Güven

Bazen, çevremdeki pek çok şeyi acımasızca eleştiriyor olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Bir yazı yazmanın, bir arkadaşla gündelik şeyler hakkında konuşmanın, bir toplulukta söz sırası geldiğinde önce söylenenlere cevap vermenin, genellikle çevremiz hakkında olumsuz şeyler anlatmak şeklinde sürüp gitmemesi gerekirdi diye düşünüyorum.
Ama genellikle kötü durumlara dair gözlemlerimiz birbirine öyle kolayca bağlanıveriyorlar ki ben mi her şeyi olumsuz görüyorum paranoyasına kapılmaya vaktiniz bile olmuyor…

Tam da fazla olumsuz yorumlara sahip biri olduğumu düşünmekteyken, güven endeksi diye bir şeye rast geldim:
http://ourworldindata.org/data/culture-values-and-society/trust/ (*)

Bir kere, sosyal bilimler alanında yapılan çalışmaların nesnel olarak ne kadar güvenilir oldukları konusunda ciddi şüphelerim olduğunu belirtmeliyim. Ama önüne varsayımıyla çelişen bir kanıt konduğunda hiçbir sebep göstermeden “doğru olduğu ne malum” diyen insanlardan da hiç hoşlanmam…

Yine de, eğer “çevrenizdeki insanların çoğuna güvenebilir misiniz?” gibi bir soruya olumlu cevap verme oranının sıralandığı bir listede ülkemizin 58 ülke içinde 56. olduğunu görmek, olumsuz yorumları çoğunlukta olan biri için yanlışlanmaktan çok doğrulanmak gibi duruyor.

Seneler önce, ülkemizde ortak şirket kurma oranının gelişmiş ülkeler ortalamasının çok çok altında olduğunu anlatan bir yazı okumuştum. İnsanlar birbirlerine güvenmedikleri için güçlerini birleştiremiyorlar. Ortaklaşa çalışamıyorlar. Güven duymadıkları için rahat ve verimli olamıyorlar. Çabalarının sonunda birinin kötü niyeti yüzünden heba olabileceğini biliyorlar. Bu yüzden bizim toplumumuz gelişemiyor. Güçlü ve uzun ömürlü kurumlarımız olamıyor. Üzerinde herkesin anlaştığı ortak değerlerimiz ve kurallarımız olmuyor. Doğrularımız ve ahlak anlayışımız ailemiz, cemaatimiz, mahallemiz, ırkımız ve inancımıza sıkışıp kalıyor.

Ya da hikayeyi tersinden okumalıyız: Sahip olduğumuz değerlerimiz bizi daha doğru, daha müşterek çalışmaya yatkın, birbirimize karşı anlayışlı ve beraber iyiye yürüyebilen insanlar olmaktan alıkoyuyor. Talihsiz bir biçimde, bu kendisini yeniden üreten bir süreç: Daha güvenilir, doğru, huzurlu ve gelişime açık bir topluluk olamadıkça bunlara erişmemizi zorlaştıran değerlerimize daha sıkı sarılıyoruz. Çünkü kimlik aidiyetinin önemi evrensel normlarda başarı ve güvenden uzaklaştıkça artıyor.

Dış dünyayla ilişkimiz, değerlerimizin bizi beraber var etme kapasitesinin bir sonucu olarak gizlenemez bir biçimde orada duruyor işte: Hükumetin dış politikasını Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın dünya görüşlerindeki çarpıklıkla açıklayıp kendimizi rahatlatıyoruz. Ama sorun çok daha genele yayılmış bir sorun: Biz birbirimize güvenmeden ve ortaklaşa çalışıp daha iyisini yapacağımız bir toplum yaratmadan Rusya’nın, AB ülkelerinin ya da Amerika’nın politikalarına alternatif politikalar üretme kapasitemiz olmayacak. Çünkü bir evin içindeki insanlar birbirlerine saygı göstermezlerse, sokaktaki yabancılar o eve ve evin ahalisine saygı göstermeyeceklerdir. İşte tam burada millietçiliğin açmazına gelip dayanırız: Biz ve onlar ayrımını vurgulayarak “biz”i bir arada tutmaya çalışmak aslında bunu imkansız hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bugünün tüm gelişmiş ülkeleri, onlarla dalaştığımızda kendimizi güçlü hissettiren tüm ülkeler, her komplo teorimizin merkezinde yer alan ülkeler, ürettikleri mal ve hizmetleri kullanmak için koyun gibi sıraya girdiğimiz o ülkeler…
Bunların hepsi, bizim şimdi ben değil o ödesin diye birbirimizin üstüne atmaya çalıştığımız büyük bedelleri kollektif olarak ödemiş toplumların var ettiği ülkelerdir.

Güven endeksine bakınca, sözlerin çoğunun boş olduğunu görüyorum. İnsanların birbirlerine güvenmesinin inançla da yakın bir ilişkisi var. Dindarlık artarsa toplumsal güven azalır. Zavallı hayatlarımız bunun aksinin bize vazedilmesini dinleyerek harcandı. Ama acı gerçek bu. Güven seküler bir şeydir. Ve güven ekonominin temelidir. Bu yüzden seküler toplumlar kalkınırlar, gelişirler, güçlenirler. Devletlerin para politikaları ya da kamu teşebbüslerinin piyasadaki oranı bir ülkenin ekonomik kaderini bir birim etkiliyorsa güven (şu seküler şey) on bir birim etkiliyor. Bu yüzden dünya haritasına baktığınızda şimdi gördüğünüz şeyi görüyorsunuz. İslam terör demek olmadığını ispat etmek için umutsuzca çabalıyor ve petrol tüm bunların ortasında pis pis akıyor…


(*) Benim çocukluğumda, hoş olmayan işler vatan hainlerinin parmak sokması yüzünden öyle olmuş olurlardı. Bizler mükemmel insanlar olsak da her nedense bizden sebepsiz yere nefret edenler vardı ve bunların en sevdikleri şey hakkımızda yalanlar uydurmak olurdu. Bu araştırmayı yayınlayanlar da muhtemelen Ermeni lobisi falandır. Tüm akademik kariyerlerini böyle bir yalan çalışma yapmak ve Ağrı Dağı’nın intikamını almak için yapmışlardır hatta. Bu araştırma adice bir yalandır… Biz “gerçekten” böyle bir araştırma yapılsa (ki onu hiçbir zaman bizim yapamayacak olmamız buna benzer cümleler kuranların hakkında pek düşünemedikleri bir konu) kesinlikle üst sıralarda olurduk.

Bu notu, yazıyı yazmadan önce yaptığım sohbetlerde aldığım tepkilere dayanarak peşinen yazıyorum. İşlerin kağıt üstünde düzgün gözükmesini sağlamak demek olan “bürokrasi” kurumunun bizimkisi gibi toplumların kutsallık derecesinde önem verdiği bir şey olması, sonucu iyi çıkmayan bir araştırmaya verdiğimiz tepkiyi mükemmel bir biçimde açıklıyor ama üzerinde biraz düşünmeye cüret etmek lazım…

Güven” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: Güven ve ekonomi | Selim Pehlivan

Düşüncelerinizi yazın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.