmeye yükseltebileceğimizi iddia ediyor. Ama bunun bizi Rusların kucağına düşürmeden nasıl yapılacağı kısmını es geçiyor…

Yukarıda üstün körü değindiğim, pek çoğunun da ayrıntısına girmediğim bu tespitler bana özetle şunu söylüyor:

Birincisi; zaten son 300 yıldır buradaki bağımsız varlığımızı güçlü devletlerin çıkar dengesine borçluyuz. Bunun dışına bir kere Birinci Dünya Savaşı’nda çıktık ve ülkemiz dağıldı.  Şimdi İttihat Terakki’nin politikalarına trajikomik biçimde benzeyen yeni-Osmanlıcı, siyasal İslamcı bir iktidar ile benzeri bir maceranın içindeyiz. Sonuç ise 300 yıllık gerçeği gözümüzün içine sokuyor: Kendi gücümüzle değil, güçlülerin güç dengesi sayesinde buradayız.

İkincisi; güçlüler kulübüne girmeden, onların düzenini, politikalarını, “iki yüzlülüklerini” eleştirip, “mazlum halkların yanındayız” gibi söylemler üretmek iç politikada bir argüman olsa da dışarıda sadece puan kaybettiriyor. Değiştirecek gücün yoksa susup tarafını seçmen gereken bir düzen bu..

Üçüncüsü; böyle eşik altı bir durumdayken silahlanmaya büyük bütçeler ayırmış olmamız kesinlikle geleceği ıskalamış olmamız demek oluyor. Bunu biraz yukarıda anlattıklarıma dayanarak biraz da savunma sanayisi hakkında ucundan kenarından fikir edinmiş bir mühendis olarak yazıyorum. Haritada Türkiye’nin konumuna bakıp düşünün.. Bu coğrafyada ne olmasını bekliyorsunuz ki?? Bu coğrafyada başınıza gelebilecek şeylere kaba güçle verecek bir yanıtınız olmayacaksa niye tüm dünyanızı kaba güç üzerine kurdunuz? Yıllardır, olan her askeri sorunda “çatışmaya girmemiz felaket” olur cümlesini duyuyorum. Bu her zaman da haklı bir cümle oluyor. Askerimizi çevremizdeki herhangi bir ihtilafı çözmek için sahaya sürmemiz “felaketimiz” olacaksa niçin sanki bunu yapabilecekmişiz gibi büyük bir orduya sahibiz, bu işlere para harcayıp durmuşuz? Niye tüm birikimimizi bir NATO ordusu oluşturmak için harcamışız?

Dördüncüsü; yapısal sebeplerle, bizim ne diplomasimizde ne de askeri gücümüzde “sürpriz” potansiyeli diye bir şey yok. Aksine, İran, Rusya ve İsrail gibi ülkeler bu anlamda müthiş bir potansiyele sahipler. Mesela ABD, Körfez’de İran ile çatışmaktan tamamen askeri sebeplerle kaçınabilir. Çünkü İran’da daima bir bilinmezlik vardır. Daima bir sürpriz faktörü ortadadır.  Biz ise NATO üyesi olmamız, son derece sadık bir ithalatçı olmamız, çok sınırlı organizasyon becerimiz, diplomasimizde katı retoriklerimiz, inanç bağlılıklarımız olması sebebiyle fazlasıyla öngörülebilir bir ülkeyiz. Öngörülebilir olmamız, diğer oyuncuların bize karşı pozisyon almalarını kolaylaştırıyor.

Beşincisi, değil Rusya gibi bir büyük güçle, çok daha basit meselelerde bile uluslar arası destek almaksızın (askeri veya siyasi) güce dayalı bir operasyon yapmamız olasılık dahilinde değil. Bunun bizim gücümüzle alakası olduğu kadar, küresel güç dengeleriyle de alakası var. Şunu düşünmeden edemiyorum: Madem kafamıza göre kullanamayacağız, o zaman neden böylesi bir ordumuz var? Orduyu çok daha basit, işlevsel kılıp buradan tasarruf edeceğimiz muazzam bütçeyle sanayiyi sübvanse edebilir, dünyaya meydan okuyan tarım politikaları yürütebilirdik. 30 sene sonra şimdikinden çok daha caydırıcı bir ülke olmuş olurduk. Kafamız eserse silahlanmak, hem de caydırıcılığı ve “sürpriz” faktörü yüksek biçimde silahlanmak o zaman çok daha mümkün bir tercih olurdu.

NATO’nun ikinci büyük gücü olmanın şu yaşadığımız Suriye olayında bize getirisi nedir? NATO’nun altıncı büyük gücü olsaydık da bundan daha kötü bir durumda olmazdık ki?


(*) Kendi topumuzu tüfeğimizi falan yapıyoruz diye, çoğunluğu halkla ilişkiler çalışması olan haberlerden örnekler vermeyi seven arkadaşlar için dip not:  Türkiye dünyanın 6. büyük silah ithalatçısıdır. Yeryüzünde, devletler arasında ticareti yapılan her yüz dolarlık silahın 3,4 dolarını Türkiye tek başına almaktadır. Merak eden araştırmacı arkadaşlar sayılara kolayca ulaşabilirler. Onları bekleyen bir diğer sürpriz bu listede bizim üzerimizdeki 5 ülkenin hiçbirinin NATO üyesi olmaması olacaktır.  Burada tartıştığım şey bu kadar büyük bir para harcanmasının bize marjinal hiçbir faydası olmadığı gerçeği… Bu arada bu silahları kimler satıyor diye merak edecek olanların sadece tahminde bulunması yeterli. Satıcılar listesinde sürpriz yok.. (Lord of War’ı izlemediyseniz izleyin)

Düşüncelerinizi yazın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.