Batılılar Atatürk’ü seviyorlar..

Çünkü Atatürk çok güçlü emperyal genlere sahip, imparatorluk bakiyesi bir toplumu önce “”ulus”laştırıp ufalttı, gerekliliği ve zamanlaması tartışılır reformlarla toplumun dengesini bozdu, ekonomik ve diplomatik beceriksizliklerle de sonraki birkaç nesile yetecek problemli bir yapı bıraktı.

Sanırım İngilizler topraklarımızda bir süre daha işgalci olarak kalsalardı Ortadoğu’nun doğal söz sahibi aktörünü bu kadar iyi yontamazlardı.

Türkiye hem imparatorluk hem de dini kökenlerinden kendiliğinden vazgeçerek soysuzlaştı, yalnızlaştı ve içe kapandı. Bu soysuzlaşma lafını aşağılayıcı bir anlamda değil, teknik anlamda sarf ediyorum. Bir anlamda kendimize kültürel ve toplumsal bir reset atmamıza ne gerek vardı, Ramazan’da, saray kültürü üzerine belgeseller seyrediyorsanız bunu kendi kendinize sormuş olmanızı beklerim. Hülasa, devletimiz kendisine neden diye bile sorulmasına tahammül etmeksizin içindeki çok uluslu zenginliği oldukça faşizan yöntemlerle tırpanladı, onu bu coğrafyanın hakimi yapmış olan çok kimlikli yapısındaki neredeyse tüm kimliklerle savaştı. Ve uyduruk bir yeni kimlik inşa etmeye çalışarak zaman harcadı. Hem fakirleşti hem de büyük sorunların temelini attı.

Dışarıda ise hiçbir şeye karışmayan, ulusal kurtuluş savaşında doktrinleştirdiği sınırlardan bile vazgeçiveren, enerjisini tamamen kendi içindeki dönüşüme odaklamış “kısır” bir Türkiye vardı.

50 sene içinde, Dünya Savaşı’nın baş aktörlerinden biri, dağılma sürecindeyken bile bölgesinde bir politika belirleyicisi olan köklü bir imparatorluktan, hiç kimsenin sallamadığı, sıradan insanların haritada yerini bile gösteremedikleri bir ortadoğu krallığına evrildik.

Batılılar bunu sevdiler. Atatürk’ün kurmaya çalıştığı sistem onlar tarafından kontrol edilebilir, onların çıkarına ters düşmeyen ve ekonomik olarak çok güçlü olması beklenmeyen bir sistemdi. Zaten bakarsanız, o dönemde “kurdurulmuş” diğer devletlerle aynı kategoride bir laik, ulusal diktatörlükten başka bir şey olmadığımızı göreceksiniz.

Üstelik faşist rüzgarların sert estiği otuzlu yıllardı o zamanlar… Kimse kimsenin otoriterliğine, otarşiyi bir ekonomik modelmiş gibi anlatıp saçmalamasına kafayı takacak durumda değildi.

Batılılar Atatürk’ü kabullendiler. Sistem onlara ters değildi. Sonraki yıllarda Atatürk adına yapılan darbeleri de desteklediler, hatta yönlendirdiler. Çünkü askeri darbeler toplumun ve ekonomik sistemin kontrol edilmesi için çok masrafsız ve etkili bir yöntemdi.

Batılılar Kürt sorunu boyunca PKK’yı desteklediler çünkü bu da nihayetinde zamana yayılmış bir askeri darbe olarak düşünülebilirdi.

Ama sonra bir şey oldu. Batı, kendi  kurup beslediği demokrasi canavarının kontrolden çıkıp baş kaldırışına seyirci oldu. Türkiye’de bir iktidar, kurulu düzeni epeyce sarstı. Ve Atatürk’ün temelini attığı durağan ve içine kapalı yapının ardından yine emperyal kökler gözükmeye başladı.

Ve sonrasını iyi biliyorsunuz. Engin Ardıç çok güzel yazmış: Türkiye’deki onca darbenin, insanlık ihlalinin hepsini görmüş ama gıkı çıkmamış adamlar Gezi “diren”işçileri için bildiriler yayınlar oldular.

Batılılar Türkiye’yi bir askerin parodik biçimde “baştan kurma” denemeleri ile deney tahtasına çevirmesini veya ülkenin bir sürü askeri darbe ile enerjisini boşa harcamasını ona yakıştırırlar.  İstedikleri zaman destekledikleri rejimi Kürt Sorunu, Ermeni kıyımı ya da başka bir sebeple dövebilirler..

Ama coğrafyasında söz söyleyen, ekonomisi ayağa kalkmış, sigara kullanımını onlardan çok daha başarılı bir biçimde azaltan, ulaşım ve kentleşme reformları yapan bir rejimi içlerine sindiremezler..

Kendini kentli, aydın vs. sanan bir grup salağı gazlayıp sonra onların biber gazı yemeleri üzerinden Türkiye’nin özgürlük probleminden dem vururlar.

Bize biçilen özgürlük içimizdeki provoke edilmiş cahillerin özgürlüğüdür. Bizim ulusal, ekonomik veya politik özgürlüğümüz değil.

Siz ürün ithal etmek için iş görüşmesine giden bir tüccar iseniz Batı size oryantal bir babacanlıkla yaklaşır. Ama onlara kritik bir yazılımı satmak için gidiyorsanız vahşi bir köpeğe bakan biri gibi nefretle bakar..

Birincisinden ikincisine dönüşüyor olmamız, Mustafa Kemal’den Tayyip Erdoğan’a dönüşüyor olmamız demektir. Mustafa Kemal Saray’dan istediğini alamamış, ona bir bakıma nefreti olan çağının moderni bir askerdi. Tayyip Erdoğan ise sarayın mirasçısı olduğunu düşünen, onunla gurur duyan ve dini köklerini önemseyen bir yeni nesil Türk lideri. Bu durum Batı’nın pek hoşuna gitmiyor elbette. Mustafa Kemal’in kafasındaki bağımsızlık düşüncesi Batı’ya ters bir şey değildi. Çünkü o sonuçta mirasçısı olduklarıyla kavgalı bir kurtarıcıydı. Ama Tayyip Erdoğan dedelerinin mirasına bakıp o günlere özeniyor. Ve batı bundan hiç hoşlanmıyor.  Bu yüzden Gezi saçmalıkları devam edebilir.

Düşüncelerinizi yazın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.